KİTLELERİN İŞSİZLİĞE, YOKSULLUĞA, YOLSUZLUĞA KARŞI MÜCADELELERİ!

Dünyanın andaki egemenleri, kapitalist-emperyalist güçler, dünyanın ezilen halklarına, işçilere, emekçilere karşı saldırılarında sınır tanımıyor. Dünyanın yeniden paylaşım dalaşında silahlanmanın, militarizmin ayyuka çıkarıldığı, dünyanın birçok ülkesinde temsilci savaşlarının yürütüldüğü; daha bir savaş ya da çatışma bitmeden, başka bir ülkede çatışmaların ve savaşların başladığı, yeni bir dünya savaşı olasılığının her geçen gün arttığı bir süreçten geçiyoruz.

Emperyalist ve kapitalist gerici güçlerin dünyayı yeniden paylaşım dalaşı, egemen güçlerin işçilere ve emekçilere karşı saldırılarını, çalışma, istihdam, eğitim, sağlık, barınma, iletişim, ulaşım vb. vb. yaşamın tüm alanlarında ekonomik ve yaşam koşullarını hep daha fazla kötüleştirme, kazanılmış demokratik haklarını ortadan kaldırma yönündeki pervasızca saldırılarını da beraberinde getirmektedir.

Devrimci ve komünist hareketin dünya çapında çok zayıf olduğu dönemimizde, işçilere, emekçilere ve ezilen halklara doğru, devrimci bir temelde önderlik edebilecek, onlara kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadelede yol gösterebilecek, gerek ulusal düzeyde gerekse de uluslararası düzeyde güçlü bir örgütlenmenin olmaması da, egemenlerin saldırılarında sınır tanımamasını kolaylaştırıyor.

İşçi ve emekçi kitleler onlarca yıl kendilerinin temsilcisi olduğunu iddia eden partilere, örgütlere ve sendikalara olan güvenini haklı olarak yitirmiş durumdadır. Kendisine “sol” hatta “komünist” diyen örgütler de gerçekte devrimci, marksist-leninist bir siyasete sahip olmadıklarından, reformist, revizyonist ve oportünist siyasetleri sonucu kitleleri düzen içine hapseden, onların bilincini karartan bir konumdadırlar. Burjuva partilere alternatif olamadıkları yerde bunların da kitlelerin güvenini kazanma durumu yok. Gerçekten devrimci, komünist olan örgüt veya partiler ise çok zayıf ve kitlelere önderlik edebilecek güçte değiller.

Böylesi bir ortamda yerleşik düzenden memnun olmayan, demokratik haklarına, insanca yaşanabilir bir ekonomik imkana, eğitim, sağlık, barınma vb. vb. temel ihtiyaçlara sahip olmak isteyen; egemenlerin ve temsilcilerinin baskılarına, yolsuzluklarına, savaşlardan dolayı yerinden-yurdundan sürgün edilmeye karşı mücadeleler ise esasta kendiliğinden gelişmektedir. Kitleler “artık yeter!” diyerek isyan etmekte, korku duvarını aşmakta, ölümü de gözönüne alarak sokaklara, meydanlara çıkmakta, devletin kolluk güçleriyle çatışabilmektedir. Alternatifin ne olduğunun bilincinde olmasa da, andaki sistemin değişmesini, yöneticilerin istifasını, yolsuzluk yapanların cezalandırılmasını talep etmekte, demokratik haklar için mücadele etmektedir.

Evet son aylarda da kitlelerin yoksulluğa, eşitsizliğe, yolsuzluğa, işsizliğe, temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının yükselmesine, değişik hizmet alanlarındaki kötüleştirmelere, sosyal hakların kısıtlanmasına, emekçilerin çocuklarının eğitiminin giderek daha fazla imkansız hale getirilmesine, yüksek okul mezunlarının önemli bir kesiminin iş bulamamasına, kısa çalışma dedikleri işte çalışanların yoksulluktan kurtulamamasına vb. vb. durumlara karşı mücadeleler yoğunlaştı ve kamuoyunun gündeminin önemli bir parçası oldu.

Latin Amerika ülkelerinden, Afrika, Asya ve Avrupa ülkelerine kadar birçok ülkede işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların yerleşik düzene ve egemenlerin saldırılarına karşı mücadeleleri, yer yer isyan haline dönüşen protestoları yaşandı, yaşanıyor. Egemenlerin bu protestolara yanıtı ise esasta polis, asker vb. kolluk güçleriyle saldırmak, mücadeleleri şiddetle bastırmak ve evet sadece demokratik hakları için sokaklara çıkan insanları katletmek vb. biçiminde oluyor. Şiddete, baskıya ve katletmelere rağmen devam eden protestolar karşında ise geri adım atmak zorunda kalıyorlar. Ama köklü bir değişiklik yaşanmıyor.

BİRKAÇ ÖRNEK

Ekvador’da 3 Ekim 2019 tarihinde, hükümetin IMF’den 4,2 Milyar Dolar kredi alma karşılığında IMF’nin dayattığı kısıtlamaları “Dekret 883” adı altında gündeme getirmesine karşı başlayan protestolara, “reform” adına yapılması öngörülen değişikliklerden zarar görecek tüm kesimler katıldı. Kısıtlama paketi devlet memurlarının 30 günlük iznini 15 güne indirmeyi, geçici memurların %20 daha az ücret almasını, 40 seneden beri yürürlükte olan yakıt sübvansiyonunun kaldırılmasını vb.ni içeriyor. Yakıt sübvansiyonunun kaldırılması benzin fiyatlarının %25, mazotun ise %100 kadar artmasını ve bunun sonucunda ise tüm gıda ve tüketim maddelerinin fiyatlarının yükselmesini beraberinde getirecektir.

Kitleler bu plana yoğun katılımlı, şiddetli protestolar ve genel grevle yanıt verdi. Devlet Başkanı Lenin Moreno, özellikle “İndigen Halklarının Konfederasyonu”nun (Conaie) Başkent Quito’ya büyük bir yürüyüş düzenleyeceklerini açıklaması sonrasında, hükümeti Quito’dan 300 kilometre uzaktaki liman kenti Guayaquil’e taşıma kararı aldı. Bazı bölgelerde sokağa çıkma yasağı ve seyahat kısıtlaması ilan edildi. 8 Ekim’de kitleler parlamento binasına saldırdı. Parlamento binasına giren 2000 kadar İndigen geçici olarak “Halkların Parlamentosu”nu oluşturdu. 9 Ekim’de gerçekleştirilen “genel grev” başkenti “felç” etti. Sadece başkentte 100.000 kadar eylemci protestolarda yer aldı. Başkan Moreno sıkıyönetim ilan etti. Verilen bilgilere göre son on yılın en büyük protesto dalgası yaşandı. Kolluk güçleriyle çatışmalar yaşandı. Verilen resmi bilgilere göre yedi kişi öldürüldü, 2000 kadar kişi yaralandı ve yüzlerce kişi de tutuklandı.

