GELİŞİ GÜZEL NOTLAR… NİSAN  2016

 

REZA’NIN ABD SEYAHATİ…

22 Mart’ta  çok ilginç bir gelişmenin notları düştü medyaya: Türkiye’nin 17-25 Aralık operasyonları üzerinden yakından tanıdığı Reza Zarrab  yanında eşi ve çocuğu ile ABD’ye gittiği “turistik gezi”de  19 Mart’ta  ABD’ye ayak bastığı Miami hava alanında  FBI ajanları tarafından karşılanıp göz altına alınmış, 21 Mart’ta çıkarıldığı mahkemede de tutuklanmıştı.

Bilindiği gibi İran kökenli  Reza Zarrab Türkiye’de 17 Aralık’ta cemaat/AKP arasındaki iktidar mücadelesinin bir parçası olarak gündeme gelen  rüşvet operasyonunda yakalanıp 70 gün hapis yattıktan sonra, tutuklamada yer alan savcının görevden alınması, yerine yeni bir savcı atanması ertesinde bu yeni savcının talebiyle  serbest bırakılmıştı.

17 Aralık Operasyonu sonrasında savcıların değiştirilmesinin ardından şüpheliler hakkındaki suçlamalar düşmüştü. Reza Zarrab, eski bakan çocukları Barış Güler ve Salih Kaan Çağlayan ile birlikte 53 kişi hakkında, “usulüne uygun delil toplanmadığı, suçun unsurlarının oluşmadığı ve herhangi bir örgüte rastlanmadığı” gerekçesiyle, bu suçlardan kovuşturmaya gerek duyulmadığı açıklanmıştı.

 Hürriyet’ gazetesinde 22 Mart’ta  yayınlanan yazısında Washington muhabiri T.Tanış tutuklanma konusunda  şu bilgileri  veriyordu:  ürriyet’te yayınlanan

“Zarrab, dün Miami’de federal mahkemenin karşısına çıkarıldı. Savcı Bharara, Zarrab’ın işlediği iddia edilen suçların sıralandığı 21 sayfalık iddianamenin okunmasının ardından davayla ilgili şu açıklamayı yaptı:

“Bu sanıklar, yıllarca İran ve İranlı şirketlere yönelik yaptırımları ihlal ettiler ve dünya genelinde kara para akladılar.”

FBI Bölge Direktör Yardımcısı Rodriguez ise “2010’dan 2015 yılına kadar yaklaşık beş yıl boyunca zanlılar İranlı kuruluşlar adına finansal faaliyetler yürüterek İran’a karşı ABD’nin ambargosunu ve uluslararası ekonomik yaptırımları ihlal ettiler. Bugün ilan edilen suçlamalar, bu kişilerin gerçek ortaklarını gizlemeye çalışanlara bir mesaj göndermeli” dedi.

İddianamede Zarrab ve diğer zanlıların adlarına yürüttükleri işlemler sayesinde fayda sağlayan İranlı kuruluşların, ABD’nin kara listesinde yer alan Bank Mellat, İran İslami Devrim Muhafızları’yla bağlantılı İran Ulusal Petrol Şirketi (NIOC), Naftiran Intertrade Company Ltd. (NICO), Naftiran Intertrade Company Sarl (“NICO Sarl”) ve Hong Kong Intertrade Company (HKICO) ve İran inşaat ve enerji şirketi MAPNA Group olduğu belirtildi.

Zarrab’ın bu ağa bağlı Türkiye’deki şirketleri ise Royal Holding A.Ş., Durak Döviz Exchange, Al Nafees Exchange, Royal Emerald Investments; Asi Kıymetli Madenler Turizm, ECB Kuyumculuk, Güneş General Trading LLC olarak iddianamede sıralandı.”

Reza Zarrab ortağı Zencani İran’da yargılanıp ölüm cezasına çarptırılmış, İran’ın da yargılamak istediği bir kişi. ABD açısından,  ABD’nin İran’a uyguladığı ambargonun delinmesinde başrol oyuncularından biri. Böyle bir kişinin hakkında yürütülen davaların düşmüş olduğu  Türkiye’den, aslında  tutuklanacağı kesin  olan bir ülkeye “turistik seyahat”e gitmesi inanılması  güç bir öykü. Zarrab’ın  ABD’ne turistik seyahati, gerçekte onun ABD polis ve yargısına teslim olmaya gidiş seyahati. Bunun önceden ABD polisi ve yargısı ile anlaşmalı olarak  mı yapıldığı, yoksa Zarrab’ın  kendi inisiyatifi ile ABD’li kurumlarla anlaşmadan mı yapılmış olduğunu; eğer öyle  ise bunun arkasında hangi hesapların olduğunu; Türkiye’den birilerinin bunda rolü olup olmadığını  vb. bugün söylemek mümkün değil. Her halükarda Reza Zarrrab’ın   ABD’ de tutuklanması, onun  ABD’nin elinde AKP hükümetine, Erdoğan’a  karşı  bir koz olarak kullanma imkanını ortaya  çıkarmıştır. Reza Zarrab’ın  ABD ‘de vereceği ifadelerde T.C.nin,  AKP/Erdoğan’ın İran’a  karşı ambargonun delinmesinde oynadığı rol konusunda, bu  arada AKP  hükümet üyelerine verilen rüşvetler konusunda verebileceği bilgi ve olası belgeler AKP’nin ve Erdoğan’ı  hem uluslararası alanda, hem de içte zorlama potansiyeline sahiptir.

