MUSUL OPERASYONU VE PERDE ARKASI…

Türkiye  Musul’u IŞİD işgalinden kurtarma operasyonuna katılmak istiyor. Neden? Çünkü Türkiye Ortadoğu’da bölgesel bir güç olarak yayılmak, yeniden şekillenecek bölgede nüfuz sahibi olmak istemektedir. Son yıllarda izlenilen “Yeni Osmanlıcılık” vurgulu siyaseti   tam da bu amacın dışavurumudur.

Son aylarda Recep Tayyip Erdoğan’ın Lozan’la ilgili söyledikleri, Musul-Kerkük vurguları, Misak-ı Milli’yi hatırlatması, Musul’a yapılan  saldırıya katılma isteği... vs. vb. yayılma siyasetinin parçaları olarak görülmelidir. Türkiye’nin cumhuriyet tarihi boyunca dillendirdiği “Misak-ı Milli” yayılmacı siyaseti/hedefi vardır. Adı konmasa da bu paslı hedef kınından çıkarılıp siyaset arenasına sürülmüştür. “Musul-Kerkük sorunu” Misak-ı Milli yayılmacılığının en temel noktalarından biridir. Ve gün bugündür, Türkiye açısından... Öyle ya, “tarihten gelen hak hukuk” iddiaları bir yana, tüm koşullar oyuna girmek için uygundur, gerekçeler hazırdır; IŞİD faktörü “herkese” oyuna katılma konusunda yeterli olanak sunmaktadır vs. vb.

Türkiye katılmaya can attığı Ortadoğu oyununda kendi cephesini/müttefiklerini de oluşturma çabasındadır. Batı Kürdistan’da kurulan kantonlara karşı tampon olarak Mesud Barzani’nin Kürt yönetimini yedekleyen/destekleyen, bu yönetimin “peşmerge”lerine ve Musul’daki Sünni aşiretlerine askeri eğitim veren Türk devleti, esas olarak bölgede Sünni güçlerin hamisi bir pozisyonda durmaktadır.

Türkiye’nin bu konumuyla bölgede at oynatmak istemesi Irak merkezi devletinin istemediği bir şeydir. Bu yüzden Türk güçlerinin Musul’un doğusunda bulunan Başika’dan çekilmesini talep etmektedir. Yine İran destekli bu yönetim, Musul’un IŞİD’den geri alınması operasyonuna Türkiye’nin katılmasına karşı çıkmaktadır.  ABD, 17 Ekim 2016’da başlayan  Musul operasyonuna Türkiye’nin katılmasını istememektedir. Türkiye’nin Musul’a yapılacak operasyona katılma noktasındaki ısrarı şimdilik sonuçsuz kalmıştır. Irak başbakanı Haydar El İbadi, 17 Ekim sabahı TV’lere yaptığı açıklamada Musul operasyonunun başladığını, Musul'a sadece Irak ordusunun ve polis güçlerinin gireceği açıklamasını yaptı. Başlayan Musul seferinde  Türkiye yok!  Ama pazarlıklar devam ediyor. Verilen bilgiye göre yapılan görüşmelerde Türkiye’nin ABD’yi, ‘Şii güçler bölgeye giderse, yüzyıllık mezhep savaşları başlar’ diyerek uyardığı, ABD’nin de bu uyarıyı dikkate aldığı ve bu güçleri operasyona katmadığı bilgisi verilmiştir.

Söylenen budur...

Aslında anda durum geçiştirilmiştir. Geçiştirme diyoruz, çünkü ABD ve merkezi Irak hükümeti elbette bu güçlerle de Musul’a girecektir, çünkü Şiiler merkezi hükümetin ta kendisidir. Türkiye açısından esip gürlemeler, “asarız, keseriz” lafları yaşamın gerçekliği karşısında bir çeşit yumuşatılarak yenilip yutulacaktır. Evet, herkes birbirine karşı oynamaktadır. Her güç kendi yayılmacı çıkarları etrafında temel pozisyonları nispeten sabit kalmakla birlikte uzlaşmalara, pazarlıklara açık bir siyaset yürütmektedir.

Bölgedeki çıplak emperyalist çıkar dalaşının mezhep çatışmaları üzerinden perdelendiğini, emperyalistlerin ve onların yerel uzantılarının pozisyonlarının sağlamlaştırılması ve kullanıma daha açık hale gelmelerinde mezhepsel motiflerin önemli bir rol oynadığını, oynayacağını özel olarak vurgulamak gerekiyor.

Yayılmacı, işgalci, sömürgeci Türk devletinin de bu noktaya özel olarak vurgu yaptığı, bunun üzerinden yürümeye çalışacağı bilinmelidir.

Burada bir noktaya değinmek gerekiyor:

IŞİD’in bölgede gelişmesinin en temel nedeni merkezi Irak yönetiminin geçmişte Sünni nüfusu dışlayan politikalarıdır. Saddam iktidarının alaşağı edilmesi sonrasında uygulanan Şii eksenli mezhepçi politikalarla Sünniler dışlanmış, Saddam döneminin faturası Sünnilere kesilmiş ve Sünniler cezalandırılmak istenmiştir. Bu Şii merkezli politika, bölgede bir siyasi boşluğun doğmasına yol açmış, Suudi Arabistan, Türkiye, Katar gibi Sünniler üzerinden kendilerine yeni nüfuz alanları oluşturma, Sünnileri kendi çıkarları temelinde örgütleme ve harekete geçirme, bu güçlere hamilik yapma gibi bir role soyunmuşlardır. Aslında yapılan kendi nüfuz alanlarını genişletme çabasıdır ve ama bu mezhep örtüsü ile gizlenmektedir.

