YEREL SEÇİM TİYATROSU SERGİLENDİ

TİYATRODAN NOTLAR

31 Mart'ta Mahalli İdareler Genel Seçimleri yapıldı.

Tartışmalı yerlerde kesin sonuçların açıklanması bir ay kadar sürebilir.

Tiyatro paydos! Gerçek hayata dönelim!

Fakat şimdiden belli olan sonuçlar var:

* AKP/MHP  ittifakı, Ankara Büyükşehir Belediye  başkanlığını CHP/İyi Parti/Saadet partisi ittifakına  kaptırmıştır.

* İstanbul’da  YSK’nın verdiği rakamlara göre İmamoğlu  kazanmıştır. Aradaki fark çok küçüktür. Burada her halükarda epey itirazlar olacaktır. Kesin sonuçların çıkması sürecektir. Fakat görünen İstanbul’da da  AKP’nin 1994’den bu yana  süren büyükşehir belediye başkanlığı  hükümranlığının yıkılmasının büyük ihtimal olduğudur.

* İstanbul ve Ankara’da  Büyükşehir Belediye başkanlıklarının kaybedilmesi, AKP açısından (aynı  zamanda Cumhur İttifakı açısından da) önemli bir kayıptır. Siyasi açıdan anti Tayyip ittifakına moral üstünlüğü sağlayan bir sonuçtur. Bir dahaki başkanlık seçimleri/parlamento seçimleri için  bütün anti Tayyip cephesinin birleşmesi halinde, Tayyip’in seçimlerle işbaşından uzaklaştırılmasının  mümkün olduğu yönünde “umut” verici bir sonuçtur. Soru “kime” ve “ne için” umut sorusudur burada. Egemenlerin Tayyip döneminde  siyasi erklerini ve devlet bürokrasisi içinde egemenliklerini önemli ölçüde yitirmiş olan kesimi için, bu iktidarı  yeniden ele geçirme konusunda umut!

* Burada Komünistler  ve devrimciler açısından cevaplanması gereken temel soru şudur: Aslında egemenler arasında, iki faşist kamp arasında iktidar dalaşında, bu kamplardan birinin anda muhalefet kanadının yanında/gerçekte kuyruğunda, yer almak doğru mudur? Biz bu soruya  kesin olarak hayır cevabı verdik. Türkiye/Kuzey Kürdistan da  gerçek sol eğer sistem karşıtı bir alternatif olarak halkı  kazanmak istiyorsa, ki bu olmadan Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasi mümkün değildir, o  zaman kendini burjuvazinin iktidar dalaşında kuyruk olma pozisyonundan kurtarmalıdır. Burada Komünistler dışındaki solun büyük kesiminin iki kamp arasındaki dalaşı. Egemenlerin iki kanadı arasında bir dalaş değil, demokrasi ile faşizm arasındaki mücadele olarak gördüğü vakıadır. Bu büyük bir yanılsamadır.

* AKP/MHP  İttifakı ülke çapında hala  seçmenin çoğunluğunun (yüzde 51,5 civarında)  desteğine sahiptir. Ancak bu destekte belli bir aşınma vardır. Aşınma ekonomide yaşananlar, siyasette yaşananlar göz önüne alındığında olması mümkün olanın çok gerisindedir.

* AKP  hala Türkiye’nin  tek başına en güçlü partisidir. RT Erdoğan  en güçlü siyasi figürdür. Fakat  RTE/AKP sadece kendi gücü ile (AKP’nin  bu seçimlerdeki oy desteği % 45 civarındadır) iktidarını sürdürecek durumda değildir. Bir koalisyona ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç şimdilik MHP ile karşılanmaktadır.

* AKP belediyeler bazında da  Türkiye’nin en güçlü partisi konumunu  korumaktadır. AKP/MHP koalisyonu ülke çapında belediyelerin büyük bölümünü elinde tutmaktadır. Fakat burada da burjuva “muhalefet”  –iddialarından az da olsa- bir  ilerleme sağlamıştır.

* Sonuçlar her iki taraf tarafından da  her zaman olduğu gibi kendileri açısından en olumlu biçimde değerlendirilmekte, her iki taraf ta sonuçta kazananın kendi olduğunu söylemektedir. Her iki tarafın da bu  tezlerini gerekçelendirmek için kullanacağı argümanlar vardır. Gerçekte kazanan bir bütün olarak bir seçim sahtekarlığını daha “demokrasi şöleni” gibi göstermeyi beceren, halkı bu tiyatronun figüranları yapmayı beceren faşist sistemdir. Kaybeden seçimlerle de sisteme bağlanan, seçimlerde, komünist ve devrimci hareketin güçsüzlüğü  sonucu.  “kötüler arasında tercih dışında bir seçeneği olmayan”  ezilen, sömürülen yığınlardır.

