HDK 10.GENEL KURULU’NA GİDERKEN DURUM VE GÖREVLER

DÜNYA

Emperyalizm çürüyen, asalak, can çekişen, genel bunalım içerisinde olan kapitalizmdir.

Devrevi ekonomik krizler emperyalizmin asalak, çürüyen, can çekişen kapitalizm olduğu gerçeğini daha açıkça gösterir. Krizler kapitalizmin kaçınılmaz yol arkadaşlarıdır.

Emperyalist dünya sisteminin ekonomik gelişmelerini tahlil ederken, kriz, ekonomik kriz, emperyalist dünya sisteminin genel krizi, devrevi kriz, kriz devresi, devrevi krizin aşamaları vb. kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir.

2019 yılında dünya ekonomisi yüzde 3’ten fazla büyüme durumunda.

Çin  % 6 civarında büyüyor.

Hindistan'ın büyümesi % 7’ye yakın.

"Gelişmiş ekonomiler" % 1,7 büyümede!

En iyi halde "büyüme hızında gerileme"den söz edilebilir. 

Dünya geneli açısından ekonomik kriz söz konusu değil.

Tek tek ülkelerde, örneğin Türkiye’de ekonomik kriz olması genel bir durum değil.

Kapitalizmin “eşitsiz, sıçramalı gelişme” yasasının doğal sonucu olarak, emperyalist dünyada güç dengelerinde köklü değişiklikler yaşanıyor.

ABD’nin ve genelde “Batı”nın egemenliği artık açık olarak sorgulanıyor Trump’ın başkanlığı döneminde “Batı” bloku bir blok olarak hareket etme durumundan çıkıyor. Almanya ve Fransa, AB’nin taşıyıcı güçleri olarak, ABD’nin uzantısı olarak hareket etmekten çıkma yönünde adımlar atıyor. İngiltere’nin AB’den ayrılması kesinleşti.  NATO içinde de çelişmeler sertleşiyor.

“Doğu” da, 2000’li yıllarda emperyalist büyük güçler arasında yerini alan Çin, emperyalist büyük güç olarak yükseliyor. Çin satın alma paritesi temelinde yapılan hesaplamaya göre dünyanın birinci ekonomik gücü haline geldi.

Rusya, askerî açıdan ABD’den sonra gelen en büyük askeri güç olarak, 2000’li yılların başından itibaren, 1990-2000 arasındaki zayıflama döneminden çıktı, dünya siyasetinin baş aktörlerinden biri olarak kurtlar sofrasında yerini aldı. Rusya Suriye somutunda olduğu gibi, yeniden paylaşımın en önemli aktörlerinden biridir.

Güç dengeleri yalnızca emperyalist güçler arasında değil, emperyalist güçlere bağımlı konumda olan, fakat kapitalizmin hızla geliştiği, yerli burjuvazinin bizzat kendisinin bağımsız emperyalist bir güç olma yönünde gelişmek istediği kimi ülkeler örneğin İran, Hindistan, Brezilya, Türkiye vb. arasında da değişmiştir. Bu gibi ülkelerin burjuvazisi de artık şimdiye kadarki emperyalist efendilerinin her dediğini yapar konumdan uzaklaşmakta, bunun için emperyalist güçler arasındaki çelişmelerden mümkün olduğunca yararlanmaya çalışmaktadır.

Gelişmelerin doğal sonucu olarak bozulmuş ve değişen güç dengeleri temelinde emperyalist dünyada yeniden paylaşım gündeme gelmiştir.

Emperyalist dünyada güç dengelerindeki büyük değişiklikler kaçınılmaz olarak, emperyalist güçlerin arasındaki çelişmelerin keskinleşmesini ve dünyanın yeniden paylaşılması dalaşlarının yoğunlaşmasını beraberinde  getiriyor.

Bu dalaş şimdilik emperyalist büyük güçlerin değişik ittifaklar içinde birbirlerine karşı doğrudan savaş yürüttükleri bir dünya savaşı biçiminde yürümüyor.