Protestoların tüm saldırılara rağmen devam etmesi Başkan Moreno’un protesto hareketinin kimi temsilcileriyle diyalog kurmasına zorladı. Taraflar arasında yapılan diyalog Conaie’nin talebi sonucu televizyonda canlı yayınlandı ve anlaşmaya varıldı. 13 Ekim’de Başkan Moreno “Dekret 883”ü geri çektiğini açıkladı. Halkın protestosu başkan Moreno ve yönetimini şimdilik geri adım atmak zorunda bıraktı.

Kolombiya’da 2019 Eylül ayından itibaren yüksekokul öğrencileri parasız eğitim ve eğitime ayrılan bütçenin yükseltilmesi, bünyevi yapının iyileştirilmesi, öğrencilere faizsiz kredi verilmesi ve üniversitelerde yiyiciliğin, yolsuzluğun ortadan kaldırılması vb. talepleriyle protestoları başlattı. Özel polis birlikleri “Esmad” protestoların olduğu üniversitelerdeki öğrencilere saldırdı ve birçok kişiyi yaraladı. Bu saldırıya karşı öğrencileri destekleyen binlerce kişi polis şiddetini protesto etmek için eylemler gerçekleştirdi. Saldırıya uğrayan üniversitelere destek vermek için diğer üniversiteler de protestolara katıldı. Protesto eylemlerine 32 üniversitenin 27’si katılım gösterdi. Aralık ayı sonuna gelindiğinde bu protestolar kısmi başarı elde etti. Başkan Ivan Duque öğrencilerin temsilcilerinin önünde gelecek dört sene için yüksekokul eğitimine 1,6 Milyon Avro yatırım yapılacağı anlaşmasını imzaladı. Bu miktar Kolombiya tarihinde şimdiye kadar en yüksek miktar olarak gösterildi. Buna rağmen öğrenciler 1992’deki “Ley 30” adlı yasanın değiştirilmesini ve günümüz koşullarına uygun hale getirilmesini talep etmektedirler.

Duque yönetiminin “Ekonomik Kalkınmayı Teşvik Yasası” adı altında gündeme getirdiği sosyal ve ekonomik kısıtlamalara karşı, Ekim ayı sonunda 40 sendika ve örgütün oluşturduğu “Genel Grev için Ulusal Komite” 21 Kasım’da grev ve protestolar için çağrıda bulundu. Söz konusu komite içinde köylü örgütleri, indigen ve afrokolombiya dernekleri, öğrenci ve kadın hareketleri, emekliler dernekleri, sendikalar ve partiler yer aldı.

Protestolar hem Duque yönetiminin gündeme getirdiği, asgari ücretin düşürülmesine, genç işçilerin %25 daha az ücret almasına, özelleştirmelere -özellikle de enerji dalındaki özelleştirmelere-, emeklilik sistemine, emeklilerin gelirlerinin kısıtlanmasına ve holding veya tekellerin, kısacası büyük kapitalistlerin vergilerini düşüren, işçi ve emekçilerin vergilerini yükselten vergi reformuna karşı yöneliyordu.

Aynı zamanda siyasi takibatın, muhaliflerin, insan hakları savunucularının ve eski FARC gerillalarının sistemli biçimde katledilmelerine son verilmesi vb. talepler de genel grevin ve protestoların talepleri arasındaydı. 2016 yılında FARC ile yapılan barış anlaşmasına ve işçilerle, köylülerle, öğrencilerle ve indigen halkların temsilcileriyle yapılan anlaşmaya uyulmaması da protestocuların karşı çıktığı bir durumdu. Bu anlaşmalara uyulması da talep edildi.

21 Kasım’da 500 kadar Belediye genel grev çağrısına uyarak eylemler gerçekleştirdi. Yüzbinlerce insan protesto eylemlerine katıldı. Toplam olarak milyonlarca kişinin eylemlere katıldığı bilgisi verildi. Şehirlerde trafik grev ve bloke eylemleri sonucu tıkandı. Kolluk güçleri eylemcilere şiddetle saldırdı. Kimi yerlerde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Verilen bilgilere göre protestoların ilk günlerinde dört kişi katledildi yüzlercesi de yaralandı.

Protestoların yoğunluğu karşısında Duque geri adım atmak zorunda kaldı ve “büyük ulusal diyalog” ilan etti. İlk başta belediye başkanlarıyla görüşülmeye başlandı. Ve diyalogun 15 Mart 2020 tarihine kadar süreceği açıklandı. Sendika ve öğrencilerin temsilcileri ise bu görüşmelere davet edilmedi. Sendikalar Birliği (CUT) Başkanı bu durumu eleştirerek Başkan Duque’nin asıl davet etmesi gereken tarafın “Genel Grev için Ulusal Komite” olduğunu savundu.

20 Aralık’ta söz konusu kanun parlamentoda onaylandı. “Genel Grev için Ulusal Komite” ise 21 Aralık’ta protesto eylemlerine devam edileceğini ve 2020 yılında güçlü ve barışçıl mücadeleler için kitleleri eyleme geçirme mücadelesini güçlendireceklerini ilan etti. Söz konusu mücadelenin nasıl bir yol izleyeceği ise şimdilik belli değil.

Fransa’da Macron yönetiminin reformlar adı altında emekçi kitlelerin sosyal haklarını kısıtlama adımları sürüyor. 2018 yılı sonlarına doğru “Sarı Yelekliler”in mücadelesiyle gündeme gelen devletin saldırılarına karşı mücadeleye 2019 Aralık ayında yeni bir mücadele süreci eklendi.

Fransa yönetiminin “emeklilik reformu” adıyla emeklilik sisteminin yeniden düzenlenmesi projesine karşı, 5 Aralık 2019 tarihinde başlatılan protesto eylemlerine projeden etkilenecek olan tüm kesimler katılma durumundadır. Şoförlerden avukatlara, hemşirelerden öğretmenlere, işçilerden hakimlere, doktorlardan öğrencilere, itfaiyecilerden lokomotif /tren sürücülerine ve hatta polislere kadar geniş bir kesim emeklilik reformunun geri alınması için mücadele etmektedir.

5 Aralık 2019 tarihindeki “genel grev” ve protestolara 1,5 milyon kadar insanın katıldığı açıklandı. Ulusal çapta protesto eylemi olarak belirlenen günlerde -şimdiye kadar dört kere gerçekleştirildi- her seferinde eylemlere katılım yüzbinlerce olarak ifade edildi. Protestolara “Macron istifa et”, “reform paketiniz çöpe” vb. sloganlar damgasını vurdu.

Grev ve eylemlere çağıran sendikalar ve örgütler eylemlerin birkaç gün süreceğini açıkladılar, ama yönetimin tavrına ve polis ve özel güçlerin protestoculara “aşırı şiddet” kullanmasına karşı eylemlerin sürdürülmesine karar verdiler. Grevler özellikle ulaşım, sağlık, hukuk, eğitim, taşıma, kamu hizmetleri vb. branşlarda yoğunlaştı. Bu arada sık sık rafineriler, yakıt istasyonları ve yakıt depoları bloke edildi.

