“SARI YELEKLİ”LERİN MÜCADELESİ SÜRÜYOR!

17 Kasım 2018 tarihinde başlayan ülke çapındaki ilk eylemle birlikte kamuoyunun dikkatini üzerine çeken “Sarı Yelekliler” (Gilets Jaunes) hareketi, eylemlere katılımın düşmesine rağmen Fransa’nın gündemini belirlemeye devam ediyor. “Sarı Yelekliler”e atfedilen özellikler de çok çeşitli ve değişiklik arzediyor. Kimilerine göre faşist Le Pen’in yeni ismiyle “Ulusal Birleşme” (Rassemblement National) (RN) partisi hareketi yönlendiriyor, kimine göre “sol radikal” güçler harekette belirleyici rol oynuyor vb. Gerçekte ise her kesimden insanların içinde yer aldığı ve Macron’un siyaseti somutunda devletin işçilere, emekçilere saldırılarına karşı “artık yeter” diye isyan eden ve kendiliğinden gelişen kitlesel bir hareket söz konusudur. Harekete şu ya da bu parti ya da sendikanın önderlik yapması söz konusu değildir. Bu olguya rağmen hem “sol” kesim hem de faşistler hareketi kendi etkisi altına almaya çalışmış, çalışmaktadır. Bu çabalara rağmen hareketin kendisi ve hareket adına konuşanlar kendilerini, Macron’un başkanlık seçimi öncesinde yaptığı gibi, “ne sağcı, ne solcu” olarak adlandırıyorlar. Bu sınıflandırma yerine “biz halkız” “daha iyi yaşama koşullarını istiyoruz”, “hedefimize varana kadar da mücadele edeceğiz” vb. açıklamalarda bulunuyorlar.

Kafaları şimdiye kadarki klasik tanımlamalarla paslanan burjuva yorumcuları zorlayan esas şey, hareketin herhangi bir merkezi örgütlenme yapısının olmaması, kendisini “sağ” ya da “sol” olarak tanımlamaması olgusudur. Fransız emperyalizminin egemenlerini hareketi kontrol altına almada zorlayan da bu olgudur. Sendikalar şimdiye kadar hep işçilerin, emekçilerin mücadelelerini sonuçta hakim sınıflara sattılar. Ne sendikalar ne de partiler hareket üzerinden etkiye sahip. Böyle olunca da egemenler hareketin kontrol altına alınmasında muhatap bulmakta zorlanmaktadırlar. Bu zorlanma ise egemenlerin kimi tali noktalarda da olsa geri adım atmalarını beraberinde getirmektedir. Bu geri adımların hareketi dindirip dindirmeyeceği ise önümüzdeki süreçte yaşanacak olan gelişmelere bağlı. Eylemlere katılımların giderek düşmesi, hareketin mücadeleye devam edip etmeyeceğini soru işareti haline getirmiştir. Şimdilik, 5 Ocak 2019 tarihinde “8. Büyük Eylem” gerçekleştirilmiş durumdadır. Katılım ise altıncı ve yedinci büyük eyleme göre artmış ve resmi açıklamaya göre toplam 50.000 kişi eylemlere katılmıştır.

Medya’da yaygın olan tavır hareketin 17 Kasım’dan beri protestolara başladığı yönündedir. Bu, ülke çapında “büyük eylem” olarak adlandırılan ve her Cumartesi günü yinelenen protesto eylemleri bağlamında doğrudur. Ama protestolar -küçük çapta da olsa- önceden başlamıştı ve sadece Cumartesi günleri gerçekleştirilmemektedir. Ayrıca protestolar sadece “Sarı Yelekliler”in protestoları değildi. Dikkatler Cumartesi günü yapılan eylemlere yoğunlaştığından, diğer günlerde yapılan protestolar geri plana itilmiş oldu.

17 Kasım eyleminden önce binlerce öğretmen 2019/2020 öğretim döneminde en az 2650 öğretmenin işten atılması kararına karşı protestolar gerçekleştirdi. Kamusal eğitim sisteminin dibini oyan ve devletin eğitimi özelleştirmeye yönelik kanunlarını reddedenler sadece öğretmenler değildi. Lise ve Kolejlerde öğrenim gören milyonlarca öğrenci de bu eğitim “reformu” saldırılarından paylarını alıyorlardı. Yapılan değişikliklerle yüzbinlerce öğrencinin Üniversitelerde öğrenim görmesinin yolu kapanıyordu.