Şimdilik emperyalist büyük güçlerin birbirlerinin nüfuz alanlarını ele geçirme mücadelesi ekonomik ambargolar/ticari savaşlar ve dünyanın değişik bağımlı ülkelerinde yerli işbirlikçiler üzerinden yürütülen temsilci savaşları, yargı darbeleri, askeri darbeler vs.üzerinden yürüyor. Emperyalist dünya hızlı adımlarla bir üçüncü dünya savaşına doğru ilerliyor.

Burjuvazi 3. dünya savaşına hazırlanıyor.

Emperyalist yeni bir dünya savaşına hazırlığın tek tek ülkelerin iç siyasetine yansıması, hemen bütün ülkelerde militarizmin, ırkçılığın ve faşizmin gelişmesi biçiminde oluyor.

Dünyada ırkçılığın geliştirilmesi temelinde bir sağa kayışın, “güçlü lider” arayışlarının ve ırkçılığın azdırılması temelinde faşizmin gelişmesinin giderek esas yönelim olarak belirginleştiğini gösteriyor. En demokratı da dâhil, bütün emperyalist/kapitalist ve bağımlı ülkelerde egemenler “terörizme karşı mücadele” yalancı bayrağı altında ırkçılığı körüklüyor. Kazanılmış hakları her geçen gün daha fazla ellerinden alınan emekçi kitlelerin büyüyen öfkesi kışkırtılan ırkçılık temelinde “biz”den olmayanlara “öteki”lere karşı yönlendirilmeye çalışılıyor. Batılı emperyalist ülkelerde ırkçılık en başta İslam düşmanlığı ve antisemitizm biçiminde gelişen sivil ırkçı faşist örgütler devletler tarafından göz yumularak, birçok hâlde açıkça da destelenerek güçlendiriliyor. Gerici burjuva demokrasisinin hâlâ hüküm sürdüğü ülkelerde burjuvazi savaş hazırlıklarında faşist tipte yönetim opsiyonunu da hazırlıyor. Bu gelişmelere karşı tepkiler, direnişler de büyüyor. Irkçılığa ve faşizme karşı gelişen haklı mücadeleler içinde, ırkçılık ve faşizmin kapitalizmle bağını göstermek, gerçek bir antiırkçı-antifaşist mücadelenin emperyalist kapitalist sistemi bir bütün olarak karşısına alması gerektiği düşüncesini bütün araçları kullanarak yaygınlaşmak devrimcilerin görevidir.

Dünyada anda var olan kitle hareketleri/isyanları, ayrımsız bir kaba konulmamalı, isyanlara, kitle hareketlerine somut bakılmalıdır. Örneğin Şili’deki kitlelerin isyanı ile Hong Kong’taki kitle hareketi bir ve aynı değildir. Örneğin Ekvator’daki kitle hareketi ile İran’daki kitle hareketleri bir ve aynı değildir.

Bu hareketlerin bir bölümü çıkış noktasında demokratik taleplere sahip olmalarına rağmen, gelişme süreci içinde emperyalist güçlerin destek verdiği, arka planda yer aldıkları, kendi çıkarları için kullandıkları hareketlerdir. Örneğin Hong Kong, İran, Bolivya’da askeri darbe ile sonuçlanan hareket vb.

Tüm bu hareketler kendiliğinden gelişen hareketlerdir. Hareketlerde gerçek anlamda devrimci bir önderlik yok.

Bu nedenle tüm dünyada esas görev, tek tek ülkelerde işçi sınıfı partilerinin yaratılması, inşasının derinleştirilmesidir. Objektif olarak gelişen sınıf mücadelelerinin doğru bir devrimci önderlik olmadığında sönüp gittiği egemen sınıfların kendi aralarındaki iktidar dalaşında kaldıraç olarak kullanılabildiği ya da en iyi hâlde geçici reformist tavizlerle sonuçlandığını hep yeniden yaşıyoruz.

KUZEY KÜRDİSTAN/TÜRKİYE

Türkiye’de yaşanılan gelişmeler, dünyada yaşanılan gelişmelerden bağımsız değil. Tam tersine Türkiye’de yaşanılan gelişmeler dünyada yaşanılan gelişmelerin yansımasıdır.