Başbakan Philippe 11 Aralık’ta emeklilik reformunda yapılacak düzenlemenin neler içerdiğini kamuoyuna açıkladı. Buna göre emeklilik reformu 2025 yılında yürürlüğe girecek. 1975 yılından önce doğanlar yeni düzenlemelerden etkilenmeyecek. Tam emeklilik hak etme yaşı 62’den 64’e yükseltilecek. 2022 yılında iş yaşamına atılanlar yeni sisteme dahil olacak. Emeklilik maaşları çalışma yaşamı döneminin en iyi gelirine göre değil, tüm çalışma yaşamı süreci hesaplanarak belirlenecek. Burada da en azından 42 sene emeklilik ödentisinin belgelenmesi gerekiyor vb. vb. Memurlar için, özellikle de öğretmenler için emeklilik maaşları son altı aylık ücretlerinin ortalamasına göre belirleniyordu, şimdi tüm meslek dönemi hesaplanarak belirlenecek. Sendikaların verdiği bilgiye göre öğretmenler ayda 300 ile 600 Avro arası daha az emeklilik maaşı alacak.

Sonuçta emeklilik maaşları asgari ücretin çok altında olacak, daha uzun yıllar çalışıp daha düşük ücret alınacak, daha da az hakka sahip olunacak. Genç işçiler yaşlılardan daha az hakka sahip olacak. Kadınlar ise emeklilik döneminde erkeklere göre çok daha düşük maaş alacak. Çalışırken erkeklerden %23 kadar daha az ücret alırken, bu oran emeklilikte %42’ye çıkacak. 62 yaşında emekli olunsa da tam emeklilik maaşını alabilmek için 64 yaşına kadar beklemeleri gerekiyor.

1991 yılından beri sosyal sigortalar vb. alanlarda yedi kere “reform” yapılmış ve her seferinde kitlelerin hakları daha da kısıtlanmıştır. Andaki “reform” sekizincisi. Bunun diğerlerinden esas farkı, “küçük adımlar” yerine emeklilik sistemini tümden değiştirmektir. Yapılacak değişiklikten toplumun büyük bölümünün olumsuz olarak etkileneceği nedeniyle de halkın en az üçte ikisinin reforma karşı olduğu bilgisi veriliyor.

Yazımız yazılırken en son eylem 16 Ocak 2020 tarihinde gerçekleşti. Yine yüzbinlerce insan protestolara katıldı. Devletin kolluk güçleri savaş yürütüyormuş gibi kolluk güçlerini direnişi bastırmak için silahlarla kuşatmış durumdadır. Avrupa’da sadece Fransa’da kullanılmasına izin verilen göz yaşartıcı bombalara eklenen TNT tipi patlayıcı savaş silahlarının kullanılması sonucunda en azından üç ölü ve 45 ağır yaralı söz konusu, ağır yaralılardansa en azından 20’si bir gözünü veya elini kaybetmiş durumdadır. Hafif yaralıların sayısı ise belli değil.

Protestolara karşı yönetimin tavrı “ne olursa olsun reformu” gerçekleştirecekleri biçiminde oldu. Macron’un Noel ve yılbaşı tatili döneminde greve ve eylemlere ara verilmesi talebine eylemlerin sürdürülmesi kararıyla yanıt verildi. Protestolar devam ettikçe Macron yeni bir taktik adım attı ve “uzlaşmaya” hazır olduğunu, kimi düzeltmeler yapılabileceğini açıkladı. Aynı zamanda 64 yaş uygulamasından vazgeçtiğini açıkladı. Bu açıklamaya rağmen bir bütün olarak ne “reform”dan vazgeçeceğini ne de bozacağını ilan etti. Bu arada sendikaların temsilcileriyle tek tek görüştü ve “grev cephesini” bölmeye çalıştı. Bunun sonucunda CFDT sendikası 3 Ocak 2020 tarihli “grev cephesi”nin ortak çağrısını imzalamadı. Verilen bilgilere göre 24 Ocak’ta hükümetin karar tasarısını onaylaması ve 17 Şubat’ta da Ulusal Meclis’te tartışılması planlanmıştır. Sendikalar eylemlerin sürdürüleceğini ilan ederken yeniden protesto eylemlerine çağrıda bulundular. Sendikaların mücadele gücünün nereye kadar süreceği meçhul. Egemenler kimi geri adımlar atsa da “emeklilik reformu”nu gerçekleştirmede kararlı görünüyor. Bunu engellemek ise ancak emekçilerin daha geniş ve güçlü protestolarıyla, sendika önderlerine güvenmeden kendi güçlerine güvenerek mücadele etmeleriyle mümkündür. Gelişmelerin hangi yönde olacağını göreceğiz...

İran’da benzin fiyatlarına %50 zam yapıldığı açıklandıktan hemen sonra 15 Kasım 2019 tarihinde halk sokaklara çıktı ve islamcı faşist rejime karşı öfkesini yansıttı. Öfkeli göstericiler birçok yerde polis aracı, karakolu, bankayı, devlet kurumlarını ve benzin istasyonlarını yaktı. Protestolar 100’den fazla yerleşim alanına, şehirlere yayıldı. Kolluk güçleri eylemcilere karşı her zamanki gibi şiddetle karşılık verdi. Ölü ve yaralı sayısı belli değil, ortada değişik tahmini rakamlar dolaşıyor. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre 21 kentten alınan bilgiye göre en az 106 kişi öldü. Bu sayı başka hesaplara göre 200’ün üzerindedir. Yüzlerce yaralı ve binden fazla kişinin de tutuklandığı haberi medyaya yansıdı. Protestoların başlaması ertesinde internet bağlantıları kesildi. Bunun sonucunda da medya mensupları ölü ve yararlıların sayısı hakkında bilgi almakta da zorlandı.

İçişleri Bakanı protestoculara: “Şimdiye kadar müdahale etmekten sakınan güvenlik güçleri, gösterilerin bu şekilde devam etmesi halinde düzeni sağlamak için gerekli adımları atmak zorunda kalacaktır.” biçiminde tehditler savurdu. Tehditler sonrasında protestolar giderek azaldı. Resmi verilere göre protestolar 48 saat sürdü, diğer verilere göre ise bir haftadan uzun sürdü. Yaşanan ölümlerin esasında petrol depolarına ve askeri merkezlere saldırılarda yaşandığı açıklandı. Ölenler arasında kolluk güçleri de var.

Sonuçta egemenler protestoları “devrim karşıtları” ve “İran düşmanları” tarafından yapıldığını, sabotaj ve kundaklamaların da halk tarafından değil holiganlar tarafından gerçekleştirildiğini ilan etti... Protestolar önceki protestolar gibi şimdilik son buldu. Ama islamcı faşist düzene karşı halkın önemli bir bölümünün öfkesi varlığını sürdürüyor.

Bu dört ülkedeki gelişmeleri kısaca özetledikten sonra Irak, Lübnan ve Şili’deki gelişmelere daha da yakından bakabiliriz.