Demiryollarında kimi hatların iptal edilmesi ve işten atılmalara karşı ise demiryolu çalışanları Nisan 2018 tarihinden itibaren aylarca grev ve protesto eylemleriyle mücadele ettiler. Egemenler sarı sendikaların da katkısıyla bu mücadeleleri başarısız kılmayı becerdiler. Somut bu mücadelelerin yanı sıra, Macron 14 Mayıs 2017 tarihinde başkanlık koltuğuna oturduktan sonra, 8 Ağustos 2016 tarihinde yürürlüğe giren “Çalışma Yasası”nın işçilere, emekçilere saldırılarını ilerletmeyi sürdürdü, işten atılmayı kolaylaştırdı, yeni vergi kanunlarıyla, sosyal kesintilerle sadece çalışanlara değil emeklilere de yeni saldırılarda bulundu. Bu arada zenginlerin çıkarlarını temsil ettiğini belgeleyen Macron, “Mülkiyet Vergisi”ni kaldırdı. Bu nedenle de haklı olarak kitle tarafından “zenginlerin başkanı” olarak adlandırıldı. Seçim vaadi olarak verdiği “İkamet Vergisi”nin kaldırılmasını ise Macron koltuğa oturur oturmaz üç seneliğine erteledi. Kamu çalışanlarının 120.000 kadarının işten çıkarılması uygulaması da bir başka saldırıydı. Kısacası Macron önceki dönemlerde, Sarkozy ve Hollande’nin başkanlık dönemlerinde işçilere, emekçilere karşı başlatılan açık saldırılara yenilerini ekledi. Bu dönemlerde işçilerin, emekçilerin protestoları, mücadeleleri ise sendikalar tarafından egemenlere peşkeş çekildiğinden, kitlelerin sendikalara olan güveninin de dibe vurmasını beraberinde getirmiştir.

Böylesi bir ortamda Macron, Hollande döneminde “İklim Enerji Katkısı” (CCE) adıyla  yürürlüğe konan karbon vergisini 1 Ocak 2019 tarihinden itibaren yükseltme kararı verdi. Buna bağlı olarak da dizel ve benzin fiyatlarında da artış söz konusuydu. 2018 yılında dizel ve benzin fiyatlarında %18 ile %20 arasında artış olduğu da ayrı bir olguydu. Sonuçta bardağı taşıran son damla bu karbon vergisinin artırılması, buna bağlı olarak dizele 6,5 sent benzine ise 2,9 sentlik zam idi. İşe gitmek için günde 60 kilometre kadar araba kullanmak zorunda olanlar, buna göre geçen seneyle karşılaştırıldığında ayda 80,- Avro daha fazla harcamak zorundaydı. Bundan en çok etkilenenler ise köy veya küçük kasabalarda yaşayanlar. Okulun, çocuk yuvasının, postanenin, doktorun, eczahanenin, fırının, kasabın, alışveriş merkezlerinin vb. olmadığı yerleşim alanlarında yaşayanlar kamu ulaşımının da olmaması nedeniyle araba kullanmak zorundadırlar. Kitleler “artık yeter” deme noktasına gelmişti.

“Sarı Yelekliler”in oluşumu hakkında değişik rivayetler var. Ama öne çıkan iki olgu var. Biri bir kadının Mayıs ayında internet üzerinden yeni yakıt vergisi kararının iptal edilmesi için açtığı imza kampanyası, diğeri de Eric Drouet adlı bir TIR şoförünün ulaşım yollarını bloke edelim çağrısıydı. Bu çağrıya bağlı olarak internet ağı üzerinden tartışmalar başladı ve ilk önce küçük çapta blokajlar gerçekleştirildi, bu eylemlere katılmayanlar ise sarı yeleklerini arabanın ön camına koyarak “uyarı”da bulundu. 17 Kasım’da ise ülke çapında eylem yapma kararı alındı. Bu eylem öncesinde kimi Almanca gazeteler “Orta tabakanın isyanı” diye gelişmeleri yorumladı. “Sarı Yelekliler” adına konuşan kimileri de daha “büyük eylem” öncesinde “Bu haksızlığa karşı bir isyandır” değerlendirmesini yapıyordu.

Macron ise 17 Kasım’dan önce “Sarı Yeleklileri” yatıştırmaya çalıştı. Televizyonda yaptığı konuşmada “pişmanlık” göstermiş gibi “Fransız halkını siyasi yöneticisiyle uzlaştırmayı beceremedim” diyordu. Başbakan Philippe ise ısıtma giderlerine sübvansiyon ve E-Arabalara prim yardımı vaat ediyordu. Bu rüşvetlere “Eğer yollar bloke edilirse ama, bu itaatsizlik polis tarafından tüm sertliğiyle cezalandırılacaktır.” tehdidi eşlik etti! Buna göre “suç” işleyenler iki sene hapis veya 4500,- Avro para cezasını göze almak zorundaydı. Tehdit sökmedi! 17 Kasım 2018 tarihinde “Sarı Yelekliler” ülke çapındaki ilk “büyük eylem”i gerçekleştirdi.

17 KASIM 2018 VE SONRASI GELİŞMELER

17 Kasım 2018 tarihinde 2000’den fazla eylemle “Sarı Yelekliler” ulaşım için önemli noktalarda otoyolları, kavşakları vb. bloke ettiler. Protestonun merkezinde duran talep söz konusu karbon vergisi kanununun iptali dursa da, talepler bununla sınırlı değildi. Eylemciler genelde Macron’un tüm “reform” saldırılarına karşıydı.  Eylemlere katılanların medyaya yansıyan sesi: “Artık bıktık, yeter!” sloganını duyuruyordu. “Zenginlerin Başkanına hayır!”, “Macron istifa!” vb. sloganlar da öne çıkan talepler arasındaydı. İçişleri Bakanı Castaner öğleden sonra eylemlere katılanların sayısını 125.000 kadar ilan ederken, tepkiler sonucu birkaç saat sonra bu sayıyı 240.000’e yükseltmek zorunda kaldı. Katılımcıların gerçek sayısı ise 300-350.000 olarak verildi. Polis göstericilere karşı göz yaşartıcı gaz kullanarak saldırdı. Özellikle Paris’te Elysee Sarayı çevresinde çatışmalar yaşandı, 157 kişinin gözaltına alındığı açıklandı. Eylemlerde yaşanan bir kaza sonucu bir kadın eylemci yaşamını yitirdi. Eylemler sonraki günlerde de sürdü, katılım 17 Kasım’daki kadar yüksek değildi.

Liberation gazetesi bile “Asgari ücretle geçinmek zorunda kalan işçilere, zanaatkarlara, esnaflara ve köylülere yakıt zammına karşı protestonun yanlış olduğu nasıl anlatılabilir ki?” diyerek protestoların haklı olduğunu teslim ediyordu. Sosyalist Parti ise “Köylü ayaklanması” dediği protesto eylemlerinde İtalya’daki “Beş Yıldız Partisi” gibi “sağcı, popülist” bir hareketin doğma ihtimaline dikkat çekiyordu. Devlet temsilcileri ise tavırlarından geri adım atmayacaklarını ilan ediyordu. Sendikalar eylemlere destek vermenin ötesinde -örneğin CGT- işçilere eylemlere katılmaması yönünde çağrı yapan bildiriler dağıttı. Sanki CGT gerçekte “sağcılara” ya da faşistlere karşıymış gibi, CGT şefi Martinez: “CGT, bu tür partiler ve bireyler ile yan yana yürüyemez. Bunlar bize uygun değil, onlarla yan yana yürüyemeyiz” diyordu. Böylece hareketin tümünü “sağcıların” faşistlerin yönetiminde olan bir hareket olarak gösteriyordu.

Fransa egemenleri “Sarı Yeleklileri” suçlayıp etkisiz kılmaya çalışırken, “Sarı Yelekliler”in etkisi kimi devletlerde küçük çapta da olsa kendisini gösterdi. Belçika, Hollanda, Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan bu ülkeler arasındaydı. Buralardan “Sarı Yelekliler” ile dayanışma mesajları gönderiliyordu. Almanya’da ise faşistler “Sarı Yelek” kullanmaya kalkıştı ama tutmadı. Mısır’da ise Ocak ayı sonuna kadar sarı yelek satışları yasaklandı. Sarı yelek taşıyanlar “terör örgütünü destekleme” bahanesiyle tutuklandılar. Belçika’daki eylemlerde ise ilk başta 27 kişi tutuklandı.