İlginç olan şeylerden biri şudur:

Reza Zarrab’ın, ABD’de tutuklanmasına yönelik iddianamede yer alan Türkiye’deki şirketlerde Reza Zarrab’ın Amerika’ya gidişinden kısa süre önce  ünvan değişiklikleri, ortaklıktan ayrılma ve tasfiye süreçleri yaşandı. Bütün şirketleri çatısı altında toplayan Royal Holding’ın ünvanı Şubat ayı içinde değişti. Zarrab, 26 Şubat 2016 tarihinde Royal Holding’in ünvanını Roysar Holding olarak değiştirdi. 17-25 Aralık soruşturması kapsamında da ismi sıkça duyulan Durak Döviz’de Zarrab, 2007-2009 yılları arasında yönetim kurulu başkanlığı yapmıştı. 2014 yılında şirketin ünvanı Hayyam Döviz oldu. Yönetiminde hala Emin Hayyam bulunuyor. İddianamede geçen Asi Kuyumculuk 6 Ocak 2016’da tasfiye oldu. Ortakları Murat Happani ve Faruk Happani. ECB Kuyumculuk ise 2012’de kuruldu, 2013 yılında tasfiye sürecine girdi. Tasfiye 2015 yılında tamamlandı.

İlginç olan bir başka şey de şudur:

Eski AKP milletvekillerinden ve cemaatle  yakın ilişkiler içinde olan Feyzi İşbaşaran Reza Sarraf'la ilgili olarak bir dizi tweet attı. Yazdıkları  şöyle:

“Kimse Zarrab'ın, Miami'de hava güzel, birkaç gün tatil yapıp denize girerim diye gittiğini sanmasın. Zarrab o kadar aptal olamaz.

Babek Zencani'nin İran'da yargılanmasından beri Zarrab tedirgindi. Zencani idam cezasını alınca Zarrab harekete geçti.

Basından takip etmişsiniz, Zarrab'ın boşanma meselesi ve mallarını satması gündemdeydi. Zarrab Istanbul'da diken üstündeydi.

Zarrab'ı Istanbul'da ölüm korkusu sarmıştı. O'nu koruyan güç O'nu mafyaya teslim etmişti. Hem mafyayı doyurmak, hem de denileni yapmak.

Zarrab'ı koruyan güç, izleri silmek için Zarrab'ı ortadan kaldıracaktı. Zarrab'ın yaşaması artık zarar veriyordu. Mafya zaten ensesindeydi.

Istanbul'da, büyük para kazananların hepsinin hayatı tehlikede. Hele Zarrab gibilerin milyar dolarlarla Istanbul'da yaşaması imkansız.

Zarrab, yolun sonuna geldiğini gördü, değil Amerika Avrupa'ya gidemiyordu. Büyük ihtimalle Amerika ile irtibata geçti. Çünkü sorun ABD.

Zarrab, ABD-Miami'ye indiğinde FBI'nın kendisini tutuklayacağını bilmemesi imkansız. Belli ki, arada CIA-FBI'ın adamları var.

FBI, Zarrab'ı konuşturacak. Zarrab da konuşmak için gitti zaten. Zarrab konuşursa, az ceza alır ve servetinin bir kısmını kurtarır.

Büyük ihtimalle Zarrab Amerika'ya tüm bilgileri, bağlantılarını verecek. Bunun karşılığında kefaletle bırakırlar.

Amerika, Zarrab'dan bilgileri aldıktan sonra kefaletle bırakır, ama Amerika'dan çıkamaz. Zarrab da onu istiyor zaten.

Zarrab, karakter olarak zayıf biri. Türkiye'de tutuklandığında hemen dışarıya haber göndermişti. 'Beni çıkarmazsanız konuşurum' demişti

Zarrab konuşursa ne olur? Türkiye'deki 17-25 rüşvet ve yolsuzluk operasyonu uluslararası davaya dönüşür.

Türkiye'deki bazı siyasilerin ve İran'daki bazı mollaların para trafiği ortaya saçılır. İran'da, Ahmed-i Nejat kilit isim olacak.

Zarrab'ın konuşması ile İran'da üst düzey tutuklamalar olur. Bu tutuklamalar Hasan Ruhani'yi çok rahatlatacak. ABD Ruhani ile çalışacak.

Zarrab, Türkiye ve Türk siyasetçilerle ilgili net bilgiler verir. Türk siyasetçiler Zarrab'ın suçlandığı konuların tam göbeğinde olur.

Suçlama çok büyük ve uluslararası suçlar. Atatürk havalimanı antreposundaki CIA Operasyonlarının hepsi ortaya dökülür.

Türkiye’de, hukuk şapa oturdu. Türkiye, kesemediği göbeğini Amerika kesti. Bu siyaset veya siyasetsizlik bir yerde bitecekti. Buraya kadar.

Netice itibariyle, Zarrab Türkiye'den kaçtı ve Amerika'ya sığındı. Zarrab canını kurtardı, gerisi düşünsün.

Zarrab, Türkiye'den mi gitti, Dubai'den alındı mı? Onu da bir iki gün içinde öğreniriz.”

(Esasında bu daha baştan belli idi. Zarrab İstanbul’dan kalkan bir THY uçağı ile Miami’ye gitmişti. Fakat tabii polisiyle bir öykü açısından Dubai’den “alınmış” olması daha ilginç olurdu.)