IRAK

Irak’ta 1 Ekim 2019 tarihinde işsizliğe, yolsuzluğa, yoksulluğa, içme suyunun ve cereyanın kıtlığına, eğitim ve sağlık alanlarındaki sefalete vb. karşı başlayan protestolar, halkın kendiliğinden bir ayaklanması olarak Irak merkezi yönetimine ve özellikle 2003 yılındaki savaştan beri yerleştirilen sisteme karşı mücadeleye dönüştü. Bu protestoları tetikleyen, deyim yerindeyse bardağı taşıran son damlanın 27 Eylül’de yaşanan iki gelişme olduğu medya mensupları tarafından dile getiriliyor. Gelişmenin biri yüksek okul mezunlarının Başbakanlık Bürosu önünde kendilerine uygun iş talep eden barışçıl eylemine kolluk güçlerinin şiddetli saldırısı, diğer gelişme ise “İslam Devleti”ne karşı savaşta “ulusal kahraman” olarak görülen Irak Antiterör Birlikleri’nin Yardımcı Komutanı Abdülvahab el-Saadi’nin bu görevden alınıp başka göreve tayin edilmesiydi. Abdülvahab’ın ABD yanlısı olarak tanınması, onun görevden alınmasının perde arkasında İran’ın olduğuna yönelik spekülasyonları beraberinde getirdi.

Protestoları tetikleyenin ne olduğu belirleyici değildi aslında. Sorunun esası protestoları gerçekleştiren halk tabakalarının neye karşı çıktığı ve neleri talep ettiğiydi. Halkın öfkesi esas olarak sosyal ve ekonomik durumun felaketli haline, eğitim ve sağlık alanındaki sefalete, içme suyu ve cereyan sıkıntısına, genelde altyapının bozukluğuna, demokratik haklarının yokluğuna, yabancı devletlerin askerlerinin kendi ülkesindeki varlığına ve Irak’ın içişlerine karışmalarına, her yerde silahlı milislerin dolaşmasına ve “İslam Devleti”ne karşı “kahraman” olarak görülen Haşdi Şabi güçlerinin uygulamalarına, mezhepler arasındaki gerginliğe, Irak yönetim sisteminin mezhepleri temsil etme temelinde sürdürülmesine vb. vb. durumlara karşı yöneliyordu.

Halk hareketinin talepleri esas olarak 20 Maddelik deklarasyonlarında dile getirildi. Söz konusu deklarasyon özellikle Bağdat’ta protestoların merkezi olan Tahrir Meydanı’nda ve diğer eylem alanlarında duvarlara asıldı. Taleplerden öne çıkanlar özetle şöyledir:

Hükümet istifa etmeli ve yıkılmalı. Başbakan Adil Abdulmehdi göstericileri katletmekten yargılanmalı. Parlamento feshedilmeli. Yeni bir Anayasa hazırlanmalı. 2003 yılından beri siyasette yer alanlar anayasayı hazırlama komitesinde yer almamalı, komitenin bileşiminde yer alanlar bağımsız ve uzman kişiler olmalı. Tüm dini kurumlar siyasetten uzaklaştırılmalı, siyasetle ilişkileri kesilmeli. Parti, inanç, aile, aşiret ve halkların kökenine göre bir paylaşımla oluşturulan hükümet, idari yönetimlerin hepsi ortadan kaldırılmalı. Irak’ta varolan silahlı grupların hepsi feshedilmeli, silahları devlete devredilmeli. Halka işkence yapan, sivilleri öldüren güvenlik kurumlarının hepsi dağıtılmalı, amacı iktidar ve yönetimi değil, halkı korumak olan yeni bir güvenlik kurumu kurulmalı. Yeni bir seçim yasası hazırlanmalı, bu yasayı hazırlayanlar bağımsız ve alanlarında uzman olan kişiler olmalı. 2003 yılından bu yana iktidarın emriyle halkı ve sivilleri katleden suçluları yargılayacak bir mahkeme kurulmalı. Cumhurbaşkanı, başbakan ve meclis başkanına tanınan ve bunlara bağlı üstten alta doğru oluşturulan kurumlarda görev yapanlara tanınan tüm imtiyazlar kaldırılmalı vb.

Taleplere bakıldığında halkın taleplerinin demokratik ve ilerici talepler olduğu açıkça görülmektedir. Irak halklarının -en azından protestolara katılan ve destekleyen kesimin, özellikle de genç kuşağın- “Arap Baharı”nda olduğu gibi “demokrasi ve ekmek” talebiyle ayağa kalktığı bir durum söz konusudur. Yıllarca yaşanan savaş ve işgal sürecinde ilk kez bu boyutta ve içerikte bir halk hareketi, mezhepler üstü ve etnik köken ayrımı yapmayan, hedefe yönetim sistemini koyan demokratik bir halk hareketi söz konusudur. 1 Ekim’de protestolar başladığında atılan ilk sloganlardan biri “biz bir vatan istiyoruz” sloganıydı. Bununla esasında bağımsız bir Irak ve Irak’ta yaşayan tüm halkların -hangi mezhepten ya da kökenden olursa olsun- birliği dile getirilmeye çalışıldı.

ÖZETLE GELİŞMELER

Irak kolluk güçleri en başından itibaren protestoculara karşı şiddete başvurdu ve eylemcileri katletti. Internet bağlantıları kesildi ve kimi yerlerde sıkıyönetim ilan edildi. Kolluk güçlerinin barışçıl ve silahsız eylemcileri katletmesi ve yönetimin internet bağlantılarını kesmesi ve kimi yerlerde sıkıyönetim ilan etmesi, eylemlere katılımın da artmasını beraberinde getirdi. Hemen hemen hergün ölümlerin yaşanması da protestoların durmasını sağlayamadı, tersine halkın öfkesini büyüttü.

Halkın, devletin sivilleri katletme pratiğine rağmen eylemleri sürdürmesi karşısında Başbakan Abdulmehdi protestoculara “Siyasi realiteden hoşnutsuzluğunuz anlayışla karşılanıyor ve gerekçeleri var. İyileştirme ve yolsuzlukla mücadele talepleriniz bize ulaştı. Bundan sonra gücümüzün yettiği her şey için bizi sorgulayın, ancak sihirli çözümlere sahip değiliz.” diyerek protestocuları anlayışla karşıladığı görüntüsünü vermeye başladı. Bu arada kendilerinin gerçekte söz konusu talepleri yerine getirecek güçlerinin olmadığını da itiraf ediyordu.

Bu açıklamaya bağlı olarak Irak Hükümeti 5 Ekim’de protestocuları “tatmin” etmek ve eylemlere son verilmesini sağlamak için de kimi kararlar aldı. Söz konusu kararlar içinde Basra’da 17 bin evsize ev yapması için arsa dağıtılacağı, üç ay için 175 bin işsize ayda 175 bin dinar ödeneceği, işsizliğin azaltılması için 18-25 yaş arasındaki gençlerin gönüllü askerlik yapması, ya da eğitimini tamamlayan işsizlerin sözleşmeli personel olarak işe alınması, Tarım Bakanlığı’nın kredi borçları olan çiftçilerin borçlarını faizsiz olarak Ocak 2020’ye ertelemesi vb. kararlar vardı. Ama bu reform vaatlerine rağmen protestolar sürdü. Bu arada Bağdat Valisi istifa etti.

