T. C EKONOMİSİ ÇÖKTÜ/ÇÖKÜYOR MU?

Başkan’ın Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, 20 Eylül’de 'Orta Vadeli Programı'  açıkladı. OVP adı değiştirilerek ‘Yeni Ekonomi Program' oldu. 

Yeni Ekonomi Programı’nın büyüme, enflasyon, cari açık konusunda Albayrak’ın açıklaması şöyle:
“2019 GSYH büyümesi yüzde 2,3 düzeyinde gerçekleşecek. 2018'de yüzde 3,8, 2020 tahmini yüzde 3,5. Büyümeyi sağlıklı bir çizgiye oturtacağız. 2021'den itibaren yüzde 5 büyümeyi sağlayarak sürdürülebilir kılmak temel amacımız.

Enflasyon hedefi 2018 için yüzde 20,8, 2019 için yüzde 15,9, 2020 için yüzde 9,8 olarak belirlendi. Enflasyonun 2021'de yüzde 6'ya inmesi bekleniyor. Faiz dışı fazlanın GSYH'ye oranıını 2020'de yüzde 1'e yükselteceğiz. Bütçe açığı da sırasıyla 1,8, 1,9, 1,7 olarak gerçekleşecek.

Cari açığın düşürülmesi dengelenme sürecinin yaşadığı bir diğer unsur. ;Cari açıktaki düşüş devam edecek. Cari açığın GSYH'ye oranının 2019'da yüzde 3,3, 2020'de yüzde 2,7, 2021'de yüzde 2,6 öngörülüyor.”

Orta Vadeli Program’da 2018 yılı için öngörülen büyüme rakamı % 3,8’dir. 2018’in ilk iki çeyreğin büyüme oranı toplamı %12,5’tur. Bu hükümetin 2018’in son iki çeyreğindeki toplam büyüme  beklentisinin % 2,7 olduğunu gösteriyor. Çeyreklere bölündüğünde bu, 2018‘in son iki çeyreğinde büyümenin % 1 ile 1,5 arasında oynayabileceği anlamına geliyor. Bu Türkiye ekonomisinin büyüme hızında 2018’in  son iki çeyreğinde çok büyük bir gerileme, daralma, kırılma yaşanacağı anlamına geliyor.

Bunun öncelikli nedeni 2018 yılı içinde Türk Lirasının dolar (ve tabii önemli ölçüde ona endeksli Euro) karşısında yaşadığı değer kaybıdır.

Lira’nın Değer Kaybı:

Lira Dolar karşısında, Ocak-Eylül  9 aylık bir dönemde yarıya yakın % 44 değer kaybetti. En büyük orandaki aylık değer kaybı ise Temmuz- Ağustos ayında yaşandı. Ağustos’ta Dolar Lira karşısında bir önceki aya göre  % 30 değer kazandı. Bir Dolar hatta 17-18 Ağustos gecesi, borsa  ve bankaların kapalı olduğu bir dönemde bir saat içinde  1 lira değer kazanarak  7,27’ye kadar yükseldi. Sonra Hazine ve Maliye Bakanı’nın  yabancı yatırımcılarla yaptığı telefon konferansı, Katar’ın 15 Milyar Dolar tutarlı  yatırım açıklaması ertesinde 5,87’ye kadar geriledi. Sonra yeniden yükseldi. Eylül ayında 6, 6,70 arasında oynak bir seyir izledi, izliyor. Merkez Bankası’nın kredi faizlerini beklenmedik yüksek bir oranda, neredeyse % 5 yükseltmesi  ve OVP’ın açıklanmasından sonra 6,30 civarında işlem görüyor.