* Bu yerel seçimlerde  “muhalefet” in  kendi hanesine  yazdığı “zafer” lerde  HDP’nin  Kürdistan’da kazanacağız, Kürdistan dışındaki yerlerde AKP/MHP ye kazandırmayacağız  siyasetinin, Kürdistan dışındaki metropollerde açıkça Millet İttifakı adaylarına verdiği desteğin küçümsenmeyecek payı vardır. CHP’nin  %30’larda görünen oyunun % 4-5 civarında bir kesiminin aslında HDP’nin “batıdaki” oyları olduğu görünmektedir. Bu HDP’nin kendi mantığı içinde düşünüldüğünde bir başarıdır. HDP’nin seçmenini önemli ölçüde yönlendirebildiğini göstermektedir. Fakat HDP’nin, Tayyip cephesi ile anti Tayyip cephesi arasındaki mücadeleyi, faşizme karşı demokrasi güçlerinin mücadelesi olarak gören mantığı yanlıştır. Sonuçta  kazanan Ankara’da  eski MHP’li, sonra CHP’li, sonra bağımsız, sonra CHP adayı bağımsız faşist Yavaş’tır. Onun Özhaseki ile farkı nedir? İstanbul’da Binali Yıldırım ile, İmamoğlu arasında tercih  faşizm ile/demokrasi arasında bir tercih midir? Bunun böyle olduğunu halka, seçmenlerine  anlatan HDP yanlış yapmıştır, yanlış yapmaktadır.

* Burjuva demokrasisine en yakın, reformist bir  parti olmasıyla, egemen sınıf partilerinden ayrı bir konuma sahip olan HDP’nin oylarında  Kürdistan’da belli bir gerileme vardır. Fakat bu HDP’nin hangi şartlarda seçime girdiği, nasıl faşist saldırıların ve baskıların hedefi olduğu, seçim çalışmalarının nasıl engellendiği, belli kentlerden zoraki göçlerin boyutları vb. göz önüne alındığında önemli bir gerileme değildir. Kayyumlarla HDP’nin elinden alınmış olan belediyelerin önemli bir bölümünün geri alınmış olması, küçümsenmeyecek bir başarıdır.

Yanlış olan HDP’nin ülke çapındaki iktidar mücadelesinde, burjuvazinin anti Tayyip cephesine eklenmesidir. Solun, bu arada devrimci küçük burjuva solun önemli bölümü de HDP’nin kuyruğunda düzene eklenmiştir. Yanlış olan budur.

* Önümüzde seçim ekonomisi ile  belli ölçülerde üzeri örtülebilen önemli bir ekonomik daralma ve gelen ekonomik krizin derinleşeceği ve  bunun yüklerinin emekçilerin sırtına yükleneceği bir dönem var.

Önümüzde Ortadoğu’daki kurtlar sofrasında pay için dalaşta “bağımsız bir aktör” olarak yer almaya çalışan  Türk burjuvazisinin  Suriye’de yeni askeri operasyonlara hazırlandığı, dışta savaşın yükseltilme ihtimalinin büyük olduğu bir dönem var.

Önümüzde içte işçilerin, emekçilerin, demokrasi isteyen bütün insanların, biz de varız diyen kadınların, bütün “öteki”leştirilenlerin gelişecek eylemlerine karşı faşist müdahalelerin setreleşeceği, faşizmin daha da koyulaştırılacağı bir dönem var.

Önümüzde, uluslararası alanda yürüyen yeniden paylaşım dalaşında, emperyalist güçlerin kendilerine bir rakip gelişmesini engellemek için Türkiye’ye – andaki Tayyip iktidarına – karşı  dış operasyonların artacağı bir dönem var.

İşçiler emekçiler için önemli olan böyle çalkantılı bir dönemde, egemenlerin bir bölümünün kuyruğuna takılmak değil, kendi iktidarları için kendi bağımsız mücadelelerini örgütlemek ve yürütmektir.

Soru İstanbul’u, Ankara’yı, İzmir’i, Türkiye’yi  Tayyipçilerin mi, yoksa  anti Tayyipçilerin mi yönetmesinin işçiler emekçiler açısından “daha iyi olacağı” sorusu değildir.

Bunların her ikisinin de işçiler emekçiler için kötü olduğunun kavranmasıdır.

Üreten; yaratan işçiler , emekçilerdir. Biziz hayatı yaratan. O zaman yöneten de biz olmalıyız! Bu hiç te hayal değildir. Yeter ki gücün bizde olduğunu kavrayalım, örgütlenelim,  kendi sınıf mücadelemizi bütün “kötü” lere, sömürü sisteminin kendisine karşı yürütelim!

Çare “kötülerin iyisinde” değil, işçilerin, köylülerin, emekçilerin, bütün ezilenlerin kendi iktidarında, halk iktidarındadır.

Bizim, ancak burjuva sistemin yıkılmasının gerekliliğini anlamak için yararlanabileceğimiz burjuva seçim tiyatrolarından, “yerel yönetim”lerde demokrasicilik oynamaktan daha önemli işimiz var. Devrim Mücadelesi! Bu mücadeleye dört elle sarılalım.

1 Nisan 2019 

 

 

 

 

 

 

                          

Paylaş