6 Ekim’e kadar süren protestolara -eylemlerin esasta Şiilerin yoğun olduğu bölgede olmasından da kaynaklanan- Erbain törenleri nedeniyle ara verildi. Erbain törenleri Şiilerin “İmam Hüseyin”in Kerbela’da öldürülmesi nedeniyle yas tuttuğu 40 gün sonrasında yaptığı törenlerdir. Bu nedenle de Erbain 40. gün olarak ele alınıyor. 25 Ekim’den itibaren protestolar yeniden başladı.

Ekim ayı sonunda Irak Cumhurbaşkanı yeni seçimler yapılacağını ilan etti. Bunun için önkoşul olarak seçim yasasında değişiklik yapılmasını, değişiklik yapılır yapılmaz seçimlere gidileceğini açıkladı. Bu arada anayasa değişikliği için oluşturulan komisyon işbaşı yaptı.

Protestolarda öne çıkan kimi eylemler arasında, egemenlere ekonomik olarak dokunan eylemlerin başında petrol kuyularına giden yolların trafiğe kapatılması, petrol şirketlerinde çalışan işçilerin işe gitmelerinin engellenmesi vb. eylemler vardı. Kasım ayı başında yapılan resmi açıklamaya göre ekonomiye altı milyar dolar zarar verilmişti. Bu gerekçeyle de özellikle petrol şirketlerine yönelik hiçbir müdahaleye izin verilmeyeceği tehditi savruldu.

Yerleşik düzene karşı tutumu ortaya koyan eylemler ise esasta devlet kurumlarına karşı saldırılar, işgaller ve yer yer binaların yakılması eylemleriydi. Kamu binalarına ya da kapatılan/ bloke edilen yollara “Halkın talimatıyla kapatılmıştır” yazılı pankartlar asıldı.

Bu arada Kerbela ve Necef’te İran konsolosluklarına saldırıldı ve “İran Irak’tan defol!”, “Tüm yabancı güçler Irak’tan defolun!” vb. sloganlar atıldı. İsyancı halkın ABD emperyalizminin Bağdat’taki merkezi üssüne “Yeşil Bölge”ye ulaşımını engellemek için tüm köprüler beton bariyerlerle kapatıldı ve buralara yüzlerce asker yerleştirildi. Sivil itaatsizlik eylemleri Başbakan’ın istifaya hazır olduğunu açıklamasına rağmen, protestoculara sokakları terk etmeleri yönündeki çağrısından sonra daha da güçlendi.

Protestoların ve kolluk güçleri tarafından sivillerin katledilmeleri sürdüğü ortamda, BM Irak Sorumlusu başta olmak üzere ABD ve batılı güçlerden şiddete son verilmesi, barışçıl gösterilere müdahale edilmemesi, cinayetlerden sorumlu ve suçlu olanların yargılanması ve seçim yasasında değişiklik yapılarak erken seçimlere gidilmesi yönünde telkin ve talepler yükselmeye başladı.

Kasım ayı ortalarından itibaren gösterilere ve protestolara katılımda azalma olmaya başladı. Devlet kurumları kimi göstermelik adımlar atmaya başladı. Yolsuzluğa karıştığı gerekçesiyle 60 kadar vekil ve yerel görevli hakkında tutuklama kararı verildi. Kararın verilmesinden sonra geçen haftalar içinde hiçbiri tutuklanmamıştı. Kasım ayı sonu Aralık ayı başında bir emniyet amirine idam cezası verildi.

Irak Meclisi’nde yer alan kimi partiler hükümetten desteğini çekme yönlü tavırlar takındıktan sonra, 29 Kasım’da Başbakan Abdulmehdi istifasını meclise sundu ve meclis de 1 Aralık’ta istifayı kabul etti. Cumhurbaşkanı Berhem Salih’in yeni başbakanın seçimi için meclise 15 gün süre vermesi gerekiyordu. Bunun için ama başbakan adayı gerekiyordu. Sonuçta Cumhurbaşkanı “Protestocuların kabul etmediği bir adayı onaylayacağıma istifa etmeyi tercih ederim” açıklamasını yaparak istifaya hazır olduğunu belirtti ve uygun olacak bir kararın meclis tarafından verilmesini istedi. Yeni bir başbakan seçilmediği için anda Abdulmehdi geçici olarak başbakanlığa devam etmekte, hükümet de geçici hükümet olma konumundadır.

Aralık ayı sonu ve 2020 Ocak ayı başından itibaren ABD emperyalizminin “Hizbullah Tugayları”na karşı gerçekleştirdiği saldırılar ve bu saldırılara karşı Irak’taki ABD Elçiliği’ne yönelik kitlelerin saldırıları sonucu, Irak halklarının protestoları, ABD ile İran arasındaki dalaşın gölgesinde kalmaya başladı. Bu durum ABD’nin 3 Ocak 2020 tarihinde İranlı General Süleymani’yi Irak’ta hava saldırısıyla öldürmesiyle de yeni bir yöne kaydı. 5 Ocak’ta Irak Meclisi ABD ve diğer yabancı güçlerin Irak’tan çıkmasına yönelik bir karar aldı. Meclisin kararı bağlayıcı değil, geçici hükümet bunu gerçekleştirebilecek durumda değil. Buna rağmen ABD emperyalizmi bölgeye yeni askeri güç gönderme kararı aldı, Pentagon Irak’tan çekilmeyeceklerini açıkladı. Irak’ı da meclisin aldığı kararın uygulanması durumunda ABD Merkez Bankası’ndaki (FED) hesabına ulaşamayacağı yönünde tehdit etti.

1 Ekim 2019 tarihinde başlayan protestolarda Ocak 2020 başlarına kadar devletin kolluk güçlerinin katlettiği insan sayısı 500’den fazladır. 20.000’den fazla da yaralı olduğu belirtiliyor. Kaç bin kişinin tutuklandığı ya da gözaltına alındığı ise belli değil.

Anda protestolar hakkında medyaya fazla bilgi yansımıyor. Gündemi esas olarak ABD ile İran arasındaki dalaşın ve bunun Irak’a yansıması belirliyor. Buna rağmen Irak’ta özellikle genç kuşak kendilerinin demokratik hakları için mücadeleyi ölüm pahasına göze almış durumdadır. Gelecek açısından bu gelişme demokratik haklar için düzene karşı mücadelede umut vericidir. Eksiklik, harekete doğru bir temelde önderlik edebilecek devrimci, komünist bir önderliğin olmamasıdır.

LÜBNAN

Lübnan’da halkın öfkesini taşıran gelişme hükümetin iletişime getirdiği yeni vergiler kapsamında sosyal iletişim ağı WhatsApp uygulaması kullanıcılarından aylık altı dolar gibi bir ücret alınacağına dair medyada çıkan haberlerdi. 17 Ekim 2019 tarihinde “Hesap sorma zamanı geldi!”, “Lübnan direniyor!” vb. sloganlarla protestolar başladı ve protestocuların hükümetin istifasını istediği eylemler başkent Beyrut’tan giderek ülkenin diğer kesimlerine yayıldı.

Protestocuların öfkesi kamu binalarına ve mallarına saldırıya dönüştü ve kolluk güçleriyle çatışmalar yaşandı. Daha eylemlerin ilk gününde 100’den fazla sivil ve 60 kolluk gücünün yaralandığı haberi medyaya yansıdı. Eylemcilerin yollarda yaktığı ateşin bir binaya sıçraması sonucu binada bulunan iki Suriyeli işçi yaşamını yitirdi. Başbakan Hariri 2020 bütçe taslağını görüşmek için planlanan Bakanlar Kurulu toplantısını iptal etti.

Protestoları tetikleyen iletişim vergileri geri alındı ama halkın öfkesi bir kere patlamıştı... Protestolara katılım giderek yükseldi ve mücadelenin esasta işsizlik, yoksulluk, yolsuzluğa karşı bir mücadele olduğu ortaya çıktı. Başbakan Hariri’nin işsizliğe, yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı mücadelede başarılı olmadığı gerekçesiyle de istifası istendi.

Hıristiyan Lübnan Güçleri Partisi Başkanı Semir Caca, partisinden koalisyon hükümetinde yer alan dört bakanın istifasını talep etti. Hariri ise yeni bir reform paketine karar vermek için koalisyon ortaklarından 21 Ekim’e kadar zaman istedi.

Cumhurbaşkanı Mişel Avn televizyon konuşmasında: “Kabul edilen reform paketi, mali ve ekonomik çöküş öcüsün defetmek ve Lübnan’ı kurtarmak için bir ilk adımdır.” diyerek halka kendisiyle görüşme çağrısında bulundu. Protestocular Cumhurbaşkanı’nın kendilerinin hiçbir talebine cevap vermediğini, herhangi bir değişiklik yapılacağına dair adım atmadığı gerekçesiyle diyaloğu reddetti. Protestolarda kurulan barikatlar trafiği felce uğratırken üniversiteler, diğer okullar, bankalar vb. kapalı kaldı.

Irak’takine benzer biçimde Lübnan’da da protestolara katılan halk kesimi ülkede yerleşik düzene, özellikle de 1943’ten beri yönetimin mezhepler/ dini kimlikler -cumhurbaşkanının hep bir Hıristiyan, başbakanın hep bir Sünni ve parlamento başkanının ise hep bir Şii olması- temelinde bölüşülmesi sistemine karşı mücadele etmekte ve bu sisteme son verilmesini talep etmektedir. 1990’da yapılan anayasa değişikliğine göre “temel ulusal amaçlar” içinde yönetimde mezhepsel sisteme son verilmesi gerekiyordu ama bu sistem bugüne kadar devam etti.

Mezhepsel sisteme son verme talebi temelinde de her dinden veya mezhepten insanlar birlikte mücadelede etmektedir. Bu mücadelede şimdilik kendisini ayıran Hizbullah örgütüdür. Hizbullah eylemlerin yabancı güçler tarafından kullanıldığını, insanların meşru taleplerinin ülkeyi kaosa sürmek ve yeni bir iç savaş çıkarmak için kullanıldığını belirterek taraftarlarına eylemlerden çekilmelerini istedi. Kimi yerlerde de Hizbullah yanlıları protestocuları engellemeye onlara saldırmaya kalkıştı.

2020 bütçesinde hiçbir vergi içermeyen, bakan ve milletvekillerinin maaşlarını %50 düşüren, kimi kamu kurumlarının kapatılmasını öngören, yoksul aileler ile konut kredisine ek kaynaklar bulunması vb. kararları içeren reform paketinin de protestoları durduramaması ve eylemlerin devam etmesi sonucu, Başbakan Hariri, hükümetin sorunların çözülemediği bir çıkmaz içine girdiğini savunarak 29 Ekim’de Cumhurbaşkanı’na istifasını sundu.

Hariri’nin istifasından sonra sokak barikatları kaldırıldı, işyerlerine, hastanelere ve okullara ulaşım yeniden sağlandı. 31 Ekim’de Cumhurbaşkanı Avn uzmanlardan oluşan bir hükümetin kurulacağını açıkladı ve herhangi bir anlaşma sağlayabilmek için protestocularla diyaloğun kaçınılmaz olduğunu savundu.

Birkaç gün azalan protestolar 3 Kasım’da yeniden canlandı. 5 Kasım’da “genel grev” yapılması çağrısında bulunuldu. “Birlik Günü” eylemlerinde “rejimin yıkılması” ve “devrim” talepleri öne çıkıyordu. Cumhurbaşkanı Avn’ın 12 Kasım’daki televizyon konuşmasında: “Sorunların ve taleplerin ne olduğunu anladık. Yapılan hataları düzeltmeye de hazırız ancak davranışlarınızla ülkeyi yıkmayın, harap etmeyin, resmi kurumların çalışmasına engel olmayın. Yolların kapatılması ve eğitimin aksatılması ülkeyi felç ediyor. Eğer yönetimde beğendikleri kimse yoksa çekip gitsinler.” diyerek “ülkenin birliği”ni talep etmesi de protestoların alevlenmesini körükledi.

Başta Hizbullah temsilcileri olmak üzere Hıristiyanların kimi temsilcileri de “barışçıl eylemler”i destekler görünürken, protestocuları “tehlikeli bir iktidar boşluğu” olabileceği tehdidiyle protestocuları “gerçekçi” olmaları yönünde uyardılar. Rejimin yıkılması ve devrim talepleri -ki eylemcilerin devrimden anladığı da kapitalist sistemi devirecek bir devrim olmadığı halde- bunları korkutmaya başlamıştı...

Cumhurbaşkanı protestocuların uzmanlardan/ teknokratlardan oluşan bir hükümet kurulması talebine, böylesi bir hükümetin ülkenin politikasını belirlemeyeceği gerekçesiyle karşı çıkarken, oluşturulacak hükümetin yarısının teknokratlardan yarısının da politikacılardan oluşturulacağını açıkladı.

Anayasa’ya göre Hariri’nin istifasından sonra Cumhurbaşkanı’nın yeni hükümeti kurmak için görevlendireceği kişinin kim olacağı konusunda parlamento üyeleriyle istişare sürecini başlatması gerekiyordu. İstişarelerin 9 Aralık’ta yapılması kararlaştırıldı ama yapılmadı, 19 Aralık tarihine ertelendi.

19 Aralık’ta mecliste yapılan istişareler ve oylama sonucu 128 milletvekilinin 69 oyunu alan Hasan Diyab Cumhurbaşkanı Mişel Avn tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Görevi kabul eden Diyab, “Lübnanlıların taleplerini yerine getirmek, geleceklerini güvence altına almak, hızlı şekilde uygulanacak gerçekçi reform planı aracılığıyla ülkeyi dengesiz halinden istikrara ulaştırmak için” anayasa uyarınca çalışacağını açıklayıp sorunların çözümü için “ulusal birliğe” ihtiyaç olduğunu vurguladı. Diyab hükümeti kurma istişarelerine başladı.

Protestocular kurulacak kabinenin teknokrat ağırlıklı olacağı vaadine ve kimlerin kabinede yer alacağının daha açıklanmamasına rağmen, Hizbullah ve müttefiklerinin desteğini alması nedeniyle de Diyab’ın başbakanlığına karşı gösteriler gerçekleştirdi.