Türkiye ekonomisi 2018’in dördüncü çeyreğinden bu yana küçülüyor. Ekonomi yeni bir devrevi kriz dönemini yaşıyor. 

Ekonomik krizin yükü egemenler tarafından işçilerin, emekçilerin sırtına yüklenmektedir. Ekonomik kriz işçiler, emekçiler açısından daha fazla sömürülmek, ücret düşüşü, daha yoğun çalışma, daha fazla işsizlik, yoksulluk, açlık demektir.

Kapitalizm işçi sınıfı önderliğinde devrimlerle yerle bir edilmedikçe, ekonomik krizler onun sonunu getirmez. Her devrevi krizden kapitalizm bir yandan tekniği yenileyerek, diğer yandan borsa çöküşlerinden de oluşan balonları geçici olarak ortadan kaldırarak çıkar. Birçok kapitalist çöker, batar, fakat kapitalizm kendini belli ölçüde yenileyerek yoluna devam eder.

Türkiye’de 2000’li yıllarda güçlenen tekelci Türk büyük burjuvazisi bütün hızıyla yürüyen yeniden paylaşım dalaşında bağımsız bir siyasi aktör olarak rol oynamak istiyor! Kurtlar sofrasında yer almak, yeniden paylaşım pastasından alınabilecek en büyük payı almak; Türk burjuvazisinin planı, programıdır. Yeniden paylaşım pastasından pay kapabilmek için iç cephenin sağlamlaştırılması gerekiyor. Bunun için içte koyu faşizm uygulanıyor, ırkçılık kışkırtılıyor, Kürt özgürlük hareketine ve her türlü burjuva demokratik muhalefete karşı açık faşist terör uygulanıyor. Büyüme gelişme eğilimi taşıyan grevler, direnişler, gösteriler faşist şiddetle bastırılıyor. Dışta, Rojava, Efrîn işgallerinde görüldüğü gibi açıkça sömürgeci emperyalist işgal savaşları yürütülüyor.

Türkiye’nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile "Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin” yaptığı anlaşma, Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz araması vb. paylaşım savaşında bağımsız rol oynamamın edimleridir. Türk burjuvazisi emperyalistleşme yönünde ilerliyor. Bu yönde adımlar atıyor. Henüz T.C devleti emperyalist devlet olarak tanımlanamaz. Ancak gidiş yönü emperyalistleşmeye doğrudur.

Bu istek ve edim, tek başına ne AKP’nin ne de Erdoğan’ın siyasetidir. Bu siyaset tekelci Türk burjuvazisinin siyasetidir. Anda devleti yöneten egemen sınıf temsilcileri değişse de bu siyasette değişiklik olmayacaktır.

Emperyalistleşmeye doğru gidişte, uygulanmaya başlanılan Türk tipi başkanlık sistemi “hızlı karar alma ve uygulama” ile burjuvazinin işini kolaylaştırıyor.

Türkiye’de faşizm, kısa kesintilerle, bütün T.C tarihi boyunca Türk burjuva devletinin esas yönetim biçimi olmuştur. T.C devleti faşist bir devlettir. Bugüne kadar siyasi iktidara gelen her burjuva hükümeti, esas olarak faşizmi uygulamıştır. Gerek sınıf mücadelesinin gerekse uluslararası konjonktürün dayatmaları sonucu kâğıt üzerinde şu veya bu burjuva hükümet tarafından verilmek zorunda kalınan kimi burjuva demokratik haklar işçiler ve emekçilerin, kadın hareketinin, gençlik hareketinin, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin yükseldiği dönemlerde pratikte sınırlı olarak kullanılsa da devletin niteliği hiçbir dönemde değişmemiştir.

Bu nedenle ülkelerimizde faşizme karşı mücadele, burjuvazinin şu veya bu hükümetine karşı mücadele olarak değil, bir bütün olarak devlete karşı mücadele olarak yürütülmek zorundadır. Mücadelenin sivri ucu anda ki hükümete de yönelse de, mücadelenin bir bütün olarak devlete karşı olduğu konusunda hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyecek biçimde yürütülmelidir.