Anda Irak’ta ve Suriye’de Sünnilerin siyasi temsilcisi olan güç IŞİD’tir. Ancak IŞİD dünyanın büyük emperyalist güçleri tarafından istenmeyen ve yok edilmesi gereken bir güçtür, “kullanılabilirliğini” de yitirmiştir. Bu nedenle bölgede Sünni nüfusun temsiliyeti noktasında siyasi bir boşluk vardır. Bu durum başta Sünni İslamın savunucusu Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin iştahını kabartmaktadır. Son dönemde Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde “1920’de Sevr’i gösterdiler, 1923’de bizi Lozan’a ikna ettiler. (...) Zafer mi bu?” çıkışının salt bilgisizlik ve cahillikle açıklanmasının safdillik olacağını bir kenara yazalım. Hayır, bu çıkış gayet bilinçli bir çıkıştır, Musul harekâtının öngünlerinde yapılmış bir çıkış olarak zamanlamasıyla önemlidir,  “Misak-ı Milli” yayılmacı siyasetinin ısıtılıp kamuoyuna sunulmasının bir adımıdır.

Evet, Türkiye bölgede söz sahibi olmak istiyor, bunu saklama ihtiyacı da pek duymuyor. Bölgedeki diğer güçlerin neden orada olduklarını sorguluyor, bu durumu bölgede olmanın gerekçesi haline getirip sunuyor.

Tüm bunlar olgu.

Ama bir olgu da şu: Bugün emperyalist dünyada belirleyici olan tek şey güçtür. Herkesin bir şeyleri hayal etmesi henüz engellenebilir bir şey değildir. Önemli olan hayali gerçekleştirebilme güç ve yeteneğin olup olmamasıdır. Belirleyici olan budur.

Bugün Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki yayılmacı, sömürgeci faşist Türk devleti yeni Osmanlıcılık hayalleri görebilir, “Yedi iklim dört kıtada at koşturan Osmanlı”yı yeniden canlandırmak isteyebilir. Rüyalarını Sünniler üzerinden politik boşlukları doldurup Şiileri altederek Ortadoğu’da egemenlik pastasından aldığı en büyük parçayla süsleyebilir. Musul’a Kerkük’e Türk bayrağı çekmeyi, petrole el koymayı vs. hayal de edebilir.

Ama bunların gerçek yaşamda karşılığı var mıdır? Emperyalist dünyada güç belirleyiciyse eğer bu güç Türkiye’de var mıdır? Buna şöyle yanıt verilebilir: Evet, Türkiye bölgesel bir haydut olarak güçtür! Sömürgecidir. Kimi yerlere askeri müdahalelerde bulunan bir güçtür. O kadar!

Bölgede nihai kararı verme noktasında ama belirleyici büyük güçler vardır. ABD ve Rusya gibi büyük emperyalist güçlerin olduğu, dalaştığı bir ortamda; Türkiye’nin her istediğini yapma, hayallerini/rüyalarını gerçekleştirme şansı yoktur.

Emperyalist ve yerel güçlerin Irak ve Suriye topraklarında savaşı da içeren dalaşı önümüzdeki süreçte de sürecektir. Türkiye’nin neyi, nereye kadar yapabileceğini süreçte göreceğiz. Ama her halükarda RTE/AKP yönetimindeki sömürgeci Türk devleti, kitleleri şovenizm bayrağı altında toplamaya çalışacak, savaş kışkırtıcılığı yapacak, yayılmacı/sömürgeci ağuyu kitlelere “bal” diye sunacaklardır.

Elbette biz bu çabaların karşısında yer alacağız. Kitlelere yürüyen, yürüyecek savaşların halkların savaşı olmadığını anlatacağız. Bu savaşların gerici/haksız savaşlar olduğunu anlatacağız! Emperyalist çıkarlar uğruna halkların birbirlerine boğdurulmalarına karşı “halkların kardeşliği” siyasetini savunacağız.

Bizim Ortadoğu politikasındaki gelişmelere yaklaşımımız şöyledir:

Herşeyden önce yayılmacı/sömürgeci faşist Türk devletinin Kuzey Kürdistan’daki sömürgeciliğine karşı çıkmamız yanında, Türk askerinin Güney ve Batı Kürdistan’daki işgaline de karşıyız. Biz Ortadoğu halklarının kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesinden yanayız, onlar adına karar veren her türlü sömürgeci, yayılmacı gücün karşısındayız. Bölgede bulunan emperyalistlerin, kendi nüfuz alanlarını genişletmek için, bölgenin zenginliklerini talan etmek için, bölgenin jeo-politik konumunu kendi emperyal politikaları için kullanmak için... halkları dinsel, mezhepsel, ulusal... düşmanlıklar temelinde birbirine düşman etme, halkları birbirine boğazlatma politikalarının karşısındayız!

Türk askeri Güney/Kuzey ve Batı Kürdistan’dan derhal geri çekilmelidir!

Ortadoğu’da bulunan bütün emperyalist ve yabancı gerici güçler Suriye ve Irak’tan elini çekmelidir!

Suriye ve Irak’ın kaderini o ülkelerin yerli ulusları belirlemelidir!

Siyasetimizi belirleyen ana noktalar bunlardır.

Bu bilinçle mücadelemizi sürdüreceğiz.

20.10.2016

 

Paylaş