Bankaların sermaye çıkışına karşı yurtdışı havalelerini askıya alması ve döviz çekimine sınırlama getirmesi ertesinde 14 Ocak 2020 tarihinden itibaren gösteriler ve kolluk güçleriyle çatışmalar “Öfke Haftası” ya da “Öfkenin Salı günü” adıyla yeniden alevlendi. Protestocular halka sivil itaatsizlik eylemlerine yeniden çağrıda bulundular. Başta Merkez Bankası olmak üzere banka şubelerine, cam, kapı ve bankamatiklere “halk bankaların yıkılmasını istiyor” sloganıyla saldırıldı. Bu eylemleri “komünist gençlik grupları, anarşistler ve diğer sol örgütlerin” gerçekleştirdiği belirtiliyor. Kolluk güçleriyle saatlerce çatışmalar yaşandı. Lübnan Kızılhaç Örgütü’nün açıklamasına göre yaşanan çatışmalarda sadece Beyrut’ta en azından 220 kişi yaralandı. Bunlar arasında 50 kadar da polis var. Gözaltına alınanların sayısı ise tam belli değil. Göstericiler “yolsuzluk ve yolsuzluğa bulaşan yöneticilerden hesap sorma ve yağmalanan kamu mallarının iade edilmesi” yönündeki talepleri yerine getirilene kadar eylemlerini sürdüreceklerini ilan ettiler.

Yazımız yazılırken gelen son haberlere göre Diyab 18 bakanlıktan oluşan hükümetin gelecek hafta kurulacağını açıkladı. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise belli değil. Başta protestocular olmak üzere birçok kesim hükümetin bileşimine itiraz etmektedir. Örneğin 18 bakanlıktan sekizinin şimdiye kadar Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı Avn’ın damadı olan Gebran Basil’e yakın kişiler olması, getirilen itirazlardan biridir. Protestocular ise söz konusu bakan adaylarının bağımsız kişiler olmadığı nedeniyle karşı çıkmaktadırlar. Lübnan Komünist Partisi ise diğer şeylerin yanı sıra aslında hükümette yer alabilecek kimi şahısların şu ya da bu mezhep blokuna ait olmadığından görevlendirme yapılmadığı, bunun da mezhepsel güç dağılımı sisteminin bir devamı olduğu nedeniyle karşı çıkmaktadır. Lübnan’da yeni bir siyasi kültürün ancak mezhep aidiyetinin laik yasaya bağlı kılınmasıyla mümkün olacağını savunmaktadır.

Sonuçta 17 Ekim’de WhatsApp vergilerine karşı patlayan halkın öfkesi yerleşik düzene karşı mücadeleye dönüşerek Başbakan Hariri’yi ve hükümeti istifaya zorlamış ve tüm reform vaatlerine ve baskılara rağmen devam etmiştir. Bu kendiliğinden başlayan isyan hareketine önderlik edecek devrimci veya komünist bir örgütün eksikliği, kendisini Lübnan’da da gösteriyor. Lübnan Komünist Partisi de -siyasi çizgisinden bağımsız olarak- bu harekete önderlik edebilecek konumda değil.

Protestoların ve gelişmelerin hangi yönde olacağını şimdiden söylemek ne yazık ki mümkün değil.

ŞİLİ

Şili’de 18 Ekim’de başlayan protestoları ateşleyen gelişme Başkent Santiago’da metro ulaşımında yapılan bilet başı 30 Şili Pesosu zammıydı. İlk anda öğrenciler metro istasyonlarını işgal etti ve bu arada metro çalışanları da öğrencilere destek verdi. Ama protesto edenler sadece öğrenciler değildi. Protestocular ilk anda metro istasyonlarının %60’ına zarar verdi. Marketler ve eczaneler yağmalandı, yakıldı, sokaklara barikatlar kuruldu. Kolluk güçleriyle çatışmada üç kişi yaşamını yitirdi, 200’e yakın kişi yaralandı ve 300’ün üzerinde kişi gözaltına alındı.

Protestoların başlamasıyla birlikte başta Santiago olmak üzere birkaç kentte “kamu düzenini” sağlamak adına olağanüstü hal ve gece sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Faşist Pinochet iktidarına son verildiğinden bu yana ilk kez askerler halkın direnişini bastırmak için sokaklara salındı ve “güvenlik” orduya teslim edildi.

Öğrencilerin başlattığı isyana sendikalar ve diğer örgütler de katıldı. Metro çalışanlarının sendikası “Biz metro işçileri öğrencilere düşman değiliz, öğrenciler de metro işçilerine düşman değil” diyerek öğrencilerin zamların geri alınması talebine sahip çıktı. Bu arada hükümetten paramiliter silahlı güçleri metro istasyonlarından çekmesini talep etti.

Protestolar karşısında Başkan Pinera geri adım attı ve zamların geri alındığını ve vatandaşlarla diyaloğa geçeceğini ilan etti. Zamların geri alınması ama protestoları durdurmaya yetmedi. Protestolara katılan kesimler olağanüstü hal durumunda ve halka karşı askerlerin sokaklara salındığı ortamda diyaloğun mümkün olmadığını, bunun için askerlerin garnizonlarına geri çekilmesi ve olağanüstü hale son verilmesi gerektiğini savundular.

30 Pesoluk zam gerçekte halkın sosyal eşitsizliğe, düşük emeklilik maaşlarına, elektrik ve sağlık hizmetlerine yapılan zamlara, öğrencilerin kriminalize edilmesine, yolsuzluğa, demokratik hakların yokluğuna vb. vb. karşı mücadelesine sadece bir vesile olmuştu. Bu nedenle de atılan sloganlardan biri “mesele 30 Peso değil, 30 senedir” sloganıydı. Bununla faşist Pinochet iktidarının yıkılmasından sonraki dönemde yaşananlardan hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı.

20 Ekim’de olağanüstü hal genişletildi ve 16 bölgenin dokuzunda olağanüstü hal ilan edildi. Başkan Pinera “Biz güçlü ve uzlaşmasız bir düşmanla savaş halindeyiz” diyerek olağanüstü halin genişletilmesini savundu. Devletin saldırgan tutumu kitlelere faşist Pinochet dönemini hatırlatıyordu. Sendikalar ve diğer örgütler ulusal çapta direnişe çağrı yaptı.

Devletin orduyu da devreye sokarak direnişi bastırmaya çalışması ve saldırganlığı, protestoların sürmesini engelleyemediğinden Başkan Pinera “pişmanlık” tavrı takındı ve “uzun görüşlülüğün eksikliği” nedeniyle “özür” diledi. Buna kimi ekonomik ve siyasi önlemler alınacağı konusundaki bilgiyi ekledi. Buna göre emeklilik maaşları artacak, 480 ABD Doları karşılığı asgari ücret kanunu yürürlüğe girecek, milletvekillerinin sayısı ve aylıkları düşürülecekti. Pinera bunları açılarken protestocuları da “krimineller” olarak tanımladı.

İlk günlerdeki bu gelişmeler protestoların devam etmesini ve milyonlarca işçi ve emekçinin günlük ya da 48 saatlik grev ve protestolara katılmasını engelleyemedi. “Genel Grev” ilan edilen günler dışında da hemen hemen her gün yüzbinlerce insan yerleşik düzene karşı sokaklardaydı. “Genel Grev” veya ulusal çapta direniş günlerinde eylemlere katılım bir milyonun üzerindeydi.