Lira’nın Dolar karşısında bu ölçüde değer kaybetmesi, - aslında bu bir saat içinde 1 lira değer kaybı gibi reel ekonomideki  gerçek veriler ve gelişme ile açıklanması  mümkün olmayan spekülasyon saldırıları dışta tutulursa, aslında  uluslararası para piyasasında değerinin üzerinde işlem gören Lira’nın gerçek değerine doğru hareketlenmesidir- tabii ki, üretim için gerekli ara malları, ileri teknoloji ürünleri ve enerji açığı ithalatını Dolarla yapan, aynı zamanda borçlarını dolarla ödemek durumunda olan Türk ekonomisi açısından büyümede eski  hızın sürdürülemezliği anlamına geliyor. YEP  adı altında açıklanan OVP’de de bu gerçek, önümüzdeki  dönemde öngörülen büyüme  oranları ile  bizzat hükümet tarafından da tespit ediliyor.

Açıklanan YEP’te  2019 için öngörülen büyüme  oranı, yıllık bazda bütün AKP dönemi hükümetleri dönemlerinin büyüme oranının en düşüğü olan, Türkiye’nin son elli yılının ortalama büyüme hızının da çok altında olan % 2,8’lik bir büyümedir.  2020 için öngörülen büyüme  oranı 3,8, 2021  için  öngörülen büyüme oranı % 5’tir. Bu rakamların da iyimser olma ihtimali çok yüksektir. Fakat bu büyüme oranları tutturulsa bile,  Erdoğan ve AKP hükümetlerinin 2023 hedefleri çöpe atılmıştır. Bu hedeflere -kişi başına GSYİH 25.000 dolar, dünyanın en büyük 10 ekonomisi içinde yer almak- ulaşmak, bu büyüme  oranları ile  mümkün değildir. Türkiye’nin en büyük 17. ekonomi sırasını kaybetmesi, sıralamada gerilemesi daha büyük bir olasılıktır.

Döviz kurunda 2018 yılında yaşanan, özellikle Ağustos ayında  tavan yapan aşırı değer kaybını Erdoğan ve hükümeti Türkiye’ye karşı  dış güçlerin, en başta da ABD’nin, Türkiye’yi  hizaya çekmek için başlattığı  finansal saldırısına bağlıyor. İçin de sol bir dizi devrimci gücün de yer aldığı, bütün anti Tayyip muhalefet cephesi, bu  değer kaybını, AKP ve Erdoğan’ın yanlış ekonomi politikasına ve bütün “dünya ile kavgalı” yanlış dış politikasına bağlıyor. Bu iki yaklaşım da gerçeğin bir yanını atlıyor.

Türk parasının Dolar karşısında değer kaybetmesi, sürdürülemez olan dış borçla, öncelikle devlet altyapı yatırımlarına ve inşaata  dayalı, içte de borçlanmaya dayalı  tüketim  temelinde yüksek kalkınma siyasetinin duvara toslaması sonunda kaçınılmazdı. Lira’nın değerinin üzerinde işlem  görmesinin nedeni döviz olarak gelen sıcak parayı çekebilmek için yürütülen yüksek faiz politikası, buna karşı emperyalist metropollerde ise ekonomiyi  canlandırmak için yürütülen  düşük faiz, ucuz para politikası  idi. Batılı emperyalist metropollerdeki düşük, nerede ise sıfır-faiz politikasının terk edilmesi, sıcak paranın yavaş yavaş daha az karlı  ve fakat daha güvenlikli metropol ülkelere  geri dönme eğilimi, Lira’nın değer kaybetmesini, yavaş  yavaş gerçek değerine geri dönmesini beraberinde getirecekti. Bu kaçınılmazdı. Yani  Lira’nın döviz karşısında değer kaybetmesinin maddi temeli Türkiye’nin  AKP döneminde  yürüttüğü borca  dayalı yüksek kalkınma ekonomi siyasetinde yatıyor. Bu  gelişmenin Erdoğan AKP cephesi tarafından gözlerden gizlenmeye çalışılan yanı.

Diğer yandan fakat Lira’da  iki saat içinde 1 liralık değer kaybı gibi gerçek ekonomi verileri ile açıklanamaz  anormal gelişmeler, evet doğrudan doğruya kurda  spekülatif oyunlar  üzerinden Türkiye’ye karşı çekilen  finansal operasyonların  ürünüdür. Bu  finansal operasyonların hedefi Türkiye’nin  siyaset yapıcılarına  ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek, Türkiye’yi yeniden IMF  kapısında sıraya sokmak, sonuçta mali ve bütün diğer siyasetini belirlemektir. Gerçeğin anti Tayyip muhalefet cephesi tarafından görülmeyen ya da görülmek istenmeyen diğer yanı da budur.

Büyüme Hızı:

2010 ve sonraki yıllar için Türkiye ekonomisinin büyüme rakamları şöyle:

2010: % 8,5, 2011: % 11,1, 2012: % 4,8, 2013: % 8,5, 2014: % 5,2, 2015: % 6,1, 2016: % 3,2, 2017: % 7,4

2008/2009 krizinden bu yana Türkiye ekonomisi sürekli büyüyor. Yıllık ortalama büyüme hızı  dünya ekonomisinin büyüme hızının üzerinde. 2008/2009’daki krizden bu yana Türkiye ekonomisinde  iki çeyrek üst üste küçülme yaşanmadı. Veriler temelinde Türkiye ekonomisinin  kriz içinde olduğu tespitini yapmak, hele hele “ekonomi bitmiştir”, “çöktü”, “çöküyor” tespitleri gerçeklerden kopuk, bir çok halde isteği gerçeğin yerine koyan tespitlerdir. Anti Tayyip cephesinin bir bölümü, büyük bir ekonomik krizin  Tayyip’ten kurtulmak için şartları olgunlaştırabileceğini görüyor. Gelinen yerde Tayyip’ten kurtulmak için umudunu  büyük bir ekonomik krizin patlamasına, daha iyisi ekonomik çöküşe bağlamış durumda. Ekonomik alanda her olumsuz gelişmede umudunu bağladığı büyük krizin kapıyı çaldığını ilan ediyor. 2015- 2018 arasındaki dönem için bu ilanlar gerçeğin yerine isteğin konmasından başka anlama gelmiyor.

Veriler  2010’dan bu yana ekonomik krizden -yeni kriz devresine giriş iki çeyrek üst üste ekonomik küçülme/ eksi büyüme olduğunda söz konusu- söz edilemeyeceğini gösteriyor. Ekonomi  2016’da  darbe girişimi ertesinde  bir çeyrek küçüldü. Sonra yine toplandı. Askeri darbeye rağmen 2016 yılında  toplamda % 3,3  büyüdü.

Yani  anti Tayyip cephesinin  yıllardan beri  sözünü ettikleri bir “derin”, “içinden çıkılamaz kriz”, “çöküş” vs. söz konusu değil. Türkiye ekonomisinin büyüme rakamları karşısında   anti Tayyip cephesinin getirdiği  iki iddia var. Birincisi:  Bu rakamlar “uydurmadır”. “Yalan söylüyorlar. Aslında büyüme filan söz konusu değil.” Bu bağlamda bilinmesi gereken şudur: Bugün bütün dünyada istatistik konusunda dayanılan bütün veriler burjuvazinin istatistik kurumlarının verileridir. Bu  veriler kuşkusuz durumu burjuvazinin bakış açısından yansıtırlar. Ne yazık ki anda bir proletarya iktidarı ve onun verileri yok! Türkiye ile ilgili TÜİK verileri bütün dünyada burjuva istatistik kurumlarının ortaklaştıkları standartlar temelinde istatistiklerdir. İkincisi: Eğer ekonomi büyüyorsa, bu  neden halkımıza yansımıyor?  Bu soruyu sonranlar, kapitalizmden, kapitalizmde ekonomik büyümenin ne olduğundan bihaberdirler. Kapitalizm burjuvazinin iktidar olduğu toplumun adıdır. Kapitalist toplum, toplumun tüm üyeleri için refah toplumu değildir. Kapitalist ekonominin büyümesi, öncelikle kapitalistlerin zenginleşmesi anlamına gelir!  Kaldı ki, ekonomik büyümede burjuvazi dışındaki kesimlere de bu büyüme kırıntılar olarak da olsa yansır. Türkiye’de de yansıyor!

Ancak bu  büyüme önemli ölçüde borçlanmaya, dıştan  spekülatif “sıcak” para girişine   ve hane  halklarının borç   temelindeki  yüksek  iç tüketimine dayalı bir büyüme. Böyle  olduğu için de dıştan finansal müdahalelere açık.  

Gelecek yıllarda büyüme  hızında ciddi düşüşlerin olması kaçınılmazdır.  2019 yılı için % 3, 4 arası büyüme hızı, hatta daha düşük normal gelişmedir. 20 Eylül’de  açıklanan YEP’de  Erdoğan yönetiminin bu gelişmeyi gördüğü, itiraf ettiği ve  şimdiye kadarki siyasetten  uzaklaşmak için adımlar atmaya karar verdiğini gösteriyor. Türk burjuvazisinin ekonomi siyasetinde hedefi, orta  vadede daha düşük hızlı kalkınmayı, buna bağlı olarak daha yüksek işsizliği ve enflasyonu  göze alarak, orta yüksek ve yüksek teknoloji  ürünlerine bağımlılığı azaltmaya  yönelik üretimi geliştirmektir. Bu egemen Türk büyük burjuvazisinin bağımlı bir ülke olmaktan çıkıp, emperyalist bir güç olma istem ve hedefine uygun bir siyasettir.

Tabii istek  ile yapabilmek bir ve aynı şey  değildir. Gelişmenin nasıl olacağını göreceğiz.

2018’de özellikle üçüncü çeyrek için “kura  dayalı  finansal kriz”den ya  da  “kur şoku”ndan   vb. den söz edebiliriz.

Fakat bu finansal kriz  gerçek ekonomiye bir anda ve bire bir yansımıyor. Yansımaları zamana yayılı olacaktır. Anda da bir ekonomik  kriz değil var olan.

Yine de çok sayıda stratejik önemi olmayan  işletme iflas edecektir. İşsizlik ve enflasyon yükselecektir.

Bu bağlamda da 20 Eylül’de  açıklanan YEP andaki  durumu ve kısa süreli perspektifi oldukça  gerçekçi bir biçimde tespit, bir anlamda itiraf ediyor.

İşsizlik:

YEP’de  2017‘de  % 10,9  olan işşizlik  oranı konusunda, sonraki  yıllar için öngörüler şöyle:
2018 ‘de  %  11,3, 2019’da   %  12,1, 2020’de   % 11,9, 2021’de   % 10,8

Aslında gerçek işsizlik oranı bu resmi rakamlardan daha yüksek.

Fakat resmi rakamları da baz aldığımızda YEP‘te   işsizliğin  % 10’un  altına çekilebileceği gibi bir iddia olmadığı gibi, işsizlik oranının 2018, 2019 ve 2020’de  2017 deki seviyenin  üzerinde olmasının  kabul edilmiş olduğunu görüyoruz.

Enflasyon:

Enflasyon rakamları bağlamında da benzer bir durum söz konusu . 2017‘de  % 11,9 olan enflasyon oranı konusunda sonraki yıllar için  YEP’ te verilen rakamlar şöyle: 2018’ de  %20,8, 2019’da   %15,9, 2020’de    % 9,8, 2021’de    % 5,0.

Her halükarda  2018 için yüzde 20’nin  üzerinde, 2019 ‘da  yüzde 16’ya  yakın enflasyon bizzat hükümet tarafından kabul edilmiş durumdadır. 2020, 2021 öngörüleri ise  iyimser öngörüler olarak görünüyor.

Bütün bunlar aslında  ekonomik alanda orta vadede bir dönüşümün gerçekleştirilmesi için  ayrılmaz  yol arkadaşları yüksek işsizlik ve enflasyon olan  düşük kalkınmanın YEP olarak formüle  edildiğini gösteriyor. Kısaca: Burjuvazi işçilere kısa  vadede, emekçilere işsizlik ve  enflasyon vad ediyor. Burjuvazinin hedeflediği  ve artık zorunlu hale gelmiş olan “değişim”, onun    orta vadeli ve uzun vadeli çıkarları için uygun olan siyaset bu!

Borç Stoku:

Türkiye  ekonomisi çöktü/çöküyor  teorisyenlerinin  ileri sürdükleri temel iddialardan  biri Türkiye’nin aşırı borçlu olduğu, borçlarını ödeyemeyecek durumda olduğu, eğer IMF ile  anlaşmazsa yeni borç bulmayacağı, borcunu döndüremeyip, iflas  edeceği vb.  iddiasıdır. Bu iddianın  gerçekliğini sorguladığımızda  karşımıza çıkan tablo şu:

2018’in  ilk çeyreğinde Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre  Türkiye'nin brüt dış borç stoku 466,7 milyar Dolar’dır. Bu miktar devlet ve kamu borçlarının,  özel sektörün borçlarının kısa ve uzun vadeli tümüdür.

Dış borç stokunun GSYİH’ya oranı % 52,9‘dur.

Türkiye'nin dışarıdan alacakları düşüldüğünde ortaya çıkan  net dış borç stoku da aynı dönem için 303,2 milyar dolardır. Stokun GSYİH’ya  oranı % 34,3’tür.

Söz konusu dönemde Hazine garantili dış borç stoku da 14,2 milyar dolardı.

Kamu net borç stoku ise bu dönemde 271,6 milyar lira olarak gerçekleşti. Stokun GSYİH’ya  oranı % 8,4’tür.

AB tanımlı genel yönetim borç stoku (devlet borcu)  922,3 milyar lira, bu rakamın GSYİH’ya oranı % 28,4’tür.

Türkiye dış borcu  en yüksek devletler sıralamasında 185  devlet  arasında, borcun GSYİH’ya oranı % 28 olarak  156. sıradadır!

Yani Türkiye dış borç/GSYİH oranı açısından dünya devletleri içinde ‘iyi’ durumda olan devletlerden biridir. Borcunu ödeyebilecek durumdadır. Borç bağlamında özel sektörün kısa vadede ödeme zorlukları vardır. Kurdaki oynamalar Dolar cinsinden olan borçların ödenmesinde dezavantajlı bir durum yaratmaktadır. Burada yeni borçlanma veya   devlet desteği olmazsa bir dizi  özel sektör kuruluşu iflas durumu ile karşı karşıya kalabilir. IMF ile anlaşma yapılsın baskısı  buradan kaynaklanmaktadır. Ancak anda emperyalist güçlerin kendi aralarındaki  çelişmelerin derinleşmesi sonucu hem özel sektörün, hem TC devletinin kredi/borç kaynaklarını çeşitlendirme  konusunda  alternatifleri vardır. Bu  bağlamda Çin Türkiye’yi batı bloğundan  koparmak için fırsat kollamaktadır. Fakat YEP’ten görüldüğü gibi burjuvazinin andaki programı batıdan kopmak değildir. Orta  vadede  ise planladığı ihraç edilebilir sanayi ürünlerine devlet desteği ile üretimin yapısını değiştirmektir.

Ekonomik açıdan önümüzde işçi ve emekçilerin önüne “milli dava” uğruna fedakarlık talepleri gelecektir.

İşçi ve emekçilerle, egemen burjuvazinin ortak bir  “milli dava”sı  yoktur. Türkiye’de egemen Türk  burjuvazisi  işçi  sınıfının ve tüm emekçilerin sömürücüsü ve  baş düşmanıdır. Görev  bu gerçeği işçi sınıfı ve emekçilere taşımaktır.

30 Eylül 2018

 

Paylaş