Fevzi Başaran’ın tweetlerinde esas  ilginç olan cemaatin  ABD’nin Zarrab operasyonundan beklentilerinin  ne olduğunun ifade açıkça edilmesidir. Bu vb. görüşler Zarrab  ABD ‘de tutuklandıktan bu yana  başta cemaat medyası olmak üzere, anti Erdoğan medyası tarafından sıkça savunuldu, savunuluyor. Buna  karşı AKP/Erdoğan yandaşı medya olayı ya suskunlukla ya da  tutuklamanın Türkiye  ile ilgisi yok avuntuları ile geçiştiriyor. Bir bölüm yandaş yorumcu ise  Zarrab’ın  ABD de tutuklanması olayını Gülen Cemaati/ABD işbirliği  ile AKP‘ne ve Erdoğan karşı uluslar arası yeni bir darbe girişiminin ön adımı olarak değerlendirip, şimdiden gardını alıyor. Bu kesim Zarrab davasının savcısı Bharara’yı  da cemaatçi ilan etti.

Kuşkusuz bu  konu önümüzdeki  haftalar ve aylarda Türkiye gündemini daha çok meşgul edecektir.

Bizim açımızdan önemli olan, bu  konunun egemenlerin kendi içlerindeki iktidar dalaşının bir parçası olduğunu kavramaktır. Biz ne Zarrab’ın ABD’de vereceği ifadeleri  AKP/Erdoğan’ı  zayıflatmak/devirmek için kullanacak  olan kesimin; ne de söz konusu ifadelerin Türkiye’nin AKP /Erdoğan önderliğinde büyümesinden rahatsız olan  uluslararası bir komplonun parçası olduğunu anlatacak olan hükümet yanlısı bloğun yanında yer almamalıyız.

Bizim için egemenlerin bu iç iktidar dalaşında  her iki taraf ta düşmandır.

Anayasa Tartışmaları:

Anayasa konusunda tartışmalar, şimdilik dokunulmazlıklar üzerine tartışmanın ve tabii savaş haberciliğinin  gölgesinde kalmasına rağmen sürüyor. Her siyasi parti, grup, akım bu konuda görüşlerini netleştirmeye çalışıyor. Bu konuda AKP  yaz aylarında kendi  önerisini ortaya koyup tartışmaya açacak gibi görünüyor.Bu yapıldığında,aslında  takke düşüp kel görünecek, AKP’nin “sivil ve demokratik Anayasa” dan ne anladığı açıkça ortaya çıkacaktır. Arada Meclis’te kurulan Anayasa Komisyonuna CHP üye vermedi. Böylece  daha en başından Meclisteki partilerin üzerinde birleşebilecekleri ortak bir Anayasa taslağı çıkamayacağı bir kez daha tasdiklendi.

CHP ve MHP  Anayasa’nın ilk üç maddesine “dokundurtmama” konusunda kararlı görünüyorlar. Bunun pratik anlamı, bu iki partinin 12 Eylül kalıntısı Anayasa’nın kalmasını istemeleridir.

Laik Anayasa/Dindar Anayasa tartışması: Havanda su dövme!

26 Nisan’da AKP kurucularından ve Erdoğan’ın kadim çalışma arkadaşlarından biri ve anda Meclis başkanı  olan İsmail Kahraman İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği AY-BİR'in düzenlediği "Yeni Türkiye Konferansları"nın altıncısında, "Yeni Türkiye ve Yeni Anayasa" konulu konferans verdi. Bu konferansta Anayasa’da laiklik ilkesi konusunda İsmail Kahraman  şunları söyledi:

“"Ama Anayasa inanca göre tasnif edildiğinde, bu 82 Anayasası da, 61 Anayasası da dindar anayasalardır. Neden? Diyanet işleri Başkanlığı vardır. Resmi tatiller, Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı'dır. Din dersleri mecburidir ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar anayasadır. Laiklik tarifi de ona göre olmalıdır. Laiklik bir kere yeni anayasada olmamalıdır. Dünyada üç anayasada laiklik var. Fransa, İrlanda, bir de Türkiye'de var. Tarifi de yok. İsteyen, istediği gibi bunu yorumluyor. Böyle bir şey olmamalıdır. Dindar anayasa meselesinden anayasamızın kaçınmaması lazım. Dini olarak bahsetmesi lazım."

Bazı ülkelerdeki anayasalarda dini ibarelerin bulunduğunu söyleyen ve örnekler gösteren TBMM Başkanı Kahraman

 "Peki niye biz Müslüman bir ülke olarak, dinden kendimizi arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Niye? İslam İşbirliği Örgütü'ne kayıtlıyız, üyesiyiz, kurucusuyuz. İslam Kalkınma Bankası'nda varız. Bir İslam ülkesiyiz. Nedir yani? Neden? Ladinilik olmamalı yeni anayasada ve dindar bir anayasa olmalı" dedi.

TBMM’nin andaki başkanının bu sözleri yalnızca Türkiye’de  değil batı medyasında da AKP’nin laiklik ilkesini Anayasa’dan çıkartıp, dindar, İslamcı bir Anayasa istediği şeklinde verildi.

Cumhuriyet com.da ilgili haberler  “AKP ağzındaki baklayı çıkardı:Laiklik gidiyor,dindar Anayasa geliyor” başlığıyla verildi. HDP Eşbaşkanı Yüksekdağ’ın  oldukça kapsamlı açıklamasından ise öne çıkarılan manşet “Takke düştü,kel göründü” oldu.

CHP adına yapılan açıklamada Kahraman “haddini bilme”ye çağrıldı.

Sol lafazanlıkta epeyce ileride olan, siyasette Kemalist pozisyonları  savunmakta Aydınlıkla yarışan KP adına yapılan açıklamada da şöyle dendi:

TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ın “Laiklik kaldırılmalıdır. Anayasada dindarlıktan da kaçınılmamalıdır” sözleri bir şeriatçı darbe girişimidir.

Bize düşen bu girişimi savuşturmakla yetinmemektir.

Şeriatçı darbe girişimi püskürtülürken, hep aksayan, hep yarım giden laikliğin de tamamlanması için harekete geçilmelidir.

26 Nisan Salı günü, tüm halkımızı laiklik içinaslında fiilen pek çok noktada kaybetmiş olduğumuz laikliği yeniden kazanmak için toplanmaya çağırıyoruz.

Aydınlanma Hareketi'nin Ankara, İstanbul ve İzmir için yaptığı çağrılara uyacağız.

Şeriata, faşizme karanlığa geçit yok.”

Yani kısacası eyvah laiklik yine elden gidiyor, şeriat geliyordu!

AKP’den İsmail Kahraman’ın bu açıklaması konusunda gelen ilk açıklamalar ise şöyle idi:

AKP Grup Başkanvekili Naci Bostancı, TBMM Başkanı Kahraman'ın bu sözleri hangi bağlamda söylediğini bilemediklerini ifade ederek,

"Sayın Başkan buna ilişkin bir değerlendirme yapacaktır herhalde. AK Parti'nin laiklikle ilgili problemi yoktur. Anayasa taslağında böyle bir gündemimiz de yoktur" dedi.

AKP Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop TBMM Başkanı Kahraman'ın açıklamaları konusunda, "Laikliğin anayasa metninden çıkarılmasını tartışmış bile değiliz. Meclis Başkanı, parti adına konuşmuyor" dedi.

AKP’nin Anayasa taslağının hazırlanmasında yer alan Burhan Kuzu:

"Ak Parti olarak hazırlamakta olduğumuz Anayasa Metninde Laiklik ilkesi açıkça yer almaktadır. Elbette herkes ifade özgürlüğünde serbesttir" dedi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Karabük Valiliği'nde Ulaştırma, Haberleşme ve Denizcilik Bakanı Binali Yıldırım'ın ziyareti öncesinde gazetecilerin, TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ın laiklik ile ilgili sözlerini sorması üzerine şöyle konuştu:

"Başkanımız, 'Anayasa'da laikliğin tarifi olmamalıdır' ifadesini kullanmış. Eğer bununla kastı 'Anayasa'da laiklik ilkesi olmamalıdır' ise buna biz AK Parti olarak katılmayız. Çünkü AK Parti Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden olan laiklik ilkesinin önemli olduğunu düşünmektedir. Nitekim 2011’de uzlaşma masasına getirmiş olduğu anayasa teklifinde de Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden olan laiklik muhafaza edilmektedir. Sayın Meclis Başkanımız doğrusu neyi kastettiğini mutlaka kendisi açıklayacaktır. Laiklik devletin bir karakteridir. Bireyler devletin laiklik karakterine sahip olması gerekliliğine inanırlar. Ama herhangi bir dine de mensup olabilirler. Laiklik buna mani değildir. Dolayısıyla bir kişinin gerçek anlamda uygulanan laik bir devlette, toplumda dininin gereklerini özgürce yerine getirmesi mümkündür."

Geçmişte laiklikle ilgili birtakım uygulama yanlışlıklarından kaynaklanan sorunlar yaşandığını ifade eden Şahin,

"Ama artık Türkiye'de bu anlamda bir sorun yaşanmamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkememizin laikliğin nasıl anlaşılması gerektiğine dair son kararları aslında bu konuda tüm tereddütleri de ortadan kaldırmıştır. Biz AK Parti olarak yeni hazırlamakta olduğumuz anayasamızda da Cumhuriyetin temel niteliklerinden olan demokratik olma vasfı, laiklik vasfı, sosyal hukuk devleti olma vasfını özenle muhafaza edeceğiz. Etmek durumundayız. Ama laikliğin bir gerekçede açıklamasını yapmak, nasıl anlaşılması gerekir laiklik, gerekçede bunu geniş şekilde izah etmeyi düşünüyoruz." dedi.

Yani AKP karşıtı cephe  açısından “Takke düşmüş, kel görünmüş”, AKP’nin Şeriat kurma isteği açıkça ortaya çıkmışken, AKP  cephesinde AKP adına konuşanlar, kendilerinin Anayasa  taslağında laiklik ilkesinin korunduğunu, fakat gerekçede bu ilkeden ne anlaşıldığının açıklanacağını söylüyorlar, Kahraman’ın sözlerini  açıklanması gereken kişisel görüş olarak relative ediyorlardı.

Her halükarda Kahraman’ın  kuşkusuz Sünni İslami anlayışa dayalı bir “dindar Anayasa” talebi bilinen refleksleri tetikleyen nurtopu gibi yeni bir gündem doğurdu. Önümüzdeki dönemde de bu tartışmalar, AKP’nin  yeni Anayasa  taslağı ortaya çıkana kadar “ne demek istiyorlar” temelinde sürecek. Havanda epey su dövülecek. Söz  konusu Anayasa taslağı çıktığında istenenin ne olduğunu açık göreceğiz.

Şimdilik anda yürüyen tartışma konusunda söyleyeceklerimiz şunlar:

*T.C. nin Anayasasında yazan  onun “laik bir devlet” olduğu tespiti  açık bir yalandır. T.C. tarihinin hiçbir dönemde gerçek anlamda laik olmamıştır. 1920’deki Anayasa işlevi gören “Teşkilatı Esasiye Kanunu” bir din devleti olan Osmanlı devletinin 1876’daki Anayasasını kabullenmiştir. 1924 Anayasasında T.C. devletinin dininin islam olduğu yazılıdır. Laiklik ilkesi ilk kez 1936’da –CHP’nin 6 okundan biri olarak– Anayasa’ya eklenmiştir. 1961 ve 1982 darbe Anayasaları da 1936 da yer aldığı biçimiyle T.C.nin laik bir devlet olduğu tespitini üzerlenmiştir. 1936’dan bu yana Anayasal hüküm olan  laiklik uygulamada nedir?  İslamın Sünni/Hanefi mezhebinin  başbakanlığa bağlı bir devlet kurumu olan “Diyanet İşleri Başkanlığı” tarafından yapılan yorumu temelindeki bir dinin  devletin dini olmasıdır. Diyanet işleri başkanlığı kurumu, ordu dışta tutulduğunda devletin personel sayısı en yüksek olan kurumu,  bütçeden aldığı pay en büyük olan kurumlarından biridir. Devlet en başından  bugüne kadar İslamın Sünni/Hanefi mezhebinin egemenliğini destekleyen ve ona dayanan bir din devletidir.

*Bu devletin laik bir devlet olduğunu solculuk adına savunmak, ”elden giden laikliği” savunmak vb. büyük bir aymazlıktır. Bu konuda görev devletin nasıl bir din devleti olduğunu teşhir etmek, laiklik yalanını teşhir etmek  ve gerçek laikliği savunmaktır.

Nedir gerçek laiklik?

*Devletin din ile bir ilişkisi yoktur. Devletin dini yoktur. Devlet açısından din kişilerin özel meselesidir.

*Devlet bütün dinlere, mezheplere eşit mesafede durur. Hiç bir dine ya da mezhebe hiçbir destek vermez. Hiçbir dine ve mezhebe ayrıcalık tanımaz.

*Din ve mezhep özgürlüğünü ve dinsiz olma özgürlüğünü tanır  ve güvence altına alır.

*Din ve mezhep adına, başka din ve mezheplere ve dinsizlere yönelen her türlü baskıyı yasaklar.

İşte Anayasada din konusunda yer alması gereken budur. Biz bunun için mücadele etmeliyiz.

(Burada geçerken söyleyeyim: Aslında bugün burjuvazinin egemenliği şartlarında gerçek anlamda laiklik hemen hemen hiç bir ülkede söz konusu değildir.

En gelişmiş kapitalist ülkelerin çoğunun  Anayasaları Tanrıya, dine  atıflarla başlar. Dini kurumlar devlet tarafından desteklenir vs.)

Kazma Kemalistlerin Anayasal Kırmızı çizgileri:

Bu arada bugünkü CHP’ni Atatürkçülük’ten saptığı için eleştiren Aydınlık/VP çevresi kazma Kemalistlerin  “Milli Anayasa Kurultayı”nı topladı. Bu kurultayın  sonuç bildirisi bu kesimin gericiliğinin boyutlarını göstermesi açısından ilginçtir.

Aşağıda bu ibretlik belgeyi, araya koyduğum notlarla sunuyorum:

Aydınlık’ta 28 Mart 2016 Pazartesi günü yayınlanan

“Milli Anayasa Kurultayı”nda oy birliği ile kabul edilen “Kurultay Sonuç Bildirgesi” şöyle:

“Vatanımız ve Cumhuriyetimiz, uzun süreden bu yana büyük saldırılar altındadır. Ülkemizin varlığının tehdit edildiği bugünlerde, biz Türk vatandaşları, yeni anayasa yaptırarak Gazi Meclis’i anayasal düzeni ortadan kaldırma gibi ağır bir siyasal suç işlemeye sürükleyenlere karşı, 27 Mart 2016 günü Ankara’da toplandık ve aşağıda belirttiğimiz tutumda birleştik.

(Kurultay’ın toplanma amacı açık: Yeni bir Anayasa, eğer yapılırsa, her halükarda “Gazi Meclisi ve Anayasal düzeni ortadan kaldırma” anlamına gelecektir. Kurultay “böyle büyük bir siyasal suç işlemeye sürükleyenlere karşı” toplanmıştır. Bu tam bir siyasi aymazlıktır. Anayasayı halkın onayı ile değiştirmek neden, hem de büyük bir siyasi suç olacaktır? İlle de askeri darbeyle yapıldığında mı meşru olur Anayasa? Diğer yandan bu suça karşı toplanan kimdir? Verilen bilgiye göre “Türk vatandaşları”. Bu  onbinde bilmem kaç partisi bütün Türk vatandaşları  adına konuşma hakkını nereden buluyor diye sormayın. Bugün hala geçerli olan 1982’nin faşist darbe Anayasa’sını değiştirmeye kalkıp da “büyük siyasal suça sürekleyenler” kim? Bunlar ne vatandaşı? Bunlar da en az sizin kadar, sizin en az 50misliniz kadar Türk vatandaşı  adına konuşma hakkına sahip değil mi? Pardon tabii bunlar ne yaptığını bilmeyen zavallı  “cahil halk”ın oylarına dayanıyor. Siz ise Kemalist elitlerin temsilcisisiniz, O yüzden size verilen bir oy bunların belki 1000 oyuna bedeldir!) (BN)

Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi bölünmez bir bütündür. Topraklarımız üzerinde birden fazla egemenlik alanı yaratılamaz. Bölgecilik yapılarak özerklik, federasyonculuk güdülemez. Ülkemizin bir karış toprağından vazgeçilmesi söz konusu dahi olamaz.

(Bu konuda aslında “Milli Anayasa Kurultay”cısı VP ile  CHP-MHP-AKP arasında tam bir ittifak vardır. (Kağıt üzerinde hatta PKK de TC’nin  “ülkesinin bölünmezliği’ni sorgulamıyor. PKK de kendisinin T.C.sınırları ile  bir sorunu olmadığın, katiyen bir Kürt ulus devletinden yana olmadığını açıklıyor. Ulus devlet isteğinin gericilik olduğunu söylüyor.)  Sorun şudur ki, Türkiye Cumhuriyeti çok uluslu, çok milliyetli bir ülkedir. Ve eğer Türkiye Cumhuriyeti  burjuva anlamda demokratik bir cumhuriyet olacaksa, o zaman bu gerçekliği yok sayamaz. Çok uluslu bir devlet eğer demokrasiyi yaşamak istiyorsa, evet her ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesini, ayrılma hakkını tanımak zorundadır. Milliyetler arasında tam hak eşitliğini savunmak zorundadır. Demokratik bir ülke ancak  bu ilkelerin kabulü ile inşa  edilebilir. ”Bir karış toprak”, “bir çakıl taşı” vb. edebiyatı yapılacak yerde Türkiye gerçeği olduğu gibi kabul edilmek zorundadır.

Özerklik/Federasyonculuk vb.ne gelince: Türkiye Cumhuriyeti kapladığı alan, nüfus büyüklüğü, nüfusunun  etnik ve  kültürel heterojenliği nedenleriyle her şeyin bir merkezden yönetildiği, her kararın bir merkezde alındığı bir yönetim sistemiyle yönetilemez, öyle yönetilmeye kalkıldığı şartlarda faşizmin kaçınılmaz olduğu bir ülkedir. Biçimi ne olursa olsun aşırı merkeziyetçilikten uzaklaşma yerinden yönetim ilkesinin işletilmesi Türkiye gibi bir ülkede demokrasinin kaçınılmaz bir ön şartıdır.) (BN)

 Türkiye Cumhuriyeti’nde egemenlik Türk Milleti’ne aittir. Çok kültürcülük adına etnik ayrılıkçılık, ümmetçilik adına mezhebi parçalanma yoluyla Türk Milleti’nin bütünlüğü bölünemez. Ulusun varlığı ve egemenlik hakları, hiçbir koşulda ortadan kaldırılamaz.

(Türkiye Cumhuriyeti gibi çok uluslu bir ülkede egemenliğin bir millete  ait olduğunun tespiti ırkçılıktır. T.C. Türk ırkçılığı temelinde kurulmuş, Anadolu ve Rumeli’nin yerli unsurları olan  kimi milletleri  soykırım (Ermeni ulusu)  ve kıyım ve  nüfus değiş tokuşu yoluyla gerçekleştirilen etnik temizlikle (Rum ulusu)  T.C. sınırları içinde ulus olmaktan çıkarmış, azınlık konumuna  getirmiş; Müslüman ulus ve milliyeteleri ise Türkleştirme yoluyla yok etmeye yönelmiş bir devlettir. Fakat pratik açıkça öncelikle  Kürtler bağlamında Türkleştirme siyasetinin iflas ettiğini de göstermiştir. Demokratik bir Anayasa bu gerçeklerin kabulü temelinde yazılmak zorundadır. Bölünemez olduğu iddia edilen “Türk Milletinin bütünlüğü” büyük bir yalandır. Bugün Türk milletinin bölünmez bütünlüğü  içinde sayılanların  önemli bölümü kendini Türk olarak görmüyor, tanımlamıyor.Olgu budur.) (BN)

Milli birliğimizin sağlamlaşarak sürdürülmesi, egemenlik ve bağımsızlık haklarımızın dokunulmazlığı için, 1919’dan sonra bir kez daha, tarihsel bir görev ile karşı karşıyayız. Bu görev ‘müdafaa-i hukuku milliye’ görevidir. Bu görevi üstleniyor, ulusal haklarımızı savunma mücadelesinden bir an bile geri durmayacağımızı ilan ediyoruz.

(Bu ilan 2016 şartlarında “ milli hakların savunması” adına T.C. sınırları içinde Türk olmayan millet ve milliyetlere “Ya Türkleşeceksiniz/Ya da yok olacaksınız” “Ya Sev/Ya Terket”  ırkçı-faşist dayatmasını sürdürme ilanıdır. 1919’da “müdafa –i hukuku milliye”  açık emperyalist işgale karşı -güdük de olsa-  antiemperyalist bir savaş anlamına geliyordu. Ve bu”milliye” nin içinde Osmanlı devleti içindeki -hangi milliyetten olursa olsun- bütün Müslüman nüfus vardı. Bugün T.C.nin kendisi Kuzey Kürdistan’da işgalci konumdadır. Türklük adına Kürt ulusal kurtuluş hareketine karşı savaş yürütülmektedir. Bugünün görevi bu konumun sürdürülmesi değil, T.C.nin demokratikleştirilmesidir.)  (BN)

Her türlü kültürel ve toplumsal özelliklerimizin red ve inkarına karşı olduğumuz gibi, bu özelliklerimizi Türk Milleti’ni etnik - mezhebi topluluklara bölme aracı yapan her türlü kimlikçiliği ve siyasallaştırmayı reddediyoruz. Etnikçi ve ümmetçi kesimlerle bunları destekleyen dış dünya aktörlerine, Türk Milleti’nin varlığına ve haklarına saygı göstermelerini hatırlatıyor ve bu yöndeki yeni anayasa girişimlerinden vazgeçmelerini ihtar ediyoruz.

(Her türlü kültürel ve toplumsal özelliklerimizin red ve inkarına karşılarmış! Peki etnik özellikler ne oluyor? Onlar  neden yok sayılıyor? Nedeni açık. Bu azgın Türk şovenistlerine göre  aslında Türkiye’de  yalnızca Türk milleti yaşıyor! Hayır  başkaları da var diyenler, örneğin kendilerini Kürt etnik kimliği üzerinden tanımlayanlar “kimlikçilik” yapıyor! Ya da kendilerini Türklük üzerinden değil din üzerinden tanımlayanlar “kimlikçilik” yapıyor. Kimlikçilik yapmayan tek kendileri: Herkesi Türk kimliği içinde eritme projesine sahip Türk ırkçıları! Eğer yeni ve demokratik bir Anayasa isteniyorsa bunun ilk şartlarından biri Türk ulusuna her türlü hakkı, Türk olmayana, kendini başka türlü tanımlayana ise her türlü zulmü öngören tavırdan vaz geçilmesidir.Bunun olmadığı yerde aslında Yeni bir Anayasa’dan söz etmek de sahtekarlıktan başka bir şey olmaz. Kazma Kemalistler bu  temel konuda hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyecek berraklıkta konuşuyor. Onlar var olan Anayasanın bu faşist ırkçı özünden en ufak bir uzaklaşmayı bile ihanet  sayıyor.) (BN)

Anayasadan Türk vatandaşlığı statümüzü silmeye ve egemenliği Türk Milleti’nden almaya yeltenen yeni anayasa saldırısına karşı, varoluşumuzu savunma ve direnme esasının meşru olduğunu ilan ediyoruz.

(Mevcut Anayasa’daki “Türk vatandaşlığı” statüsü çok uluslu Türkiye’de bir ulusun egemenliğini ve üstünlüğünü Anayasal hak haline getiren bir statüdür, ırkçıdır, yanlıştır. Vatandaşlık “Türk” lük üzerinden tanımlanmamalıdır. Türk ırkçıları bu konuyu bir varoluş sorunu olarak gördüklerini ve bu konuda yapılabilecek olası bir değişikliğe karşı direnmenin meşru olacağını şimdiden açıklıyor! Aslında bugünkü meclis yapısına, toplumun çoğunluğunun yaklaşımına  bakılırsa, bu konuda fazla endişelenmelerine gerek olmadığını ne yazık ki  tespit etmek yanlış olmayacaktır.) (BN)

Siyasal ümmetçilik güdenlerin ortadan kaldırmak istedikleri milli devlet, bireysel ve sosyal özgürlüklerimizin güvencesi olan laikliğin koruyucu zırhıdır. Laikliği ortadan kaldırarak bireysel hak ve özgürlüklerimizi cemaatlere devredecek, halkımızı mezheplerin, inanç gruplarının iktidar savaşlarına mahkum edecek bir yeni anayasaya karşı, yurttaşlık haklarımızı ve özgürlüğümüzü savunma ve direnme esasının meşru olduğunu bildiriyoruz.

(Hangi laiklik? Türkiye Cumhuriyeti ne zaman laik oldu?  Sizin laiklik dediğiniz Atatürkçü İslamcılık!) (BN)

Cumhuriyetimizin kuruluş ve gelişmesinde temel olmuş hükmetme biçimi, kaynağını Meclis’ten alan parlamenter hükümet sistemidir. Bunu ortadan kaldırmak, basit bir hükümet işleyişi değişikliği değil, egemenliğimizin kullanılış tarzını değiştirmek anlamı taşır. Egemenlik hakkımızı, hiçbir partizan hedefe ve hiçbir kişisel hevese kurban etmeyeceğimizi açıklıyoruz.

(Cumhuriyetinizin kuruluş ve gelişmesinde temel olmuş hükmetme biçimi burjuvazinin iktidarını –kısa gerileme dönemleri dışında- hep parlamenter demokrasi maskesi altında askeri faşist bir diktatörlükle sürdürmek olagelmiştir. 1946 ya  kadar olan “hükmetme biçimi” tek parti/tek adam (önce ebedi-sonra Mili Şef önderliğinde) faşist diktatörlüğüdür. İkinci dünya savaşı ertesinde uluslararası konjonktürün de zorlamasıyla geçilmek zorunda kalınan “çok partili rejimde” de, burjuvazi adına devleti elinde bulunduran Kemalist bürokrat elitin faşist diktatörlüğü, kaba bir parlamenter sistem şalı ile örtülmüştür. Parlamento bu sistemden uzaklaşma eğilimi gösterdiği zaman, darbelerle “tatil” e çıkarılmıştır. Bu sistem bütünüyle yıkılması gereken bir sistemdir. Evet egemenliğin  kullanılış tarzının demokratik yönde değiştirilmesi gerekli ve kaçınılmazdır. Bu  bağlamda kurulacak yeni sistem, yasama, yürütme  ve yargılamanın gerçekte birbirinden bağımsız olabileceği, birbirlerini karşılıklı denetleyebilecekleri ve her birinin de doğrudan halk tarafından  seçilip  denetlenebileceği bir  sistem olmalıdır.Bu yeni sistem doğrudan demokrasinin mümkün olduğunca çok işletildiği; yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırıldığı bir sistem olmalıdır. Türkiye’nin demokratikleşmesi bu olmadan olmaz. Fakat anda burjuva partilerinin hiçbiri böyle bir demokratikleşmeden yana değildir. Kemalistlerin andaki yapıya sahip çıkmaları, ellerinden giderek kayan hakimiyetlerini sürdürmek içindir.) (BN) 

Yeni anayasa, etnik bölücülükle 2008 yılından bu yana yapılan hukuk dışı “müzakere”lerin nihai halkasıdır. Yeni anayasa ısrarıyla bölücü çevrelerin taleplerini müzakereye açmak, bölücü teröre karşı yürütülen savaşa ciddi zararlar vermektedir. Şimdiye kadar yapılmış yasa dışı sözde “müzakere ve mutabakatlar”ın yeni anayasa hüllesiyle anayasal düzen haline getirilmesi, hiçbir koşulda kabul edilemez.

(Kemalist faşistlerin “etnik bölücülük” dediği şey, Kürtlerin “biz kürdüz ve ulusal haklarımızı talep ediyoruz” temelindeki mücadeleleridir. Ve bu konuda T.C. tarihinde şimdiye kadar yapılmış olan en olumlu  şey  yürüyen savaşı  görüşmeler yoluyla durdurma   ve Kürt sorunu denen sorunu bizzat savaşan örgüt ile anlaşarak çözmeye çalışma girişimidir. Yeni Anayasa’da  Kürtlere  onların talep ettiği hakların verilmesi, Anayasa’nın  Türk ırkçılığı değil, halkların gönüllü  birlikteliğini sağlayacak bir anlayış temelinde olması doğru olandır. Fakat şu da olgudur: Bugün hiçbir burjuva partisi böyle  bir anlayışa sahip değildir.) (BN)

Yeni anayasacılığın ana damarı dışarıdadır. Yeni anayasalar, dünyada ve bölgemizde yeniden bir paylaşım savaşı yürüten küresel emperyalizmin saldırı aracıdır. Ülkemizde sözde çokkültürcülük, etnikçilik, mezhepçilik peşinde sürüklenenleri, çağımızın bu çıplak gerçeğini fark ederek, bu gayrımilli saldırganlığa alet olmaktan vazgeçmeleri için uyarıyoruz.

(Demokratik bir Anayasa, gerçekten demokratik bir toplum bize, halklarımıza  gerekli olandır. Gerçek demokratik bir Anayasa ve gerçek demokratik bir toplum emperyalizmin istediği bir şey değildir, çünkü gerçekten demokratik bir Anayasa ve toplum, emperyalizme hizmet etmez, ona darbe vurur. Demokrat olmak, aynı zamanda antiemperyalist olmak demektir. Faşistler istedikleri kadar antiemperyalist maske taksınlar ,emperyalizmin gerçek maşaları onlardır.) (BN)

Büyük Ortadoğu Projesi temelinde Kuzey Afrika ülkelerinde, komşularımız Irak’ta, Suriye’de tanık olduğumuz gerçek, milli varoluşların ortadan kaldırılmasından ve ülkelerin kabile - aşiretlere, etnisite - mezheplere ayrıştırılmasından, parçalanmasından ibarettir. Ulusal varoluşları ve hakları yok edilmeye çalışılan komşularımızın, tüm dünya uluslarının ve insanlığın kutlu geleceği için, küresel emperyalizmin tam karşısında olduğumuzu duyuruyoruz.

(Kendileri ırkçı olanların, küresel emperyalizmin tam karşısında olduğunu ilan etmesi, boş laftır.Türkiye’de  solculuk adına statükoyu savunanın  anti emperyalistliği boş laftır.)(BN)

Milli Anayasa Hareketi, karşı karşıya olduğumuz Atatürksüz, Türksüz, bölücü gayrımilli anayasacılık saldırısına karşı, ulusal varlığımızı, milli birliğimizi, vatanımızın bütünlüğünü ve bu değerlere ilişkin tüm haklarımızı savunma ve direnme kararlılığını ifade eder. Aynı iradeye sahip bütün siyasi partileri, demokratik kitle örgütlerini, toplulukları ve kişileri, hiçbir ayırım gözetmeksizin, bu iradeyi yükseltmeye çağırır.

(Demokratik bir Türkiye  için gerekli Anayasa evet Türklüğe, Atatürke vs. bütün atıfları kaldırıp atan bir Anayasa olmak zorundadır.

Demokratik bir Türkiye için gerekli olan Anayasa emekçi insanı merkeze koyan bir Anayasa olmak zorundadır.

Anayasa tartışmalarında devrimciler bu tartışmanın 1982 Anayasasının savunması anlamına gelen tavırlar ile, AKP’nin,  Erdoğan’ın başkanlığına kilitlenmiş “yeni Anayasa”  tavırları arasındaki tartışma biçiminde yürümesine karşı çıkmalı;  tartışmayı  egemenler arasındaki iktidar dalaşının dar sınırları içine hapseden bu tavırlardan kendilerini  kalın çizgilerle ayırmalıdır.

Biz  gerçekten demokratik bir Anayasanın nasıl olması gerektiği konusunda kendi görüşlerimizi ortaya koymakla yükümlüyüz. Ve halka gerçekten demokratik bir toplumun, demokratik anayasası için halkın kendi iktidarının gerekli olduğunu göstermek zorundayız.) (BN)

26 Nisan 2016

Paylaş