Sendikaların çatı örgütü CUT sendikası, üyelerini taleplerin tartışılması için şura veya meclisler oluşturmaya çağırdı. Şili halkının sosyal, ekonomik ve kültürel haklarını ayaklar altına alan tüm kanun projelerinin iptal edilmesi talep edildi. Bunun alternatifi olarak da bir kurucu meclisin ve yeni bir anayasanın oluşturulması gerektiği savunuldu. Şili’nin andaki anayasası faşist Pinochet döneminin anayasasıdır. Bu anayasa ekonomik olarak neoliberalizmi savunan bir anayasa olduğundan, neoliberal modele son verilmesi de istenmektedir.

Protestoculara karşı devletin tüm saldırılarının işe yaramadığı ortamda Başkan Pinera reform vaadi dışında başka bir yola başvurdu, kabine değişikliği yaptı ve eylemcilerin talep ettiği yeni sosyal reformları uygulamaya sokacağını açıkladı. Pinera bu açıklamayı yaparken: “Şimdi yeni bir gerçeklik içindeyiz. Şili bir hafta önce olduğu durumdan çok farklı.” diyerek de durum tespiti yaptı, gece sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını ve durum elverdiğinde olağanüstü halin de kaldırılacağını ilan etti.

Protestocular ama sadece sokağa çıkma yasağının değil olağanüstü halin kaldırılmasını, ordunun devreden çıkarılmasını, Pinera’nın istifasını ve 18 Ekim’den beri halka karşı yaşanan saldırılar ve katletme, yaralama ve cinsel şiddet, taciz ve tecavüz olayları nedeniyle suçluların cezalandırılmasını talep ediyordu. Bu gelişmelere ek olarak parlamentoda muhalefeti oluşturan milletvekilleri Pinera ve kimi yüksek rütbeli devlet memurları hakkında anayasaya aykırı davrandıkları, insan haklarını çiğnedikleri gerekçesiyle şikayette bulundular. Söz konusu şikayet mahkeme tarafından kabul edildi.

Protestolarda işsizliğe, yoksulluğa, yolsuzluğa, demokratik hakların yokluğuna vb. karşı yükselen talepler sonuçta demokratik şekilde oluşturulacak yeni bir anayasa talebinde kendisini dile getirdi. Kasım ayı ortalarına gelindiğinde egemenler halkın öfkesini dindirmek için yeni bir adım attı. Hükümet parlamentodaki muhalefetle yeni bir anayasa oluşturma konusunda anlaştı. Buna göre 2020 Nisan ayında halkın yeni bir anayasa isteyip istemediği konusunda referandum yapılacak. Sonuç evet olarak çıkarsa bu sefer de anayasayı yazacak komisyon hakkında referandum yapılacak, bu referandumda “normal bir komisyon mu” “karma bir komisyon mu” sorusu sorulacak daha sonra da anayasa metni referanduma sunulacak...

Protestocular anti-demokratik olarak değerlendirdikleri bu plana karşı çıkmaktadırlar. Bununla halkın isyan hareketinin söndürülmesi, ya da geriletilmesi istendiği yönlü değerlendirmede bulunmaktadırlar. Haklıdırlar! Egemenler bir yandan yeni anayasa için referandum planları yaparken protestocuların talebini yerine getirmeye çalıştığı görüntüsü vermektedir, diğer yandan da -aslında aynı zamanda- protesto ya da toplanma hakkını kısıtlamak için yeni kanunlar çıkarmaktadır. Örneğin ordunun ülke içinde halka karşı devreye girmesi için şimdiye kadarki önkoşul, olağanüstü halin ilan edilmesiydi. Yeni kanuna göre bu önkoşul kaldırılmaktadır.

18 Ekim 2019 tarihinden bu yana süren protestolarda en az 24 kişi öldürüldü, 3000 civarında kişi yaralandı, birkaç bin olarak ifade edilebilecek kadar insan da gözaltına alındı.

Aralık ayı sonunda referandumun tarihi Pinera’nın kararnamesiyle 26 Nisan 2020 olarak belirlendi. Protestolar devam ediyor. Şili’de öğrenciler, işçiler, feministler, indigen halklar vd. hemen hemen her gün kitleleri eylemlere, yürüyüşlere seferber etmektedir. Mahalle toplantıları öz örgütlenmeler pratiğini gerçekleştirmektedirler. Bu araçlarla hem taleplerini hem de eylem biçimlerini tartışıp kararlaştırmaktadırlar. Mücadelenin devam etmesi için bu araçlar ve örgütlenmeler umut vericidir. Buna rağmen ama sol parti veya sendikalar Şili toplumunda gerçekten önemli rol oynayacak yapılanmaya sahip değiller. Protestoların ne kadar süre daha devam edeceğini, yeni anayasanın ne zaman oluşturulacağını ve bunun gerçekte faşist Pinochet döneminin faşist anayasasının ortadan kaldırıldığı, demokratik bir anayasa olup olmayacağını göreceğiz.

KISA SONUÇ:

Gerek kısaca özetlediğimiz Ekvador, Kolombiya, Fransa ve İran örneklerinde olsun gerekse de Irak, Lübnan ve Şili’de olsun halkın yerleşik düzene karşı öfkesi kendiliğinden de olsa patlamaktadır. Ölümü göze alarak devletin kolluk güçlerine karşı, devlete ve kurumlarına karşı isyanlarını, protesto ve eylemleriyle göstermektedirler. Anda kurulu düzene karşıdırlar. Sosyal ve ekonomik haklar talep etmektedirler. Kısacası insanca yaşamak istemektedirler. Gerçekte insanca yaşanabilecek bir toplumun nasıl bir toplum olduğunun bilincinde olmasalar da, anda sömürücü kapitalist düzeni yıkmak için mücadele etmeseler de, andaki düzenden başka, daha iyi bir düzen istemektedirler.

İşçilerin, emekçilerin sınıf bilinci ne yazık ki kendiliğinden gelişmiyor. Proletaryanın sınıf bilincini işçilere emekçilere taşıyacak, onları bilinçlendirip sömürücü düzene karşı, sosyalizm ve komünizm için mücadelede örgütleyecek; kapitalist-emperyalist sistemi devrimle yıkıp yerine işçi ve emekçilerin demokratik ve sosyalist iktidarını kurmaya önderlik edecek, kısacası yerleşik düzene karşı isyan eden halka doğru yolu gösterecek bir komünist partinin yokluğu, eksikliği kitlelerin mücadelelerinin yaşandığı tüm ülkelerde kendisini gösteriyor.

Komünist bir önderliğin olmadığı yerde kitlelerin militan mücadeleleri eninde sonunda düzen çerçevesinde boğulmaktadır. Kimi kırıntılarla yetinilmektedir. Bu gidişata son vermek için devrimcilerin, komünistlerin en temel görevi Marksizm-Leninizm bilimi temelinde bulundukları ülkelerde Komünist Partinin inşasına, yaratılmasına bütün güçleriyle sarılmalarıdır.

19 Ocak 2020

 

 

19 Ocak 2020

Paylaş