Ülkelerimizde faşizme karşı antifaşist cephe, anti-Tayyip, anti AKP cephesi değil, anti devlet cephesi olmalıdır.

Bu cephe içinde bizzat kendileri faşist olan, iktidara geldiklerinde faşizmi uygulayacak olan burjuva partilerinin yeri yoktur.

Faşizme karşı mücadele kendileri de faşist olan CHP, İyi Parti, Saadet Partisi gibi partilerin, Millet İttifakının parçası/yardımcısı olarak yürütülemez.

Demokrasi mücadelesi kendileri demokrat olmayan, partilerle/güçlerle birlikte yürütülemez!

Demokrasi mücadelesi bir bütün olarak devlete, egemen sınıfların bütününe karşı yürütülmelidir.

Antifaşist mücadelenin hedefi halk demokrasisi, halk iktidarıdır. Faşizme karşı mücadele bu perspektifle yürütülmelidir.

HDK

“HDK’nin içinde bulunduğu açmazların ve yetmezliklerin kökensel bağı” bize göre kuruluş paradigmasında yatmaktadır.

Bu paradigmanın işleyen bir  devletin varlığı  şartlarında  başarıya ulaşma şansı yoktur.

Devleti yıkmadan, alttan kurulacak meclisler aracılığıyla kendi demokrasimizi yaşayabileceğimiz,  yaşatabileceğimiz, devletin bu yolla demokratikleştirilmesi mümkün değildir.

Hiçbir ülkede de bunun örneği yaşanmamıştır.

Bu stratejisinin başarılı olması için verili devletin devlet olmaktan çıkması, milyonlarca kitlenin harekete geçmesi, alanda devlet iktidarı boşluğunun doğması gerekir. Örneğin 2011/2012’de Rojava’da olduğu gibi.  Verili devletin işleyen bir devlet olması halinde,  devlet iktidarını korumak için her şeyi yapacaktır.

Bize göre Kuzey Kürdistan/Türkiye’de faşizme karşı mücadeleyi örgütleyecek, demokrasi mücadelesi yürütecek, legal radikal demokrat bir çatı partisine de ihtiyaç vardır. HDK’nın önüne koyduğu görevler açısından bu ihtiyacı karşılayacağını düşünmüyoruz.

Doğru ele alındığında HDP’nin bir çatı partisine doğru geliştirilmesi imkanı ve potansiyeli vardır.

“Sol” içinde, legal, parlamenter mücadele alanında, faşizmin geriletilmesi ve burjuva demokrasisi için mücadele eden reformcu, radikal demokrat bir çatı partisinin yararlı ve gerekli olduğunu düşünüyoruz.  

Çatı partisinden anladığımız, bütün “sol” un –kurumsal olarak alındığında- CHP’nin solunda olan bütün kesimlerin, kendi siyasi yapılarını koruyarak, bugünkü asgari müşterek olan demokrasi için mücadele programı temelinde birlikte çalıştıkları bir yapıdır. HDP’nin uğrunda mücadele ettiği demokrasi batıda örneklerini yaşadığımız gerici burjuva demokrasisinin sınırlarını aşmak zorundadır. Bu sınırların ne ölçüde aşılabileceği mücadeleye bağlıdır.

Çatı partisi için:

a) Bu parti kendi içinde en geniş demokrasiyi yaşamalı, yaşatmalıdır. Hiçbir grup siyasi görüşleri nedeniyle dışlanmalıdır.

b) HDP’nin yasal çerçevede kurulmuş ve faaliyet gösteren bir parti olduğu unutulmamalı, ondan legal bir parlamenter mücadele partisinden beklenmesi doğru olmayan şeyler talep edilmemelidir.

c) HDP ulusal kimlik açısından çok uluslu bir ülkenin tüm ulus ve milliyetlerini içinde barındıran partisi Kuzey Kürdistan/Türkiye partisi olmalıdır. Bu milli baskıya kararlı bir şekilde karşı çıkmayı, ezilen ulusların tüm ulusal haklarını, -ayrılma hakkı da dahil- savunulmasını dıştalamaz. Tam tersine bu konuda tavır HDP’ni diğer bütün burjuva partilerinden ayıran temel kıstaslardan biridir.

d) HDP onun içinde yer alan siyasi örgütlerin hiç birinin legal siyasi örgütü olmamalı, bu anlamda kendi programına sahip bağımsız bir siyasi özne olmalıdır.