24 Kasım’da yapılan ikinci “büyük eylem”e katılımın 106.000 olduğu açıklandı. Eylem öncesinde Macron “Sarı Yelekliler”e sonunda iki taraf arasında ortak bir çözüm  bulunacak üç aylık düşünme molası vermeleri önerisinde bulundu. Öneri tamamen yetersiz bir öneri olarak reddedildi. Eylem gerçekleştirildi. Eylemlerde yaşananlar 17 Kasım’dakine benziyordu. Tam bir sıkıyönetim uygulandı. Çatışmaların merkezinde ise yine Paris duruyordu. Yüzlerce kişi gözaltına alındı, onlarcası yaralandı.

Bu gelişmeler yaşanırken kendisine “sol” diyen Melenchon ve kimi sendikalar, eylemlere destek verme eğilimine girdi. Bu sefer “faşistler var diye katılmamak yanlıştır” tavrı takınılıyordu. Sendikalar tabanın da baskısıyla “Kırmızı Yelekler”le alanlara çıktı, ama tabandan insanlar “Sarı Yelekliler”in eylemlerine katılarak destek veriyordu. Kimi göstermelik mitingler de sendikaların esasta egemenlerin çıkarlarını korumakta olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaya yetmedi. Buna rağmen egemenler hareketi dindirmek, kontrol altına alabilmek için sendikalarla görüşmeyi sürdürdü. Ama “Sarı Yelekliler” sendikaların işlerine karışmasını haklı olarak reddetti.

1 Aralık 2018 tarihindeki üçüncü “büyük eylem”e katılımın 136.000 olduğu açıklandı. Bu sefer çatışmalarda içinde polisler de olmak üzere 263 kişinin yaralandığı, 600’den fazla kişinin gözaltına alındığı açıklandı. Bu arada eylemlerde yaşanan kaza ve yaşlı bir kadının sıkılan gaz sonucu ölümüyle ölü sayısı dörde yükseldi. Egemenlerin “Sarı Yelekliler” ile görüşme çabasında çağırdığı kimi “ılımlı” temsilcilerin kendilerini temsil etmediğini dile getiren eylemciler “Biz milyonlarız, hiç kimsenin bizim için konuşma veya bizi temsil etme tekeli yoktur.” yönlü tavır takınarak yönetimle pazarlık yapmayacaklarını ilan ediyordu. Macron ise G-20 toplantısından döner dönmez kabinesinin “Kriz toplantısı” yapmasına karar verdi. OHAL’in resmen ilan edilmesinin de tartışıldığı toplantıda özellikle Paris’te “şiddete” karıştığı söylenenlere karşı tehditler savrulurken, Macron “meşru talepleri” müzakere etmeye hazır olduğunu açıkladı. 3 Aralık’ta öğrencilerin okulları bloke etme eylemleri başladı ve yüzden fazla okul bloke edildi. Aynı gün Taksi sürücüleri ile Ambulans sürücüleri de yolları bloke etme eylemleri gerçekleştirdiler. Tarım işçileri de eylemlerle tepkilerini gösteriyordu. “Sarı Yelekliler”in petrol tekeli Total’ın 11 akaryakıt deposuna erişimi engellediği ve bunun sonucunda 2200 benzin istasyonunda yakıtın tükendiği de verilen bilgiler arasındaydı. Bu gelişmeler yaşanırken 4 Aralık 2018 tarihinde, 1 Ocak 2019’da yürürlüğe girecek olan yakıt zammının, karbon vergisinin vb. altı aylığına ertelendiği açıklandı. Daha sonra da zammın süresiz ertelendiği bilgisi medyaya yansıdı. Başbakan Philippe “uykusundan yeni uyanmış” gibi “Bu şiddet sona ermeli ancak Fransız halkının öfkesine kulak vermemek için de için sağır olmak gerekiyor” tespitiyle alınan dondurma kararını savunuyordu. Devlet güçlerinin eylemcilere karşı sert saldırıları, şiddeti söz konusu değildi Philippe için. O, eylemcilerin şiddetinin son bulmasını talep ediyordu ve de tehditlerini yineliyordu. Sanki tolerans göstermişler de “şiddet olaylarına daha fazla tolere edilmeyeceğini” açıklıyordu. Bu arada mahkemelerde yargıçlar “seri işlemler”le şiddet eylemlerine katılmakla suçladıkları eylemcilere cezalar yağdırma işiyle meşguldüler.

Hükümetin aldığı karar, somut olarak protestolara karşı tavırda geri bir adım atmasıydı. Bu geri adım patronların temsilcileri olan MEDEF gibi kurumlar tarafından da desteklendi. “Sarı Yelekliler” yönetimin geri adım atmasını memnun edici ama yetersiz bulduklarını açıkladılar. Başbakan  Philippe ile planlanan bir görüşmeyi ise “güvenlik” gerekçesiyle iptal ettiler. Bu arada 42 temel talebi içeren ve “Sarı Yeleklilerin Siyasi Programı” adı altında bir ortak liste medyaya sunulmuştu.

Bir eylemcinin anlatımıyla eylemlerin bir boyutu da şöyleydi: “Aynı zamanda paylaşımı öğreniyoruz barikat başlarında. Yemeğimizi paylaşıyoruz. Yeni insanlar tanıyoruz. Sosyal iletişim kuruyoruz. Bu da eylemin başka bir boyutu. Taleplerimiz net, zamların geri alınması, asgari ücretin yükseltilmesi ve hükümetin kurumlarının bizimle yerel ayaklar üzerinden görüşüp bir referandumu kabul etmeli. Yaşananları biz yaratmadık, hükümet yarattı.” (Y. Ö. Politika, 6 Aralık 2018)

5 Aralık’ta Tarım Bakanı gıda maddelerine yapılması ilan edilen asgari fiyatların yükseltilmesinin ertelendiğini açıkladı. Bu arada 8 Aralık’ta yapılacak eylemler öncesinde Hükümet Paris’te eylemlerin yasaklandığını açıkladı. Paris Büyükşehir Belediye Başkanı ise “şiddet eylemlerini” onaylamadığını, ama eylem yasağının kalkması gerektiği talebinde bulundu ve eylemlere destek verdiğini açıkladı. Kitlelerin tepkisini çeken gelişme ise Lise öğrencilerinin gözaltına alınması sırasında “kötü muamele” görmüş olduklarını belgeleyen görüntülerin kamuoyuna yansımasıydı. 6 Aralık’ta ise öğrencilerin 360 Liseyi bloke ettiği eylemler gerçekleştirildi. Polis toplam 700 kadar öğrenciyi gözaltına aldı.

Gelişmeler sendikaların tavırlarını daha da değiştirmeye zorluyordu. Kimi taleplerin halktan geldiğini ve bu taleplerin sendikalar tarafından da sahiplenileceğini açıklarken, kimileri böylesi bir hareketi değil, ama taleplerini destekliyoruz diye tavır takınıyordu. CGT ise 8 Aralık eylemi öncesinde 9 Aralık Pazar günü saat 22:00’den itibaren “sınırsız grev” çağrısında bulundu.

8 Aralık’ta Paris’te kelimenin gerçek anlamıyla sıkıyönetim vardı. 8000 kolluk gücü görevlendirildi ve bir düzine zırhlı araç eylem alanları çevresinde konuşlandırıldı, helikopterler sürekli uçuş halindeydi. Metro ve tren istasyonları kapatıldı, ev baskınları gerçekleştirildi, yüzlerce insan gözaltına alındı. Ülke genelinde 89.000 polis, jandarma ve özel güvenlik güçlerinin görevlendirildiği açıklandı. Kimi verilere göre ise toplam 120.000 kolluk gücü görevlendirilmişti. Buna rağmen eylemlere katılım 125.000 olarak açıklandı. Gözaltına alınanların sayısı ise toplam olarak 1723 olarak verildi. 250’den fazla eylemci ile az sayıda polisin de yaralandığı açıklandı. Çatışmalar sadece Paris’te yaşanmadı, kimi diğer şehirlerde de, örneğin Marsilya’da da yaşandı.

“Sarı Yelekliler” akaryakıt zamlarının dondurulmasını yetersiz buluyorlardı ve açıkça “sosyal adalet” talep ediyorlardı... İyi bir talep olduğu açık, ama aynı biçimde “sosyal adalet”in kapitalizm koşullarında mümkün olmadığı da açık bir gerçeklik. Mesele de bunun kavranıp kavranmamasında yatıyor.

8 Aralık’ta ilginç olan bir gelişme ise küçük bir polis sendikası olan VİGİ’nin “Sarı Yelekliler”le dayanışma için süresiz bir grev ilan etmesiydi.

8 Aralık’taki dördüncü “büyük eylem” sonrasında Macron yeni bir “çözüm” önerisini açıklayacağını bildirdi. Başbakan Philippe ise “Diyalog zamanı geldi, milli birliğimizi yeniden oluşturmalıyız” diyerek diyaloğa yol açıyordu. Macron beş sendikanın temsilcileri ve patronların temsilcileriyle 10 Aralık’ta bir araya geldi. Dört saat süren toplantı sonrasında Macron basın karşısına çıkıp açıklama yaptı.

Yaptığı açıklamada Macron sorumluluğunu kabul ettiğini ve “ülkede derin ve haklı bir öfke”nin var olduğunu tespit ettikten sonra başkanlığa aday olduğunda verdiği sözleri unutmadığı demagojisiyle “Tek endişem sizsiniz. Tek savaşım Fransa için” diyerek milliyetçi duygulara seslendi. Aynı zamanda kitlelerin bilincini karartmanın bir aracı olarak “Bu akşam size çok açık olmak istiyorum” tavrını kullandı, bu arada önceden çok açık olmadığını da itiraf etti. Tüm bu milliyetçi ton ve demagoji çerçevesinde “bu hafta içinde önemli kararlar” vereceğini de ilan etti. Söz konusu “önemli kararlar” asgari ücrete 100,- Avro zam yapmak, fazla mesailerden vergi veya harç kesilmemesi, 2000,- Avro’dan az emekli maaşı alan emeklilerin “sosyal vergi” zamlarının iptal edilmesi ve patronlardan yıl sonunda gönüllü olarak işçilere prim verilmesinin istenmesi vb. kararlardı. Bu sonuncu vaat gönüllü olduğundan patronların isteğine bağlı bir vaat idi. Diğer üç vaat için ise bir yasa onaylandı.

Macron patronların çıkarlarını koruyan ve kitlelerin iptal edilmesini istediği mülkiyet vergisinin kaldırılmasını ise açıkça reddetti. Demagojisini bir kenara bıraktığımızda Macron’un esas tavrının kitlelerin şiddet eylemlerini mahkum etmesi ve kırıntılarla “Sarı Yelekliler” hareketinin mücadelesini dindirmeye çalışan bir tavır olduğu açıkça görünüyordu. Söz konusu kırıntıları hem patronların hem de sendika temsilcilerinin onay verdiği kırıntılar olduğu da ortadaydı. Macron açıklamasını başladığı gibi milliyetçi tavırla sonlandırdı: “Bugün tarihi bir gün. Tek mücadelem sizin için. Tek mücadelemiz Fransa için. Yaşasın Fransa.”

Egemenlerin Fransa’sı ile emekçilerin Fransa’sının farklı olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye çalışan Macron halkın sorunlarını yakından takip etmek için belediye başkanları ile tek tek görüşeceği sözünü de verdi.

Bu sözleri yutanlar da oldu ve bu açıklamadan sonraki eylemlere katılım öncekine göre daha da düşüktü. Öğrenciler “Kara Salı” olarak adlandırdıkları okulları bloke etme eylemleri gerçekleştirdi.

“Sarı Yelekliler”in eylemlere devam edip etmeyeceği konusu tartışılırken, gündeme 11 Aralık 2018 tarihinde Strasbourg’da Noel Pazarı’nda yaşanan terör saldırısı girdi. Saldırıda 3 kişi yaşamını yitirmiş, 13 kişi de yaralanmıştı. Egemenler hemen bu saldırıyı “Sarı Yelekliler”in eylemlerini sonlandırması için kullanmaya kalkıştı. Hükümet Sözcüsü Benjamin Griveaux hükümetin “Sarı Yelekliler”in eylemlerini yasaklama kararı almadığını, ama Strasbourg’daki saldırı sonrasında “akıllı olunması” gerektiğini ve buna bağlı olarak hafta sonu yapılması planlanan eylemlerin -özellikle de Paris’te- iptal edilmesini talep etti. Adalet Bakanı Nicole Belloubet ise Strasbourg’taki dramatik olaydan sonra “Sarı Yelekliler” hareketinin eylemlerinin son bulması gerektiği görüşünde olduğunu açıkladı.

Hafta arası eylemlerini sürdüren “Sarı Yelekliler”den kimileri ise: “Macron televizyon ekranlarında geçen hafta komedisini oynadı. Ardından Strasbourg’da saldırı oldu. Artık inanmıyoruz ‘terör’ diyerek bizi evlerimize tıkmalarına. Eğer terör yaşanıyorsa o da onların yüzünden. Bizim için 80 bin polis görevlendireceklerine, saldırıları önlesinler. Strasbourg’taki saldırıyı gerekçe yaparak eylemlerimizi yasadışı hale getirmek istiyorlar.” (Y. Ö. Politika, 19 Aralık 2018) vb. tavırlarla egemenlere yanıt veriyordu.

Fransa’da bunlar yaşanırken, Macron’un geri adım atarak verdiği kırıntılara karşı Avrupa Birliği’nin Bütçe Komiseri Günther Oettinger, bu “sosyal tavizlerin” Fransa’nın bütçe açığının -sanki önceden bütçe açığı yokmuş gibi- yükselmesine yol açacağı ve bunun da AB anlaşmasına ters bir durum olduğunu, bu nedenle Fransa hakkında bütçe açığı soruşturması başlatılacağını açıkladı. AB egemenleri mücadele sonucu elde edilen kırıntılara bile karşı durarak AB’nin gerçekte emperyalist güçlerin, tekellerini çıkarlarını temsil ettiğini de teslim etme durumunda kalmıştı.

Tüm bunlara rağmen eylemler devam etti. 22 Aralık’ta eylemlere katılımın 39.000 olduğu açıklandı. Noel tatili günlerinde de az katılımlı da olsa eylemler gerçekleştirildi. Macron ise Fransız askerlerini ziyaret ettiği Çad’da “Huzur, Düzen ve Birliğin” yeniden tesis edildiğini ilan ediyordu ve şiddet eylemlerine karışanlara karşı da adli kurumların en sert biçimde tavır takınacağı tehdidini yineliyordu. Bu arada on general ile bir ihtiyat (yedek) albayın Macron’a karşı kışkırtıcı davrandığı gerekçesiyle yaptırımlarla tehdit edildiği yönlü bilgi de medyaya yansıdı.

Aralık ayı sonunda medyaya yansıyan bir habere göre ise, polislerin eylemcilere karşı yoğun biber gazı kullanması sonucunda, İçişleri Bakanlığı’nın 23 Aralık’ta çeşitli modellerde 1730 biber gazı sipariş etmişti.

29 Aralık’ta gerçekleştirilen eylemlere katılımın 32.000 olduğu belirtildi. Şu ana kadar gerçekleşen son “Büyük Eylem”in tarihi 5 Ocak 2019 idi. Bu eylemlere toplam 50.000 kişinin katıldığı açıklandı. Buna göre katılım önceki iki eyleme katılımdan daha fazlaydı. Yazımız yazılırken 12 Ocak’ta eyleme devam edilip edilmeyeceği konusunda herhangi bir bilgi yoktu.

Sonuçta Ocak ayı başına kadar gerçekleşen eylemlerde en az 4500 kişinin geçici olarak tutuklandığı, 700 kadar eylemcinin mahkemeye verildiği, bunlardan 216’sının hapis cezasıyla cezalandırıldığı, diğer davaların da devam ettiği; eylemlere çağrı yapan TIR şoförünün yargılanmasına ise Şubat ayı ortalarında başlanacağı ve kimi verilere göre dört ile on kişinin yaşamını yitirdiği bir bilanço ile karşı karşıyayız.

SONUÇ:

 “Sarı Yelekliler” hareketi kendiliğinden gelişen, şu ya da bu partiye ya da örgüte bağlı olmayan, kendisini “ne sağ, ne sol” olarak gösteren bir harekettir. Bu harekette yer alanlar, işçiler, köylüler, öğrenciler, öğretmenler, emekliler ve genelde küçük burjuva olan esnaf vd. kesimlerden oluşmaktadır. Bu açıdan bu salt bir işçi hareketi de değildir. Eylemlere katılanların esas ortak noktası, hepsinin de egemenlerin “reform” adı altında kendilerine yönelik gerçekleştirdikleri saldırılara “artık yeter” demesi ve bu saldırılara karşı eyleme geçmesidir.

Eylemlere katılım bağlamında ise bu eylemler son yıllarda protesto eylemlerine katılımla -örneğin Çalışma Yasası’na karşı mücadeleye katılımla- karşılaştırıldığında düşüktür. Bu açıdan ele alındığında kimi yorumcuların 1968 eylemlerinden sonra en güçlü hareket vb. değerlendirmeleri gerçekleri tersyüz eden değerlendirmelerdir. Harekete sahip olmadığı bir niteliğin atfedilmesidir.

Bu olgulara rağmen, “Sarı Yelekliler”in kurulu sisteme karşı mücadelesi haklı ve demokratik bir mücadeledir. Talepleri arasında milliyetçi, hatta ırkçı olarak değerlendirilebilecek taleplerin de olması olgusu, genelde öne sürdükleri taleplerin demokratik talepler olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Hareketin herhangi bir merkezi örgütlenmesinin olmaması yönetimi hareketi dindirmek için muhatap bulmakta zorlarken, bu önderliksizlik olgusu ama hareketin kendisinin sürekli olmamasına götürecek en zayıf yanıdır da. Haklı ve demokratik taleplere sahip olan hareket devrimci ve komünist bir önderlikten yoksun olduğundan da düzen çerçevesinde kalan, kalmaya da mahkum olan bir hareket konumundadır. “Sosyal adalet” vb. taleplerin dile getirilmesi eylemcilerin isteklerini ortaya koysa da, kapitalist-emperyalist sömürücü düzen koşullarında sosyal adaletin mümkün olmadığı bilinci ne yazık ki harekete katılanlar arasında herhangi bir etkiye sahip değildir. Tersine hareket içinde etkide bulunmaya çalışan bir kesim “sol” anarşistlerdir. Bunlar da esasta komünist örgütlenmeye karşı tavırlarını yaygınlaştırmak için ya Sosyal Demokrat Sosyalist Parti’yi ya da revizyonist Fransa Komünist Partisi’nin yanlışlarını kullanmakta, sözde “tabandan demokrasi”yi merkezi bir örgüt olmadan sağlamaya çalışmaktadırlar. “Sivil toplumculuğun” savunucusu kalemşorların kitlelere empoze etmeye çalıştığı bilinç ise önderliksizlik ve şiddetten uzak kalmadır.

Harekete komünist bilinci taşıdığını söyleyenlerin sayısı ise ne yazık ki parmakla sayılacak kadar azdır. Tüm bu olgular, kendiliğinden gelişen kitle hareketinin ya da hareketlerinin sömürü düzenine karşı başarılı olabilmesinin önkoşulunun, harekete doğru temelde ve doğru bir siyasetle önderlik edebilecek Komünist bir önderliğin olması gerektiğini yeniden göstermektedir. Evet “Sarı yelekliler” hareketinin daha da başarılı olamamasının en önemli nedeni Komünist bir önderlikten yoksun olmasıdır. Her kafadan ayrı bir sesin çıkmasıdır. Macron’un vermek zorunda kaldığı kırıntılara umut bağlanmasıdır.

Kitlelerin kurulu düzene isyanı haklıdır. Mesele bu isyanları proletarya önderliğinde devrimlere dönüştürmektir. Bunun da andaki temel anahtarı Komünist bir partinin yaratılması ve devrim için mücadeledir. Fransa’nın işçilerini, emekçilerini tüm yoksullarını bu insanlık düşmanı sömürücü düzenden kurtaracak olan da budur ve de başka bir alternatif yoktur! Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm!

9 Ocak 2019

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş