“YENİ EKONOMİ PROGRAMI (YEP)” ÜZERİNE

2018 içinde kur krizine bağlı ekonomik çalkantılar yaşanması AKP hükümetini yeni bir orta vadeli program (OVP) hazırlama zorunda bıraktı. Kısa vadede üç tane OVP sunulmuş olması ayıp kaçacak diye düşünülmüş olmalı ki, bu sonuncuda “orta vadeli program” ibaresi program broşürü kapağında en alta küçük puntolarla yazılmış ve esas olarak “Yeni Ekonomi Programı” ibaresi öne çıkarılmıştır.

OVP’ler genellikle 3 yıllık olarak hazırlanıyor. Ancak son 1,5 sene içinde hükümetin hazırladığı üçüncü program oluyor bu sonuncusu. 2017’de hazırlanan ve 2017-2019 dönemini kapsaması gereken program henüz uygulamaya konmuştu ki, hemen peşinden 2018-2020 ve şimdi de 2019-2021 programı hazırlanmak durumunda kalındı.

Bir önceki OVP ile ilgili yazımızda (Bkz. “2018-2020 Orta Vadeli Plan (OVP) Üzerine, ….), kapitalist bir ülkede planlamanın ne denli olanaklı olabileceği üzerinde durmuş, kapitalizm koşullarında bunun zorluklarının nedenlerini açıklamıştık. Sonrasında yaşananlar, bilimsel sosyalizmin bu konudaki öğretilerinin pratik içinde kendini –bir kez daha- göstermesi oldu.

Bir şeylerin yolunda gitmediği, bir türlü dikiş tutmadığı aşikar. Ve YEP bunu ortaya koyuyor. Programın hemen başında (Bu bölüme “Dengelenme, Disiplin ve Değişim” denmiş. sf.4) “programın temel amacı, kısa vadede fiyat istikrarının ve finansal istikrarın yeniden tesis edilmesi” deniyor. Programa göre istikrar neden bozulmuştur? Neden olarak bildik teraneler yineleniyor: bir yandan hükümete karşı yapılan operasyonlardan; “Gezi olayları ile başlayan, 17-25 Aralık 2013 yargı darbesi ve 15 Temmuz 2016 menfur darbe girişimleri”nden, öte yandan “ülkenin siyasal istikrarı güçlendirilmiş, demokrasinin sağlıklı işleyişi güvence altına alınmış” ortamı sağlamak amacıyla yapılan 4 seçim ve bir referandumdan söz edilerek, bunların “ülke ekonomisine olumsuz etkileri” olduğu belirtiliyor. 

Üç kez OVP hazırlamanın nedeni bunlar olamaz; son 2018 seçimleri hariç diğer olaylar 2017 için de söz konusuydu. Öyleyse farklı bir şeylerin olması gerekir.  Nitekim biraz aşağıda “Suriye kaynaklı jeopolitik riskler ve artan terör saldırılarının etkisiyle güvenlik politikaları kaçınılmaz olarak önceliklendirilmiş ve bu dönem ekonomimizde planlanan yapısal dönüşümlerin gerçekleşmesine fırsat vermemiştir” gibi bir bahaneye yer veriliyor. Ancak “Suriye sorunu”, “terör sorunu” da son 1,5 yılın sorunu değil. Suriye konusunda niyet 2017’de belli idi. 2018-2020 OVP hazırlanırken durum buydu ve ona bağlı hazırlanan 2018 bütçesinde “Savunma” Bakanlığının payının ciddi oranda arttırıldığını biliyoruz. Yani yeni bir OVP için bu da geçerli bir gerekçe olamaz; önceki OVP hazırlanırken bunlar göz önünde bulundurulmalıydı.

Programda biraz aşağıda bu defa “ABD yönetiminin Türkiye ekonomisini ve Türk Lirası’nı doğrudan hedef alması” bir gerekçe olarak getiriliyor. ABD ile yaşanan malum gerilim ve Trump’ın açıklamaları sonrası bir kur krizi patladığına göre bu gerekçe geçerli görülebilirdi. Ancak biraz derinlemesine baktığımızda, bu yaklaşımın, esas sorunu dış güçlere ve ülke içindeki uzantılarına –bu AKP açısından kendine muhalif her tür kesimdir- bağlama çabası ile ilintili olduğu anlaşılır. Bu yaklaşımla hükümet kendindeki sorumluluğu başka yerlere atmaya çabalamaktadır.

Biraz yakından bakıldığında şöyle bir tablo görünüyor: Bankalardaki mevduatın yarısı döviz cinsindendir (150 milyar $ ve üstü, şimdilerde 160 milyara kadar yükseldi). Merkez Bankasının 100 milyar dolar üzerinde rezervi bulunmakta idi (net rezerv daha düşüktür). Trump’ın açıklamaları ile ne oldu? Sadece birkaç milyar dolar çıkış yaptı ve girişlerde bir duraksama oldu.  Bu miktardaki çıkışın, kurların bu denli yükselmesinin nedeni olamayacağı açıktır. Öyle bir durum çıkıyor ki ortaya, ABD’nin bir şeyler yapacağı beklentisi bile piyasalarda bir çalkantıya neden olabiliyor. Kurun artacağı beklentisi ile dövize saldırma başlı başına kurun yükselmesine neden olabiliyor. Hiçbir döviz yükümlülüğü olmayan kesimler bile ellerindeki dövizi tutuyorlar, hatta miktarını arttırıyorlar. Böylece bizzat ülke içinde yaşayan bazı kesim kişi ve kurumların diğerlerine karşı operasyonu gibi bir durum çıkıyor ortaya. Mesele salt Trump’ın açıklamaları, tehditleri değil tabii; uluslararası konjonktür de işin önceki yıllardaki gibi gitmeyeceğini gösteriyordu. Uluslararası para sermayenin merkez ülkelere doğru çekileceği bilinen bir durumdu.

Programda sıralanan tüm gerekçeler yeni bir OVP için geçerli değilse geriye hükümetin beceriksizliği ya da öncesinde yaptığı bilinçli tercihi kalıyor. Kısa sürede dört seçim ve bir referandum yapılmasının dış operasyonla bir ilgisi yoktur; bunlar AKP’nin “operasyon”larıdır. Tüm bu seçimlerde başarılı olmak uğruna seçim ekonomisi uygulanmış ve bu uygulamalara uygun mali politika ve para politikası araçları tercih edilerek suni büyüme pompalanmıştır. Bunun ama bir sonucu olacağı açıktı ve bu gibi uygulamaların olumsuz sonuçları konusunda burjuva ekonomi çevreleri yıllardan beri uyarılarda bulunuyorlardı. Sözümona bu uyarılar dikkate alınıyordu; hükümet tarafından hazırlanan tüm programlarda bir yandan bu (sıkı para politikasından ödün verilmeyeceği vb.) vurgulanırken öbür yanda bununla çelişir biçimde anlayışlara, genişlemeci politikalara da yer veriliyordu. Ve sonuçta RTE / AKP’nin siyasi iktidarı yitirmeme çabaları galebe çaldı. Yalaka ekonomi “uzman”larının da desteği ile “ne pahasına olursa olsun büyüme” politikası seçildi ve sonrasında yaşananlarda bunun ciddi oranda payı oldu.

Burjuva iktisat öğretisi, bir ülkedeki “sağlıklı” büyümenin, ülkenin büyüme kapasitesinin üst sınırına yakın bir oranda olabileceğini vaaz eder. Bunun üzerinde zorlamalarla gerçekleştirilen büyümeler, devamında sorunlara yol açacak ve aşırı ısınan ekonomi ortalama büyüme hızlarına dönüş gerektirecek biçimde küçülmek zorunda kalacaktır. Buna göre TC’nin yıllık büyüme kapasitesi % 5-5,5 civarındadır. Geçmiş dönem uzun yıllar gerçekleşen büyüme hızları ortalaması da bu oranı vermektedir. Var olan yapı değişmeden, ancak suni pompalamalarla (büyük boyutlarda bütçe açığını beraberinde getiren teşvikler vb.) ve dış finansman ile erişilen bunun üzerindeki büyüme oranları, önünde sonunda bu ortalamaya gelecek biçimde daralmalara neden olacaktır. Son OVP’de görülen işte bir anlamda bu daralmanın tespit edildiği ve bundan kurtuluşun çarelerinin arandığı bir programdır.

OVP’de büyüme oranlarında radikal bir düşüş öngörülmektedir. Bunun nedeni ise şöyle açıklanıyor: “döviz kurlarındaki spekülatif artışların öncülük ettiği fiyat davranışlarındaki bozulma, enflasyonun ve dolayısıyla piyasa faizlerinin artmasına, tüketim, yatırım harcamaları ile toplam büyümenin yavaşlamasına, şirketlerin hem iç hem de dış finansmana erişim kapasitesinin daralmasına neden olmuştur. Ayrıca son dönemde bankaların

kredi şartlarını sıkılaştırdığı ve nakit akışlarında aksama yaşayan şirketlerin sayısının arttığı gözlemlenmektedir” (sf 4-5). Buna karşın kurdaki artışın oynadığı olumlu rol ile düşüşün bir miktar dengelenebileceği şöyle belirtilmektedir: “güçlü seyreden dış talep, reel kurun geldiği rekabetçi seviyeler ve hızlı bir yükseliş eğilimine giren turizm gelirleri cari açıkta belirgin bir gerileme sağlarken, toplam talepteki yavaşlamayı sınırlamakta ve iktisadi faaliyette daha ılımlı bir dengelenme sürecini desteklemektedir

Amaca uygun “Temel Hedefler” (sf.5 ve devamı) bölüm halinde sıralanmış bulunmaktadır.

  • sıkı para vb. uygulamalarla tüketici enflasyonu programın son yılı olan 2021’de % 6’ya düşürülecektir.

Bu oran önceki OVP’de programın ilk yıllarında bile % 5 olarak hedeflenmiş idi. Şimdi ise 2018 için tahmini olarak % 20,8’lik oran belirlenmiştir (sf. 7) ve bu oranın adım adım düşürülmesi hedef olarak konmaktadır. Nereden nereye.

  • “kamuda kaynakların verimli kullanılması, maliyetlerin ve harcamaların azaltılması, gelirlerin arttırılması için neler yapılacağı” anlatılmaktadır.

Ancak bizzat programın hazırlanması sırasında Cumhurbaşkanı için bir uçak daha (bunun var olanlara ek olarak 13. olduğu söylenmektedir) alınmasında bir sakınca görülmemiştir. Görülen o ki, kimileri sıkı para politikası vb. uygulamalar dışında tutulmaktadır. Aynı anda ama alınan önlemlerin iç talepte daralma, tüketimin daralması gibi sonuçları olduğunu da görüyoruz.

- bütçe açığının milli gelire oranı program süresince % 2’nin altında      tutulacak, “faiz dışı fazlanın milli gelire oranı program dönemi boyunca artarak 2021 yılında yüzde 1,3’e ulaşacaktır”.

Bunun nasıl yapılacağı alt maddelerde sıralanmış.

  • 2019 yılı bütçesinde toplam 75,9 milyar TL tutarında (milli gelirin yüzde 1,7’si oranında) tasarruf ve tedbir uygulanmıştır. Bunların 59,9 milyar TL’si harcama tasarruflarından ve 16,0 milyar TL’si gelir arttırıcı tedbirlerden sağlanmıştır”.

Tasarrufların 59,9 milyarı yatırımlardan, 13,7 milyarı teşviklerden yapılacaktır. Bunlar, ekonomiyi soğutma önlemidir ve büyüme hızındaki öngörülen düşüşün önemli nedenidir. 10,7 milyar TL tasarruf ise sosyal güvenlik harcamalarından yapılacaktır. Bu son tasarruf kaleminin işçi ve emekçileri doğrudan olumsuz etkileyeceği açıktır. Yatırım ve teşviklerden yapılan tasarrufun ise işsizlik oranını yükseltecek bir etki yapacağı açıktır. 2019 yılı için, yerel seçimler nedeni ile program hedefinin tutmama olasılığı da büyüktür.

  • İhalesi yapılmamış ve ihalesi yapılmış ancak başlanmamış projeler askıya alınacaktır”.

Bu da tasarruf önlemlerinin doğal uzantısıdır. Devam eden projelerin ise zamana yayılacağı, mega projelerin doğrudan yatırım ve uluslararası finansman ile gerçekleştirileceği belirtilmektedir. Yani bir anlamda uluslararası sermayeye yeni kar olanakları yaratılmış olunacaktır.

  • Alınan önlemler ile vergi gelirleri arttırılacak. Kayıt dışı ekonomi kayıt altına alınarak vergilendirilecektir.

Vergilerin arttırılması demek son kertede yük işçi ve emekçilerin sırtına yüklenecek demektir. Vergi yükü artan sermaye sahibi kesimler bunu bir biçimde yansıtma becerisini gösterecek ve bu alt sınıflara zam olarak yansıyacak ve bunun aynı zamanda enflasyonu körükleyecek bir etkisi olacaktır.

Kayıt dışı ekonominin oranı AKP öncesi % 50’nin üzerinde idi. Bu oranı AKP 16 yıl içinde % 33’e indirme becerisini (!) göstermiştir. Bu “başarı” hikayesini sürdüreceklerini beyan etmiş oluyorlar.

  • Bankaların mali yapılarını ve aktif kalitelerini tespit edecek çalışmalar yapılacak ve çıkan sonuca göre sektörün mali yapısını güçlendirecek önlemler alınacak ve böylece reel sektörün uygun maliyetlerle krediye ulaşmaları, mevcut kredilerin yeniden yapılandırılması sağlanacaktır.

Bu büyük olasılıkla yakın dönemde yapıldığı gibi yeni devlet garantili fonlar yaratılarak yapılacaktır.

  • Ekonomimizin yabancı tasarruflara bağımlılığını kalıcı olarak azaltacak…yerlileştirmeye dayalı bir ekonomik dönüşümün temelleri atılacaktır

                   Burada sessizce yapılan bir itiraf söz konusudur. Ekonomi belli bir oranda -                                                            

yatırım / tasarruf açığı verildiği oranda yabancı tasarrufa bağımlıdır. Bu alanda verilen açık, dış kaynakla kapatılmak zorundadır. Ama bu işi yıllardır böyle sürdüren bizzat AKP hükümetleridir. Hatta onlar hızlı büyüme ivmesi yakaladıklarını düşünerek bu işleyişten gayet hoşnuttular. Dış kaynak bulamayınca bunun adına da “dış mihraklarca yapılan operasyon” dediler.

  • “Turizm gelirlerinin alınacak önlem ve çalışmalarla 2017’deki 23 milyar dolar düzeyinden 2021 yılında 42 milyara yükseltileceği” belirtiliyor.

                  2018 yılında işler iyi gitti. Jeopolitik riskler elverirse bu ulaşılabilecek bir

                  hedef gibi durmaktadır.

                 OVP’de bir sonraki bölüm “Enflasyon”a ayrılmıştır.  

Burada enflasyonu 2018 tahmini olan 20,8 düzeyinden sırasıyla 15,9 (2019)                                                                                                                                                                                                                                                                                 9,8 (2020), 6 (2021) seviyesine indirmek için gerekli görülen “Politika ve  Tedbirler” sıralanmıştır. 

  • Merkez Bankasının bağımsızlığı vurgulanmakta ve elindeki tüm araçları kullanarak fiyat istikrarını sağlayıcı çalışmalar yapacağı belirtilmektedir.

İç ve dış sermaye çevrelerinin ise bu bağımsızlık konusunda RTE’nin nereye       kadar  izin vereceği konusunda kaygıları olduğu malumdur. Yaşananlardan sonra bir ders alınmış olabilir.

  • Daha sonra Hazine ve Maliye Bakanlığının sıkı mali disiplin ile enflasyonun düşürülmesine destek vereceği; kira artış oranlarına üst sınır getirileceği vb. önlemlere yer verilmektedir.

                Şimdi RTE hükümetinin yaptığı gibi enflasyon düşürülmeye çalışıladursun, biz                                                                       

                biliyoruz ki, enflasyon aslında egemen sınıfların devlet giderlerini işçi sınıfı ve

emekçilerin sırtına yüklemesinin başlıca yollarından biridir. Enflasyon ile işçinin gerçek ücreti düşürülür ve sömürü oranı artar. Yakın dönemde gerçekleşen yüksek düzeyde enflasyon artışı ile işçinin ücreti büyük oranda düşürülmüş oldu. İşçinin ücretinden yontulan miktarın ancak bir bölümü, o da aylar sonra yapılacak zam ile “telafi” edilecek, sonuçta yük emekçi yoksul kesimin sırtına yüklenmiş olacaktır. Zira yoksulun enflasyonu TÜİK’in açıkladığı enflasyondan farklı ve onun çok üzerindedir. Yoksul kesim gelirinin oran olarak büyük bölümünü gıda, kira ve yakıt harcamalarına yapmak durumundadır. Bu kesimi bu kalemlerdeki enflasyon ilgilendirir. Ve burada enflasyon oranının genel enflasyonda çok daha fazla olduğu görülmektedir.

Kamu Maliyesi” bölümünde mali disiplinin önemi vurgulanmakta, tasarrufların kalıcı hale gelmesi için alınacak tedbirlere yer verilmektedir. Böylece 2018 için GSYH’nın % 1,9’u olarak tahmin edilen bütçe açığının, dönem sonunda % 1,7’ye çekilmesi öngörülmektedir.

Oysa bu oranın yine OVP verilerinden 2017’de % 1,5 olarak gerçekleşmiş olduğu görülüyor. Yani dönem sonunda- eğer konulan hedef gerçekleşirse- bu açıdan henüz 2017 seviyesi bile yakalanamamış olacak.

Faiz dışı fazlanın GSYH’na oranı ise dönem içinde arttırılarak 2018 için tahmin edilen % 0,1 oranından dönem sonunda % 1,3’e yükselmesi öngörülmüştür.

Bu faiz dışı denge meselesi bir yandan “faiz giderleri olmasa bütçe şu kadar fazla vermiş olurdu” gibi anlamsız bir veri olurken –çünkü sonuçta faiz gideri gerçektir-, diğer yanda kamu maliyesinin giderek daha az borçlanma gereksinimi olduğunun da bir göstergesi sayılabilir.

Kamunun borçlanma gereğinin GSYH’na oranı 2018 tahmini % 2,7’den OVP sonunda % 1,5’e düşürülecek, Genel Devlet Açığı ise % 2,4’ten % 1,6’ya indirilecektir. YEP’te  konulan hedef budur.

YEP’ e göre AB tanımlı borç stokunun GSYH’na 2018’deki tahmini % 31,1 oranından 2021’de % 27,2’ye indirilmiş olacaktır.

Burada bizleri ilgilendiren taraf, verilen bütçe açığı ile ne hedeflendiğidir. Bütçe gelirlerinin üzerinde yapılan harcama nereye gitmektedir. Bu harcama hiçbir şekilde işçi sınıfı ve ücretlilerin çıkarına olacak biçimde gerçekleşmez. Tersine bu, dolaylı ve dolaysız olarak egemen sınıfların çıkarı için kullanılır.

OVP’da devamında (sf. 11) öngörülen hedeflere ulaşmak için uygulanacak politika ve tedbirler sıralanıyor. Burada alışılagelmiş biçimde, değişik dallarda giderlerin azaltılmasından, teşviklerin makroekonomik hedefler ve bütçe ile uyumluluğunun sağlanmasından, (kamu hizmeti sunumuyla doğrudan ilişkisi olmayan şerhi ile) makam aracı, lojman ve sosyal tesislere yönelik harcamaların sınırlandırılacağından, hizmet binası yapımına ve kiralanmasına

izin verilmeyeceğinden, KİT’lerin verimlilikleri artacak ve kamu maliyesine yükleri azalacak şekilde yeniden yapılandırılacağından dem vurulmaktadır. Bunların hemen hepsine ya da benzerlerine daha önceki OVP vb.’lerinde yer verilmişti. Burada değişik olarak şu birkaç nokta göze çarpıyor: “Vergi tabanını genişletme ve vergide adaleti pekiştirme amacıyla etkinliği olmayan istisna, muafiyet ve indirimler kademeli olarak kaldırılarak vergi tabanı(nın) genişletilece”ği, “Lüks ve / veya ithal yoğunluğu yüksek ürünler listesi güncellenerek vergi düzenlemesi yapılaca”ğı, “tapu harçları ve emlak vergilerinin gerçek değerleri üzerinden alınması” için gereken düzenlemelerin yapılması, “İmar planı revizyonları ile oluşan değer artışlarından kamuya gerçekçi oranda pay alınması”, “kamu maliyesine olan yükü azaltmak amacıyla sosyal sigorta sistemi(nin) yeniden düzenlenece”ği gibi hususlardır bunlar.

Burada artık, sinekten daha ne kadar yağ çıkartılabileceği hesabının yapıldığı görülüyor. Kamunun / burjuva devletin daha çok maddi kaynağa ihtiyacı vardır ve vergilendirilebilen her şeyden ve her kesimden daha fazlasının alınacağı açıklanmaktadır. Bu gerçekleştirildiği oranda ücretli kesime doğrudan binen yükün yanında, vergilendirilen burjuva kesimlerin bunu zam olarak yansıtması ve bunun işçinin sırtındaki yükü daha da artırması gibi sonucu olacaktır. İthal bazı ürünlere vergi uygulanmasının, bu ürünlerin fiyatını artırması yanında ithal ikameci bir yanı da vardır. Bu önlemle bazı ithal ürünlerin yurtiçinde üretilmesi teşvik edilmiş olmaktadır. İmar planı revizyonları ile oluşacak ranttan pay almanın ise, bu pay inşaat maliyetlerine yansıtılacağı için, kentleri daha da betonlaştırma gibi sonuçları olacaktır.

OVP’de başka bir başlık “Cari Açık”tır (sf.13). OVP’nin önemli hedeflerinden biri, “cari işlemler açığını sürdürülebilir bir seviyeye indirmek için gerekli tedbirleri almak” olarak konmuştur, “böylece hem dış kaynak gereksiniminden kaynaklanan kırılganlıklar” azaltılacak “hem de yurtiçi üretim ve istihdam destekle”necektir. Devamında 2018 yılı ilk yarısında dış ticaret dengesinde bozulmaya bağlı (neden olarak; canlı iç talep, yükselen petrol ve emtia fiyatları ve ithalatın ihracattan daha güçlü seyretmesi sıralanıyor) cari açığın yükseldiği, yılın ikinci yarısında ise yükselen döviz kurları ile ihracatın ve turizm gelirlerinin arttığı ve buna bağlı cari işlemler dengesinde belirgin bir iyileşme görüldüğü belirtilmektedir. OVP’na göre şimdi bu gelişme alınacak önlemlerle kalıcı hale getirilmelidir.

Bu programla, cari açığın GSYH’na oranının 2018’de tahmini % 4,7’den program sonunda % 2,6’ya düşürülmesi hedeflenmiştir.

Görüldüğü gibi henüz cari dengelenme, cari fazla verme gibi bir durum yoktur; hedef sürdürülebilir açık olarak belirlenmiştir.

OVP / YEP sonuna eklenen tabloda (tablo 1, sf. 29) 2021 yılı için cari açık 24,2 milyar dolar olarak verilmiştir. Yani üç yıl sonrası için bile bu kadar dış kaynağa gereksinim olacağı programlanmıştır. Tabii program hala açık verilmesini değil, açığın yarı yarıya düşürülmüş olmasını vurgulayarak işi “başarı”ya bağlamaktadır. Aynı tabloda “Altın Hariç Cari İşlemler Dengesi / GSYH (%)” gibi bir veriye yer verilmiştir. Bu sayı -2,2 değerindedir. Tabloda böyle bir veriye yer verilmiş olması oldukça gülünç gözüküyor: Bu, eğer altın dış alımı yapmazsak cari açığı 0,4 puan daha düşürebiliriz gibi oldukça anlamsız bir yaklaşımdır. Alma o zaman!

Cari açıkla ilgili “politika ve tedbirler” konusunda önceki OVP’larla benzerlik gösteren uygulamalar sıralanmaktadır: Teknoloji ve ar-ge yatırımları kamu-özel işbirlikleri ile gerçekleştirilerek ithalata bağımlılık azaltılacak, ihracat artırılacaktır. Bu amaca yönelik olarak “ilaç, kimya, petrokimya, enerji, makine/teçhizat ve yazılım sektörleri öncelikli yatırım yapılabilir alanlar olarak belirlenmiştir”. Ülkede üretilmeyen 20 biyoteknolojik ilacın üretimi teşvik edilecektir. Yeni petrokimya tesisleri hayata geçirilecektir. Güvenlik hizmetlerinde kullanılan araç ve gereçlerin yerli üretim payı arttırılacaktır. Tarım yeniden yapılandırılacak, Hal Yasası çıkarılacaktır. İhracatı kolaylaştırıcı önlemlerle yeni pazarlar hedeflenecek, AB ile gümrük birliği gözden geçirilecektir. “Kuşak ve Yol Girişimi çerçevesinde Çin ile ikili ticari ve ekonomik ilişkiler geliştirilecektir”. Afrika Pazar Stratejisi çerçevesinde bu kıtaya yapılan yatırımlar devlet tarafından desteklenecektir. Uzakdoğu pazarı ile ilgili turizm planları oluşturulacaktır. Turizm sezonunu uzatıcı ve kişi başı harcamayı arttırıcı önlemler alınacaktır. Yenilenebilir enerji yatırımları ve yerli kömür kaynaklarının kullanımı desteklenecek enerji girdi maliyetleri düşürülecektir. Başta denizlerde olmak üzere petrol ve doğalgaz aramaları hızlandırılarak sürdürülecektir. Maden arama ve sondaj çalışmaları devam ettirilecek, bor başta olmak üzere madenler işlenerek yüksek katma değerli ürünler olarak iç ve dış piyasalara sunulacaktır. Bunlar tabii  şimdilik niyet beyanıdır. Bu niyet beyanlarının gerçekleşmesi halinde hedeflenen Türk kapitalizminin dışa bağımlılığının azaltılarak güçlenmesidir.

Bir sonraki bölüm “Büyüme ve İstihdam”a (sf.16) ayrılmıştır.  Ekonominin 2017’de % 7,4, 2018 ilk yarısında ise % 6,2 oranında büyüdüğü kaydedilerek, 2018’i % 3,8 büyüme ile kapatacağı tahminine yer verilmektedir. İkinci çeyrekten başlayarak iktisadi faaliyetin yavaşladığı, ihracatın büyümeye etkisinin arttığı belirtilmekte; eğilimin böyle gittiği koşullarda talep yönlü enflasyon baskısının denetim altına alınabileceği ve cari dengede hızlı bir iyileşme sağlanacağı öngörülmektedir. Bu ortamda ve iç / dış finansman imkanlarının kısıtlandığı koşullarda ekonomi sürdürülebilir bir büyüme yoluna yönlendirilmeye çalışılacaktır. Büyüme oranının 2019 yılında % 2,3’e düşmesi ve program sonunda % 5’i yakalaması öngörülmüştür.

Bu son oran zaten var olan yapı ile ülkenin potansiyel büyüme oranıdır. “Talep yönlü enflasyon baskısının denetim altına alınabileceği”nden söz edilmektedir ama tabii enflasyonun nedeni aşırı talep olmadığı için bunun pek etkisi olmayacaktır; ülkedeki enflasyonun nedeni daha çok maliyetteki artışlardır.

İşsizlik oranının ise 2018’de % 12,1 ile zirve yaptıktan sonra 2019’da % 10,8’e geriletilmesi planlanmış olmaktadır. Bu son oran bile 2017’de gerçekleşen ve daha önceki programlarda düşürülmesi hedeflenen oran düzeyindedir. AKP hükümeti, yeni yaratılan istihdam alanının yıllık bir milyonu geçtiğini övünerek söylemektedir ama işte görünüm böyledir. Kapitalizm koşullarında zaten tam istihdam diye bir durum olamaz; bunun diğerleri yanında önemli bir nedeni, işsiz / yedek işçi ordusunun, sermayedarlar açısından işçi ücretlerini baskı altında tutmanın ve iş yoğunluğunu artırmanın önemli araçlarından biri olmasıdır. Dışarıda iş bekleyen milyonlar olacaktır ki patron çıkarına uygun olmadığını düşündüğü bir durumda işçisini işten atabilsin.

Bu alanda “Politika ve Tedbirler” (sf. 17) olarak; kayıtdışılığın önlenmesi, istihdamın çeşitli araçlarla teşvik edilmesi vb. sıralanmıştır. Devamında istihdam edilenlerin koşullarını düzeltecek uygulamalara ve çalışanların kalifiye düzeylerini artıracak önlemlere yer verildiğini görüyoruz.

Tüm bunların layıkıyla yapılabilmesi için ciddi maddi kaynağa gereksinim olduğu açıktır. Bütçede “savunma” giderlerinin çarpıcı biçimde arttığı, Diyanet İşlerine ayrılan payın sürekli arttığı koşullarda, bu işler için ayrılabilen kaynak oldukça kısıtlı olduğu için ancak yarım yamalak yerine getirilebilir.

Programda verimlilik artışı vurgulanmaktadır. Ancak kapitalizmde verimlilik artışı ile elde edilen kazanım sermaye lehinde kullanılacağı, verimlilik artışının “az işçi ile daha çok üretim yapma” gibi bir sonuç doğuracağı için istihdamı artırma uğraşlarına ters yönde etki edeceği açıktır. Böylece işsizlik oranının artma eğilimi göstermesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla gelecek OVP’lerde de bu konuda aynı hikayeleri duyacağımız kesindir. 

Atıl tarım arazilerinin tarımsal üretime kazandırılması”ndan söz edilmektedir OVP’de. Burada asıl dışa bağımlı  Türk tipi kapitalizm sayesinde yitip giden tarım arazileri için hangi tedbirler öngörüyorsunuz diye sormak gerekir.

OVP’de 6. Bölüm “Bankacılık Sektörü ve Reel Sektör Kredileri”ne ayrılmıştır.(sf. 19) Bankacılık sektörünün sağlamlığı; “2018 yılı Temmuz ayı itibarıyla sermaye yeterlilik oranı yüzde 16,1’dir. Bu oran yüzde 8’lik yasal oranın ve yüzde 12’lik hedef oranın oldukça üzerindedir. Sektörün tahsili gecikmiş alacak oranı yüzde 3, yıllıklandırılmış özkaynak karlılığı yüzde 14,4 seviyesindedir. Bankalarımızın yabancı para açık pozisyonu bulunmamaktadır” denilerek vurgulanmaktadır. Durum böyleyse, bu diğer ülkelerle kıyas içinde görece iyi bir duruma ve bu duruma bağlı olarak, kur şokunun daha kolay atlatılabileceğine işaret eder.

OVP’deki verilere göre ise reel sektördeki görünüm biraz farklıdır. Reel sektörün toplam borcu milli gelirin yüzde 69’una ulaşmıştır ve bunun yaklaşık yarısı döviz cinsindendir. Özel şirketlerin 2018 ilk yarı itibariyle döviz açık pozisyonu 216 milyar dolar düzeyindedir. Kısa vadeli net döviz pozisyonları ise artı 4 milyar dolardır. Yani kısa vadeli borçlardan 4 milyar dolar  fazla bir döviz elde hazırdır, bu açıdan bir sorun yoktur denmektedir. Peki dövize saldırıp kur şoku oluşmasına yol açan kimlerdi acaba ve neden bunu yaptılar? Bu konmamış ama büyük olasılıkla ve büyük oranda, döviz talebi,  şu anda “yabancı para açık pozisyonu bulunma”yan bankalardan ve kısa vadeli borçlar açısından döviz pozisyonu artı veren reel sektörden gelmiştir.

OVP, orta vadede döviz açık pozisyonu bulunan reel sektör açısından da fazla bir sorun görmüyor, çünkü bu “reel sektör firmalarının önemli bir kısmı büyük ölçekli şirketlerden ve ihracatçı firmalardan oluşmaktadır. Bu firmaların önemli ölçüde döviz gelirine sahip olması kur riskine karşı doğal bir koruma sağlamaktadır”. Bununla birlikte “kur ve faiz dalgalanmalarının reel sektör firmaları üzerindeki etkileriyle bu etkilerin bankacılık sektörünün aktif kalitesine ve mali yapısına yansımaları yakından takip edilmektedir” ve bu konuda gerekli önlemlerin alınmasının öncelikli olduğu belirtilmektedir.

Bu alanda “Politika ve Tedbirler” olarak: “bankacılık sektörünün mali yapısını güçlendirecek ve böylece reel sektörün uygun maliyetlerle krediye erişimini ve mevcut kredilerinin yeniden yapılandırılmasını temin edecek” politikalar izlenmesi; Türkiye Kalkınma Bankası, Türkiye Emlak Bankası, Eximbank gibi bankaların yeniden yapılandırılıp güçlendirilerek, “sermaye piyasalarını kuvvetlendirmesi ve kalkınmaya destek vermesi”nin, “gayrimenkul finansmanını yönlendir”mesinin, ihracatı desteklemesinin daha güçlü yerine getirilmesinin sağlanması gibi unsurlar sıralanmaktadır.

Reel sektörün bankacılık sektörüne olan borçlarının yapılandırılması ile ilgili Ağustos ortasında hazırlanan yönetmelikle “kredi borçlarının yeniden yapılandırılmasına ve bu şekilde de ekonomiye katma değer üretmeye devam etmeleri hedeflenmiştir”. Böylece reel sektörde oluşabilecek bunalımın önüne geçilmeye çalışıldığını görüyoruz.

OVP son bölümde “Program ve Projeler”e yer verilmiştir. Burada 7 sayfada çizelgeler  halinde, değişik alanlarda hayata geçirilecek proje ve programlardan bazıları sıralanmıştır (sf. 21-28).

Sonrasındaki 6 sayfada ise “Temel Ekonomik Büyüklükler”, Bütçe, “Kamu Kesimi Genel Dengesi” gibi ek 6 tabloda 2017-2021 arası beş yılla ilgili verilere yer verilmiştir.

Çizelgeler, OVP’de anlatılanların özetlenmiş hali gibidir.

Ek tablolarda ise göze çarpan veri, tahmin ve öngörüler yer almaktadır.

“Temel Ekonomik Büyüklükler” (ek tablo 1) tablosunda GSYH’nın 2018’de tahmini olarak 763 milyar dolara geriledikten sonra dönem sonunda 926 milyar dolara çıkacağı öngörülmüştür. Bir önceki OVP’de 2020 için verilen sayı 1.047 milyar dolardı; şimdi ise aynı yıl için 858 milyar dolar hedeflenmiş.Bunun tabii TL nin dolar karşısındaki büyük değer kaybı ile bağı var. Bu ciddi bir düşüştür ve hedeflenen büyüklük ancak 2017 yılı düzeyidir. Bu durumda dünya sıralamasında geriye düşme de söz konusudur. GSYH’daki düşüşe bağlı kişi başı gelirde de ciddi düşüş söz konusudur: Önceki OVP’de 13.024 dolar olan 2020 hedefi şimdi 10.292 olarak belirlenmiş. Bu miktar 2012 yılının bile gerisindedir. Buradaki hesaplamalar cari fiyatlarla yapılmıştır. Satın Alma Paritesine Göre yapılan hesaplamalar daha lehte sonuç vereceği için hükümet tarafından önümüzdeki dönemde büyük olasılıkla buna ağırlık verileceğini göreceğiz.

Tablolarda başka neler görüyoruz? Örneğin dönem içinde faiz giderlerinin iki kattan fazla (% 124) artarak 171,4 milyar TL düzeyine çıkacağını görüyoruz. Miktarın GSYH’ya oranı ise % 2 oranından % 3’e çıkmış olacak (sf. 30, tablo 2). Kronik bütçe açıkları ile yönetilen ülkelerde normal bir sonuçtur bu. Ve bunun tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi ülkelerimizde de para sermaye sahibi burjuvazi için iyi bir kar kapısı olduğu görülüyor. Bu arada bütçe açığının üç yıl içinde 25 milyar TL daha artarak 97 milyara ulaşacağı da öngörülmüş tabloda.

Yine tablo 1’den tüm dönem boyunca yapılacak yatırımların yurtiçi tasarruflar ile karşılanamadığını görüyoruz. Yani yatırımlar için dış kaynak gereksinimi sürecek demektir.

Tablolardaki hesaplamalar belli varsayımlara dayanılarak yapılıyor. Bu varsayımların gerçekleşme olasılığı ise ağırlıklı olarak dünya konjonktürüne bağlı. GSYH büyüme oranları dışında tabloda bir dizi değişken yer alıyor. Burada varsayım olarak yer alan verilerde herhangi bir sapma bir dizi başka varsayımı doğrudan etkileyebilir. Mesela “ham petrol fiyatı” böyle bir değişken. Tahmini öngörülen fiyatlardan sapma, enerji ithalatını ve bu da toplam ithalatın parasal miktarını doğrudan etkiler. O zaman ne dış açık, ne cari açık, ne de ihracatın ithalatı karşılama oranı gibi öngörüler gerçekleşebilir.

Dolar kurunun düzeyi de çok şeyi etkileyecek bir değişken. Burada yapılan tahminlerin tutmaması ile çok şey değişebilir. Tablodan görüldüğü kadarıyla 2019’da TL’nin değer kazanacağı varsayılıyor. Bu neye dayandırılıyor belli değil. Tersi bir gelişme olasılığı da vardır. Bu durumda dolar cinsinden yapılan hesaplamalarda ciddi sapmalar söz konusu olur. Öte yandan TL’nin değer kazandığı durumda ihracat ve ithalat miktarlarında yapılan tahminlerin ne denli sağlıklı olacağı da soru işaretleri ile dolu.

OVP döneminde ihracatın toplam % 20 artacağı, ithalat artışının ise daha az, % 13 düzeyinde olacağı öngörülmüş. Turizm gelirlerindeki artış oranının ise % 45 düzeyinde olacağı tahmin ediliyor. Böylece gerek dış ticaret açıklarında gerekse cari açıkta bir iyileşme olacağı varsayılıyor. Tabii her şey yolunda giderse!

Program ne anlama geliyor ve nasıl yorumlanmalıdır?

Programın hemen başında “dengelenme”den, “değişim”den söz ediliyor. Bozulmuş bir denge söz konusudur ve yeni bir denge sağlanması gerekmektedir. Ancak eski dengenin de pek sağlıklı olmadığı görülmüş gibidir; dengenin eski biçimde olması yine aynı sorunları yaşatacaktır. O halde değişim de gereklidir. Değişmesi gerekenin ne olduğu ve nasıl değiştirilmeye çalışılacağı anlatılıyor YEP’te. Bunlar bilindik teraneler, yıllardan beri konuşuluyor ve daha önceki programlarda hiç yer almamış değil: İşte cari açığın / bütçe açığının düşürülmesi gerekir, teknoloji-yoğun üretime geçmek gerekir, iç tasarrufların arttırılması ve dış kaynak gereksiniminin azaltılması gerekir, sıkı para politikası uygulanmalıdır vb. Bunlar daha önce de söylenmiş ama yerine getirilememiş işler. Bunların bir bölümünün yerine getirilebilmesi için yeterli bilgi ve sermaye birikimi gibi belli önkoşulların hazır olması gerekiyor, bu bir süreç meselesi. Örneğin teknoloji-yoğun üretime geçme böyle bir mesele. Bu konuda ciddi uğraşlar söz konusu ama bunlar salt bugünün konusu değil, bir geçmişi var bu işin. Dolayısıyla bunlar son OVP / YEP’te yer alıyor diye gerçekleşiyor değil. 

Ve ama genel olarak YEP’teki istekleri dikkate alırsak, tüm bunların ancak kapitalizmin çelişkileri izin verdiğince yerine getirilebileceğini söylemeliyiz. Türkiye dünya kapitalist-emperyalist sistemi içinde yer almaktadır. Sistem içindeki çelişkilerin, dalaşların ona yansımaması imkansızdır. Öte yandan ülke içindeki çeşitli sınıf ve zümrelerin çıkar çatışmaları söz konusudur. Örneğin sırf siyasi iktidarın kendini ve yandaşlarını nemalandırmak için uyguladığı politikalar bir yandan, iktidarını yitirmemek için geniş yığınları hoşnut tutma çabaları diğer yandan, sıkı para ve maliye anlayışlarına ters düşen politikalar uygulamasını beraberinde getirmektedir. Bu koşullarda uygulanmaya çalışılacaktır YEP.

YEP’te yeni olan ne var? Bunalıma giren sermayeyi, bunalıma girme ihtimali olan burjuvaziyi kurtarmak! Kapitalist sisteminin belli bir büyüme trendinde sürmesini sağlamak!

Tedbirlere ve uygulamalara bakın bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Borç yapılandırmaları gırla gidiyor. Bankacılık sistemi bu durumun üstesinden gelebilsin diye tedbirler alınıyor. Her şey burjuvazi için.

Her şey yolunda gider ve OVP’de yapılması düşünülenler bir ihtimal yerine getirilirse ne olur? Belki üç beş sene görece bir istikrar sağlanabilir. Daha fazlası değil. Sonra yine sorunlar, çalkantılar, kırılganlıklar vb. Çünkü aslında kapitalizmde denge gibi bir durum söz konusu olamaz. Tüm kapitalizm tarihi bize bunu gösterir. Kapitalizm bir sömürü düzenidir, üretim anarşisinin hüküm sürdüğü bir sistemdir ve içinde çeşitli çelişkileri barındırır. Dolayısıyla dengelenme, istikrar bir hikayedir. Ama burjuvazinin başka çıkış yolu yoktur ve bu düzenin sürmesi için her tür önlemi almaya çalışması doğaldır. Burjuvazi üç beş yıllık görece istikrar dönemlerinin özlemi ile hareket etmek durumundadır.

Ama tüm bunlar işçi sınıfı ve emekçileri nasıl ve neden ilgilendirsin?

YEP’te işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını ilgilendiren bir şey var mı?

Bütçe gelirlerinin dönem içinde % 50’nin üzerinde artarak 1.134 milyar TL’na ulaşacağı öngörülüyor (tablo 2). Nereden sağlanacak bu artış ve bu kaynak? Büyük oranda dolaylı ve dolaysız vergilerden (Bütçe konusu daha ayrıntılı biçimde ele alındığında tüm açıklığı ile görülebilir tüm bunlar). Burjuva yayın organlarında bile bir asgari ücretlinin yılda 128 gün vergi ve benzer kesintiler için çalışmak zorunda kaldığı açıklanıyor. Brüt ücretin % 40’tan fazlası bu kesintilere gidiyor. Bu işin doğrudan ödenen vergi bölümü. Dar gelirli ücretliler geri kalan gelirlerini harcarken bir de dolaylı vergi ödemiş oluyorlar. Böylece bu kesim bütçe gelirlerinin önemli bölümünü karşılamış oluyor. Burjuvazi de gelir vergisi, kurumlar vergisi ve dolaylı vergileri ödüyor. Ama ücretli kesim ile kıyaslandığında bu hem düşük kalıyor (bu kesimin giderek zenginleşmesi de bunun bir göstergesidir),  hem de burjuvazinin elde ettiği karın kaynağı da zaten işçinin artı-değeridir.                         

Böylece kapitalist bir ülkede bütçe gelirlerinin kaynağı başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilerin yarattığı değerlerdir.

Buna karşın YEP gibi programlarda ona düşen nedir?

Enflasyon yolu ile gerçek ücretlerinin düşürülmesi ve artan işsizlik!

Yapılan zamlarla kaşıkla verilenin kepçeyle geri alınması. Var olan işsizler ordusuna milyona yakın kişinin daha eklenmesi.

Başka bir şey yok mu ücretli çalışanlar için YEP’te? Var.

İşsizlik oranı eski düzeyine getirilmeye çalışılacak. Yani 3-4 milyon işsiz hedefine ulaşılmaya çalışılacak!

Başka?

Burjuvazinin gereksinimi doğrultusunda onların bir bölümü daha kalifiye hale getirilecek ve belki görece biraz daha yüksek ücret alabilecekler. Program isterlerinden biri, daha kaliteli, daha nitelikli, daha teknoloji yoğun üretim için daha nitelikli, daha verimli işgücü oluşturmaktır. Tabii bu işten patronların daha karlı çıkacakları kesindir. İşçilerin çıkarı düşünüldüğü için yapılmıyor bu iş. Ve belki bir kısım işçiye kardan kırıntılar düşecektir o kadar.

Kapitalist düzende yapılan programlar o sistemin efendileri için yapılır. Ve burada işçi sınıfı ve emekçilere düşen sadece işsiz kalma olasılıklarının artması veya biraz azalması seçeneği gibi bir şeydir. O da bir iş sahibi olanlar için.

Sınıf bilinçli işçiler diğer emekçilerle birlikte bu düzene dur demedikleri ve kendi iktidarlarında, bizzat öznesi kendileri olan programlar yapmadıkları sürece biz daha böyle çok orta vadeli programlar görürüz.

Aralık 2018

 

Paylaş