HDP, böyle ele alındığında ve bu yönde geliştiğinde, HDK’ye de gerek kalmayacaktır. 

HDP faşizmi geriletmek, Türkiye’de demokrasiyi –devrimci demokrasiyi-  egemen kılmak için parlamenter mücadele yürüten, yasal çerçeve içinde hareket eden bir parti olmalıdır. 

Burjuva demokrasisi de faşizm gibi burjuvazinin iktidarıdır. Fakat burjuva demokrasisi şartlarında işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlenme ve mücadele şartları çok daha elverişli hale gelir. Kuşkusuz teorik olarak faşizmi işçi sınıfının önderliğinde antifaşist demokratik bir devrimle de yıkmak ve burjuvazinin iktidarı yerine, içinde burjuvazinin bir bölümünün de yer aldığı işçi sınıfı önderliğinde antifaşist cephe hükümeti iktidarı, -buna halk iktidarı da denebilir- kurmak mümkündür. Fakat bunun ön şartı işçi sınıfının öncü örgütü komünist partisinin güçlü olması, işçi sınıfının sınıf hareketinin güçlü olması ve komünist parti ile sınıf hareketinin çok güçlü bağlara sahip olmasıdır. Bu şartlar ise bugünün Kuzey Kürdistan/Türkiye’sinde ne yazık ki yoktur. Bu yüzden burjuva faşizminin andaki alternatifi olarak burjuva demokrasisinden söz ediyoruz. Ancak bu burjuva demokrasisi emperyalizm çağında bütün çizgi boyunca gericileşmiş olanın sınırlarını aşan devrimci, radikal  bir demokrasi olmak zorundadır.  

Biz çalışmalar açısından en geniş anlamıyla demokratik ‘sol’un tümünü kendi çatısı altında toplayacak bir çatı partisinin belirleyici önemde olduğunu, HDP’nin bu yönde geliştirilmesi için potansiyelin olduğunu ve bugün enerjinin bunun için harcanmasının daha yararlı ve iyi olacağını düşünüyoruz.

HDK, meclisler aracılığıyla kendi demokrasimizi yaşayabileceğimiz, yaşatabileceğimiz iddiası temelinde yoluna devam etmemelidir. Bu konuda hayal yaymamalıdır.

HDK, verili yasal çerçeve içinde demokrasinin sınırlarını geliştirme, Türkiye’de faşizmi geriletme, onu burjuva demokratik bir cumhuriyete dönüştürme asgari müşterek hedefinde güçlerini birleştirme ihtiyacı duyan demokratik/liberal/sosyalist/komünist örgütlerin yan yana geldiği bir eylem birliği cephe örgütü olmalıdır.

Burjuva partilerden, burjuva ittifaklardan bağımsız mücadelede ısrar etmeliyiz. "Üçüncü" yol bunu gerektirir.

"Üçüncü"  yol, CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ile birlikte demokrasi cephesi mücadelesi vermek değildir.

Bugün halk meclisleri sadece kağıt üzerinde var. Pratikte karşılığı yok. Faşist devletin varlığı şartlarında alttan demokrasiyi yaşama/inşa etme sivil toplumcu bir ütopyadır.  Hayalleri bırakıp gerçekten "üçüncü" yolu birlikte yaratalım. Kendi bağımsız siyasetimizle ortaya çıkıp halka gerçek bir alternatif sunalım. Egemen sınıfların iktidar dalaşının dayanağı olmayalım!

İşçilerin, emekçilerin, ezilenlerin hâkim sınıfların tüm kesimlerine karşı, burjuvazinin tüm kesimlerinden kendini kesin hatlarla ayıran, kendi bağımsız devrimci çizgisiyle halka alternatif olarak kendini sunan, bağımsız mücadele cephesi yaratalım.

16 Aralık 2019

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş