“FAŞİZM VE FAŞİZME KARŞI BİRLEŞİK MÜCADELE” PANELİ YAPILDI

Avrora Kolektifi, Yeni Dünya İçin Çağrı tarafından düzenlenen, “Faşizm ve Faşizme Karşı Birleşik Mücadele” konulu panel 9 Aralık 2018 Pazar günü Esenyurt Güney Kültür Merkezi’nde yapıldı.

Panelin birinci bölümünde; panelistler Komintern’de faşizm üzerine yürütülen tartışmalar, faşizmin tanımı, sınıfsal kökeni, faşizme giden yolda sosyal demokrasinin rolü/değerlendirilmesi, birleşik işçi cephesi, faşizme karşı birleşik cephe, birleşik cephe iktidarı, Türkiye’de faşizmin varlığı/yokluğu, faşizmin dünyadaki ve Türkiye’deki sınıf temeli, faşizme karşı mücadele konularında görüşlerini anlattılar.

Tartışma bölümünde panele katılan arkadaşlar panelistlere soru sordular ve konu hakkında kendi görüşlerini ifade ettiler.

Bu bölümde izleyiciler tarafından dile getirilen görüşler ve sorular şöyleydi:

*Burjuva demokrasisi tam anlamıyla burjuva demokratik devrimini yapmış ülkelerde vardır. Bizde sosyal demokrasi vardır fakat rolü başkadır.

*Türkiye’de Kemalist diktatörlük “devlet eliyle burjuvazi yetiştirme” politikası gütmüştür. Bu bürokratik burjuvazidir. Bununla özel sermayeli burjuvazinin çelişkisi ve mücadelesi sözkonusudur.

*Faşizme karşı birleşik mücadele, Türkiye’de somut olarak kimler ile yapılabilir? Nasıl olur?

*Türkiye’de ulusal sorunun varlığı faşizmin olmasının ana nedenlerinden biridir. Türkiye’de faşizm sadece burjuvazi ile açıklanamaz. Kemalist diktatörlük döneminde toprak ağa ve beyleri de iktidara ortaktı. Bu da faşizmin olmasının nedenlerinden biridir.

*Faşizme karşı etkili bir mücadele verilebilmesi için komünist partinin kitle partisi haline gelmiş olması gerekir. Bu olana kadar antifaşist cephenin ancak propagandası yapılabilir, daha ileri bir şey bu olmadığı sürece istense de yapılamaz.

*Avrora Kolektifi adına konuşan arkadaş Türkiye’de faşizm yok, “geri bir burjuva demokrasisi” var tespitinin içeriğini biraz daha açıklasın.

*Türkiye’de sosyal demokrasi faşizme karşı mücadelede müttefik olabilir mi?

*Türkiye’de sosyal demokrat parti var mı?

*Geri burjuva demokratik diktatörlük tespitini yaparken Kürdistan’ı nereye koyuyoruz? Kürdistan’daki durum, katliamlar, baskıları görmüyor musunuz? Avrora kolektifinin iddia ettiği gibi burjuva demokrasisi varsa, çok güzel, güllük gülistanlık bir ortam varsa bütün bunlar nasıl olabiliyor?

*Çağrı adına konuşan arkadaşın kullandığı “asker, sivil bürokratik elit” kavramından tam ne kastediliyor? Bu tanım Türkiye’de Bonapartist diktatörlük olduğunu söyleyenlerinkine benzer bir anlayışa yol açmaz mı?

*Çağrı adına konuşan arkadaş tarafından “özel sermayeli burjuvazi, bürokrat burjuvazi” kavramları kullanıldı ve Türkiye’deki siyasal yapıda görülen bazı değişimler bu ikisi ardasındaki mücadeleye bağlandı. Marksist-Leninist literatürde “özel sermayeli burjuvazi, bürokrat burjuvazi” gibi kavramlar var mıdır? Bürokrat burjuvazi kimdir? Hangi sınıfa dayanır? Bürokrat burjuvaziden tam olarak ne anlaşılıyor?

Son bölümde panelistler kendilerine sorulan sorulara ve yaptıkları değerlendirmelere getirilen eleştirilere cevap verdi.

Panelde canlı, verimli tartışmalar yürütüldü.

Panelde Avrora Kolektifi, Yeni Dünya İçin Çağrı adına yapılan konuşmaları/tartışmada takınılan tavırları yayınlıyoruz.

Görüleceği üzere faşizm ve faşizme karşı mücadele konusunda, Avrora kolektifi ile Yeni Dünya İçin Çağrı arasında bazı noktalarda önemli görüş farklılıkları var.  

Yeni Dünya İçin Çağrı adına takınılan tavır:

Faşizm, emperyalizmin bir olgusudur. Emperyalizm çağında, emperyalist ülkelerde faşizm emperyalist burjuvazinin, finans kapitalin iktidar biçimlerinden biridir. Emperyalist ülkeler, burjuva demokratik devrimi tamamlamış, burjuva demokrasisinin şu veya bu ölçüde kurumlaştığı ülkelerdir. Bu ülkelerde "burjuva demokrasisi" tipindeki diktatörlük, belli şartlarda -burjuvazi savaşa hazırlanmak, iktidarını tehlikede gördüğü zaman, sınıf mücadelesini bastırmak için,  çok derin ekonomik ve siyasi krizi aşmak-   

"açık terörcü” faşist diktatörlük biçimine yerini terk eder. 

Emperyalizm döneminde burjuvazinin iki iktidar/devlet biçimi var. Gerici burjuva demokrasisi ve faşizm. Faşist diktatörlük ile burjuva demokratik diktatörlük emperyalist ülkelerde emperyalist burjuvazinin sınıf diktatörlüğüdür. İkisini eşitlemek/aralarında fark yoktur demek yanlıştır. İşçilerin, emekçilerin yaşama, mücadele etme olanakları açısından ikisi arasında önemli farklar vardır.

Faşizmin iktidara gelmesi bir hükümetin yerini başka bir hükümetin alması şeklinde basit bir değişiklik değildir. Burjuvazinin sınıf iktidarının bir devlet biçimi olan burjuva demokrasisinin bir başka devlet biçimi ile açık terörcü diktatörlük tarafından çözülmesidir.

Faşizmin finans kapitalin iktidarıdır. “İktidardaki faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür." Faşizm finans kapitalin iktidarıdır, ancak faşizmi uygulan,  finans kapitalin en gerici, en şoven … kesimidir.

Burjuvazinin diğer iktidar biçimlerinde olduğu gibi, faşizmde de sınıf iktidarı siyasi olarak, sınıfın bütünü tarafından değil, sınıf adına sınıfın siyasi temsilcilerinin, içinde bulunulan anda hükümet olan, küçük bir bölümü tarafından uygulanır. Aynı sınıfın iktidarı kimi zaman, o sınıfın ilerici görünüşlü siyasetçileri tarafından uygulanırken, kimi zaman "merkezci", "tutucu", "gerici" vb. gibi adlar taşıyan siyasetçileri tarafından uygulanabilir.

Komünist Enternasyonal’de faşizm sorunu esas olarak ve öncelikle burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü ülkelerde, burjuvazinin bir başka iktidar geçiş sorunu olarak tartışılmaktadır. Burjuva demokrasisini yaşamayan ülkeler açısından faşizm sorununun çözümlenmesi Komintern tarafından yapılmamaktadır. Komintern’in faşizm konusundaki teorisi bu konuda çıkış noktaları sunmaktadır.

Bağımlı ülkelerin çok önemli bir bölümünde burjuva demokratik devrim tamamlanmış değildir. Bu ülkelerin önemli bir bölümüne burjuva demokrasisinin kurumları emperyalizm çağında ve emperyalizme bağımlılık şartları içinde gelmiştir. Bu kurumlar önemli ölçüde gericileşmiş, içleri boşaltılmış olarak vardır. Burjuva demokratik haklar da çoğunlukla iyice kısıtlanmış olarak ve kâğıt üzerinde vardır. Bu ülkelerin büyük çoğunluğunda iktidar emperyalist burjuvazinin ülke içindeki işbirlikçileri adına doğrudan askerlerin elinde veya onların kontrolündedir.

Bu ülkelerde burjuva demokrasisinin kimi içi boşaltılmış kurumları "açık terörcü" bir diktatörlüğün kaba maskesi işlevini görmektedir.

Faşizm emperyalist ülkelerde finans kapitalin iktidarı, emperyalizme bağımlı ülkelerde emperyalizme bağımlı, işbirlikçi burjuvazinin ve toprak ağa ve beylerinin iktidarıdır. Emperyalizme bağımlı ülkelerin çok önemli bir bölümünde burjuva demokrasisi adına yaşanan faşizmdir.

Gerici burjuva demokrasisi ile faşizm arasında temel fark şudur: Karşı devrimci terör şiddet, faşist baskılar, tedbirler vb. gerici burjuva demokrasisinde vardır. İkisinde de öz burjuvazinin diktatörlüğüdür.

Temel fark faşizmde terörün açık ve sistemli olarak ve iktidarın esas aracı olarak kullanılmasıdır.

Komünist Enternasyonel’de faşizm üzerine 1921’de, 3.Kongreden itibaren tartışılmaya başlanır. İtalya’da Mussolini önderliğinde faşizm gelişmektedir. 3.Kongreden itibaren her kongrede, kongre aralarında faşizm üzerine yoğun tartışmalar yürütülür. Bu tartışmaların olgunlaşmış hali 1935’te yapılan 7.Kongrededir.

Komintern’de faşizmin baskı altına aldığı sınıf ve katmanların siyasi temsilcileri ile faşizme karşı birleşik cephe siyaseti geliştirilmiş ve pratiğe de geçirilmiştir.   

Anti faşist birleşik cephe hükümetinin hedefi burjuva demokrasisi değil halk demokrasisidir.   1945 sonrası Doğu Avrupa’da ortaya çıkan iktidarlar bu tiptedir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti 1923’te kurulduğundan ve 1925 Takriri Sükun Kanunu ile Kemalist diktatörlük iktidarını sağlamlaştırdıktan bu yana faşizm hüküm sürmektedir. 

Faşizm üstten, emperyalizmle işbirliği içinde olan asker, sivil bürokratik elit tarafından uygulana gelmektedir. Parlamenter demokrasi faşizmin, gerekli görüldüğünde yer yer kaldırılıp atılan maskesi olmuştur.

Türkiye’de hiçbir dönem gerçek anlamda burjuva demokrasisi yaşanmamıştır. Burjuva demokrasisinin kırıntılarının tadıldığı, demokratik haklardan kısmi yararlanma imkanlarının olduğu belirli dönemler yaşanmıştır.

Bunlar:

1923-1925 arası dönem,

1946 sonrası kısa bir dönem,

1950 Demokrat Parti’nin  iktidar döneminin ilk ayları,

1970’li yılların son dönemidir.

AKP iktidara geldikten sonra, AB üyelik görüşmeleri sürecinde AB’nin talep ettiği “uyum yasaları”nı çıkardı. Biz o dönemde faşizmin çözülme süreci içinde bulunduğunu, sürecin kırılgan olduğu, tersine de dönebileceği vb. tespitini yaptık. Bu dönem için de burjuva demokrasisinin kırıntılarının tadıldığı dönem diyebiliriz. Nitekim süreç içinde tersi oldu. Faşizmin bazı nedenlerden dolayı çözülme süreci yerine, daha da koyulaştırıldığı bir süreci yaşıyoruz.

T.C hiç bir zaman demokratik olmamış, askerin doğrudan yönetime el koyduğu dönemler dışında üzeri yer yer parlamenter yönetim ile örtülmeye çalışılan faşist bir devlet olmuştur.

Türkiye’de 1946’ya kadar tek parti, tek şef -önce Ebedi Şef Atatürk, sonra Milli Şef İnönü- iktidarı vardır. Devlet, CHP devleti konumundadır. CHP’nin şefi, devletin şefidir. CHP’nin programı, devletin programıdır. Parlamento faşizmin üzerini örten ince bir şaldır. Bu dönemde uygulanan yönetim sistemi aslında şimdi AKP’nin uyguladığına  benzer alaturka başkanlık dönemidir.

Burjuvazinin ve toprak beylerinin bir bölümünün 1950’de “Yeter Söz Milletin” sloganıyla çoğunluğu kazanıp işbaşına geçen partisi DP döneminin ilk yıllarında burjuva demokrasisi yönünde atılan küçük adımlar kısa sürede durdurulmuş, DP’de kendi iktidarını verili faşist yapı ve yasaları kullanarak tahkim etme yolunu seçmiş, bu dönemde de millet egemenliği adı altında, parlamenter demokrasi maskeli faşizm sürmüştür.

1960’da, DP’nin devlet bürokrasisini bütünüyle kendine göre dizayn etme ve bu arada Türk burjuvazisini büyütme adına yeni müttefikler arama çabaları, yerleşik Kemalist bürokrat elitin askeri darbesiyle karşılanmış, MBK adına iktidara el koyan askeri cunta parlamenter demokrasi maskesini geçici olarak yırtıp atmıştır.

1960 cuntasının dikte ettiği Anayasa ile –çokça solun bir kesimi tarafından Türkiye’nin en demokratik Anayasası diye anılır- sivil, seçilmiş yönetimler resmen atanmış devlet bürokrasisinin en başta da askerin Anayasal vesayetine sokulmuştur.

12 Mart 1971 muhtırası ile ordu, Türkiye’de iktidarın kimde olduğunu göstermiş, sivil seçilmiş siyasetin yönünü belirlemiştir. Parlamenter demokratik sistem denen sistem, gerçekte özünde merkezinde askeri bürokrasinin durduğu devlet bürokratik elitinin faşist sistemidir.

Bu 1980 12 Eylül askeri darbesinde bir kez daha görülmüştür. Burjuvazinin ihtiyaçlarını karşılamayan parlamento beş general tarafından tatile çıkarılmış, partiler geçici olarak yasaklanmış, cuntanın dikte ettiği 1982 Anayasası ile faşist düzene yeniden çeki düzen verilmiştir.

Daha sonra da ordu ve yargı bürokrasisi eliyle parlamenter demokrasiye bir çok kez sınırları gösterilmiştir. 28 Şubat 1997 muhtırası ile Erbakan-Çiller hükümeti devrilmiş, 27 Nisan 2007 muhtırası sonrasında bir yargı hokkabazlığı ile Abdullah Gül’ün parlamentoda cumhurbaşkanı seçilmesi engellenmiştir.

1982 Anayasası, onlarca kez değiştirilmiş olmasına rağmen, onun “Atatürk milliyetçiliği”ni temel alan, Türk olmayan milliyetleri tanımayan, hepsini zorla Türk milleti adı altında toplayan, “vatanı ve milleti ile bölünmezliği” değişmez, değiştirilmesi teklif edilemez hüküm haline getiren tekçi, aşırı merkezci faşist özü olduğu gibi durmaktadır.    

AKP iktidara geldikten sonra adım adım merkezinde ordunun bulunduğu Kemalist bürokrat elitin iktidarını geriletmiştir.  Ancak yerleşik bürokrasiyi tasfiye süreci henüz tamamlanmış değildir.

AKP/Erdoğan yönetimi, özellikle 2010’dan bu yana tehdit altında gördüğü iktidarını koruma çabası içinde giderek artan bir şekilde bu faşist Anayasa’ya dayanarak faşizmi yoğunlaştırmaktadır. Özellikle 2015 Temmuz’unda Kuzey Kürdistan’da yeniden başlayan ve yoğunlaşan sömürgeci savaş, 2016 15 Temmuz Fethullahçı darbe girişiminin bastırılması, Türk ordusunun Suriye’deki savaşa doğrudan katılımı ile bu yoğunlaşma daha da koyulaşmıştır.

Bugün Türkiye’de/Kuzey Kürdistan’da yaşanan süreç, burjuva demokrasisinden faşizme geçme süreci değil, bütün cumhuriyet tarihi boyunca süren, yer yer gerileyen faşizmin, yeniden bu kez sivil seçilmiş bir yönetim eliyle yoğunlaştırılması sürecidir. 

TC devleti kurulduğu dönemde, batıda burjuva demokratik devrimler yolu ile kurulan kurumsallaşan, burjuva üst yapı kurumlarının içini boşaltarak aldı, bu kurumlar Türkiye’de içi boşaltılmış olarak var oldu. Parlamento uygulanan faşizme maske işlevi gördü. Maske ile yönetmenin yeterli olmadığı yerde, maske fırlatılıp atıldı.

Tek parti döneminde parlamentonun varlığı şekilseldir. Son sözü “Ebedi şef” söylüyor. Olağanüstü yetkileri var. Türkiye’nin “parlamenter demokrasi” ile yönetildiği dönemlerde de görünüşte parlamento var. Seçimler yapılıyor. Parlamento kendi içinden hükümeti seçiyor. Hükümetin, parlamentonun ülkeyi yönettiği izlenimi veriliyor. Gerçekte ise devleti yöneten esas güç yakın döneme kadar ordunun merkezinde bulunduğu bürokratik Kemalist elit idi. Ya da bürokrat burjuvazi idi. Biz burjuvaziyi tanımlarken tek bir tanım/kavram kullanmıyoruz. Burjuvaziyi tek bir tanım içine sıkıştırmıyoruz. Tekelci burjuvazi, büyük burjuvazi, işbirlikçi büyük burjuvazi, özel sermayeli burjuvazi, bürokrat burjuvazi, büyük bürokrat burjuvazi, işbirlikçi bürokrat burjuvazi vb. Özel sermayeli burjuvazi, bürokrat burjuvazi kavramları ML’de var mı? Bakmamız lazım. Bürokrat burjuvazinin içini şöyle dolduruyoruz:

TC devletini kuran Kemalistler, esas olarak milli burjuvazinin çıkarlarını savunan, milli burjuvazinin siyasi temsilcileri olan bürokratlardır. Kemalistler toprak ağası ve beyleri ile ittifak kurdular. İktidarı paylaştılar. Toprak ağası ve beylerinin iktidarda yer alması, uygulanan faşizme daha ceberut bir karakter verdi.

1923’te yapılan İzmir İktisat Kongresi’nin programı kapitalizmi geliştirme programıdır. Bu kongrede devletin rolü burjuvazinin yaratılması/güçlendirilmesinde ona yardımcı olmak biçiminde belirlenmiştir. “Bizim burjuvazimizi burjuva sınıf haline getirmek”tir Kemalistlerin hedefi. Devlet imkanlarını bunun için kullandılar. 1920’li yıllarda bunu yaptılar. Fakat 1929 büyük ekonomik krizinden sonra özel sermayeli burjuvaziyi/kapitalizmi geliştirme yerine devlet kapitalizmini geliştirmeye yöneldiler. Sovyetler Birliği de yardım etti.  Devlet 1980’li yılların ortalarına gelene kadar kesin olarak Türkiye’nin en büyük sanayicisi, en büyük toprak beyi konumundadır. Devlet iktidarını elinde bulunduranlar, birey olarak devletin mülklerinin sahibi değildirler, bu anlamda kapitalist/burjuva değildirler. Devleti yöneten bu bürokratik kast, devlet mülkünün nasıl kullanılacağına karar verici konumdadır. Bu konum onlara muazzam bir ekonomik güce hükmetme imkanı sağlıyor. Bu konum onlara büyük imtiyazlar sağlıyor.

Ordunun üst kesimi generaller, Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi, KİT’lerin yöneticileri, müsteşarlar, teknokratlar vb. bürokrat burjuvadır. Bunlar klasik burjuvazi gibi üretim araçları üzerinde özel mülk sahibi değiller. Fakat konumları, ellerinde bulundurdukları yetkiler onları burjuva yapıyor.

Üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip olmadıkları halde, bu kesimi burjuvazi olarak adlandırmak yanlış değildir. Toplumsal zenginlikten, toplum içindeki yerleri nedeniyle aldıkları pay onları burjuva yapıyor.

Türkiye’de toplumsal gelişme devlet bürokrasisini egemen sınıfın en önemli parçalarından biri haline getirmiştir. Yüksek bürokrasi büyük burjuvazinin en önemli bölümlerinden biri, kendini devletin esas sahibi gören ve buna uygun davranan bölümü haline gelmiştir.

Bu bürokrat kast/elit, AKP tarafından adım adım geriletene kadar, devleti yöneten esas güç oldu. Bürokrat burjuvazi, burjuvazi içinde bir katmandır. Özel sermayeli burjuvazinin çıkarları bunlar tarafından da korundu. Tekelci burjuvazi bunlar döneminde gelişti/palazlandı/ büyüdü.

Türk devletinin tarihi aynı zamanda bürokrat burjuvazi ile özel sermayeli burjuvazi arasında mücadele tarihidir. Bağımsız sınıf hareketi niteliğine kavuşmayan işçi sınıfının, emekçi yığınların, ezilen milliyetlerin mücadeleleri hep bu iki burjuva kliğin iktidar mücadelesinde egemeler tarafından kullanılabilmiştir.

Sovyetler Birliği’nde  geri dönüş bürokrat/teknokrat sınıf önderliğinde oldu. Devlet, komünist parti yöneticilileri, işletme yöneticileri vb. üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip değildi. Konumları, yetkileri onları bürokrat burjuva yapıyordu. Sovyetler Birliği’nin sosyal emperyalist bir güç olduğu değerlendirmesini doğru bulmayan orta yolcu akımların tezi, SB’de klasik burjuvazi –üretim araçları üzerine özel mülkiyet-  yok tezi idi. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyete sahip burjuvazi yoksa, o ülke sosyal emperyalist olarak adlandırılamaz. Soruna bu şekilde yaklaşmak doğru değildir.

TC devletinin yapısı faşisttir. Yapı faşist olarak kuruldu. Yapı hiçbir zaman öz olarak değişmedi. Şu veya bu partinin iktidara gelmesi ile faşizm geliyor ya da gidiyor değildir. Biz aynı zamanda faşizmin her dönemde aynı tonda uygulandığını söylemiyoruz. Anlayışımız bu değil. Tersine uluslararası konjonktür, egemen sınıflar arasındaki çelişmeler, işçilerin, emekçilerin, halkların mücadelesi sonucu olarak, uygulanan faşizmin tonunda da değişiklikler oluyor. Ama öz faşist olarak kalıyor. Bu yapının başına hangi parti gelirse gelsin şu veya bu şekilde iktidarını tahkim etmek için faşizmi uygulayacaktır. HDP’de gelse özde değişen bir şey olmayacak. Neden?

HDP sistem içi bir partidir. Tam anlamıyla burjuva demokrasisini savunmasa da, burjuva demokrasisine en yakın partidir. Sistemi devrim ile yıkma hedefi yok. Esas olarak Kürt meselesi konusundaki tavrı onun demokrat yanını oluşturuyor.    

Yunanistan’da Syriza örneği var. Syriza farklı bir programla iktidara geldi, sonra tersini yaptı. HDP’de iktidara gelmesi durumunda Syriza’laşır. Başka yolu yok çünkü. Yapmazsa orada tutmazlar.

Bugün Türkiye’de burjuva demokratik haklar vardır. Fakat nasıl uygulandığına bakmak gerekir. Bu hakların uygulanması açık terör ile engelleniyorsa, örneğin Galatasaray Lisesi önünde hiçbir basın açıklamasına izin verilmiyorsa, bunun adı faşizmdir. Türkiye’de açık terör, hukuksuzluk temel yönetim biçimidir. Kuzey Kürdistan’da yürütülen sömürgeci savaş, ulusal sorunun varlığı faşizmin olmasının nedenlerinden biridir.

Gerici burjuva demokrasisi de güllük gülistanlık değil. Şiddet, baskı, katliam, faşist tedbirler burjuva demokrasisinde vardır. Uygulanır. Fakat sistemli değildir. Örneğin bugün Fransa’da olanlar. G7, G20 zirvelerinde alınan tedbirler faşist tedbirdir. Fakat burjuva demokrasisi ile faşizm arasında temel bir fark var. Açık sistemli terör ve bunun yönetimin esas aracı olarak kullanılması. Bugün Türkiye’de olan da budur. Açık, sistemli terör AKP, Erdoğan yönetimi, iktidarını korumak, yönetmek için esas araç olarak kullanıyor.

CHP konusunda bizim öne çıkardığımız yan onun kurumsal olarak faşist olmasıdır. CHP’yi sosyal demokrat olarak adlandırmıyoruz. CHP ile batıda sosyal demokrasinin kökeni, gelişmesi bir ve aynı değil. Gelinen yerde CHP ile batıdaki sosyal demokrasi arasında özsel bir fark olmadığı söylenebilir. CHP Sosyalist enternasyonal üyesi. CHP’ye Sosyal Demokrat desek bile, CHP, faşizme karşı mücadelede müttefik değildir. 1928’lerin sosyal demokrasisi ile 1935’lerin sosyal demokrasisi ve günümüz sosyal demokrasisi  bir ve aynı değildir. Komintern’in 1935’teki faşizme karşı taktik önermelerini bugüne bire bir uygulamak yanlış olur. Bugün sosyalist Sovyetler Birliği yok. Komünist Enternasyonal yok. Öncüyü kazanmış kitlesel komünist partiler yok. Küçük komünist gruplar var.  Bugün birleşik cephenin, faşizme karşı mücadelenin nasıl olmasını gerektiğini anlatarak, reformizm, oportünizm ile aramıza kesin ayrım çizgileri çekmemiz gerekiyor.    

Faşizme karşı mücadele devleti yıkma mücadelesi olarak yürütülmek zorundadır. Faşizme karşı mücadele devletin savunucusu olan güçlerle birlikte yürütülemez. Antifaşist mücadele, kendileri de faşist olan güçlerin bir bölümü ile birlikte yürütülemez. CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ile vs. birlikte anti-Tayyip mücadelesi, antifaşist mücadele değil, faşist klikler ara­sında iktidar mücadelesinde sonuçta CHP’ye kuyruk/payanda olmaktır.

Faşizme karşı mücadele, AKP Erdoğan’a karşı mücadeleye indirgenmektedir.

Düzen, sermaye partileriyle faşizme karşı mücadele edilmez. Bu mücadele ile demokrasi gelmez. Bu mücadele sonunda iktidara gelecek olan CHP ya da başka bir parti AKP’nin izlediği siyaseti izleyecektir.

CHP’nin AKP’ye karşı iktidar mücadelesine gerekçe ne olursa olsun destek vermek, onunla birlikte AKP’ye karşı mücadele etmek, CHP’nin kuyruğuna takılmak, egemenler arasındaki iktidar mücadelesinde payanda olmaktır.

Anti faşist cephenin sınıfsal muhtevası ile anti emperyalist demokratik halk devriminin sınıfsal muhtevası bir ve aynıdır. Bu konuda İbrahim Kaypakkaya’nın takındığı tavır doğrudur.

Faşizmin baskı altına aldığı sınıf ve tabakaların siyasi temsilcileri ile işçi sınıfının kurduğu cephenin hedefi burjuva demokrasisi değil halk demokrasisidir…

Bugün faşizme karşı küçük burjuvazi, orta burjuvazinin siyasi temsilcileriyle cephe kurulabilir. Bunlar radikal devrimci gruplar ve HDP’dir. Doğru olan budur. Bu mücadele içine CHP’yi çekmeye çalışmak, CHP ile faşizme karşı mücadele etmek olmayacak iştir. Faşizme karşı nasıl mücadele edilmesini gerektiğini, faşizme karşı birleşik cephenin nasıl kurulması gerektiğini anlatıyor, propagandasını yapıyoruz. Bugün pratik olarak komünistlerin cephe kuracak güçleri yok.

Avrora Kolektifi adına takınılan tavır:

Avrora Kolektifine göre Türkiye’de günümüzde bir faşist diktatörlük yoktur. Geri bir burjuva demokrasisi vardır. Ancak genel olarak en ileri bir burjuva demokrasisiyle faşizm arasında bir Çin seddi olmadığı, belli şartlarda biri diğerine kısa sürede dönüşebileceği gibi, Türkiye’deki geri burjuva demokrasisiyle faşizm arasında da bir Çin seddi, aşılmaz bir sınır kesinlikle yoktur.  Mevcut durumda da devletin giderek artan faşistleştirilmesi söz konusudur.

Marksizm, sosyalizm adına konuşan küçük-burjuva demokrat kimi çevreler tarafından “otoriteleşme”, “ileri faşizm” vb. kavramlarla yorumlanmaya çalışılan “Alaturka başkanlık sistemi”ne geçiş sürecinde yaşananlar Komintern’de “devletin faşistleştirilmesi” olarak tanımlanan sürecin özellikleriyle, Komintern’in 1928 Programı’nda “Kapitalist Kriz ve Faşizm” başlığı altında “parlamentarizmin iflası” ve faşizme giden yolda “yeni yönetim biçimleri”nin ortaya çıkması, “demokratik özgürlüklerin” kısıtlanması ve ortadan kaldırılması konusunda söylenenlerle, yine Komintern’in 7. Kongresine Dimitrov’un sunduğu ünlü raporda “faşist bir diktatörlük kurulmadan önce burjuva hükümetlerinin, kural olarak bir dizi hazırlık aşamalarından geçmesi” çerçevesinde yaptığı analizde ortaya koyduğu “emekçilerin demokratik özgürlüklerini baskı altına almak, parlamenter hakları tahrif etmek, kısıtlamak ve devrimci harekete karşı baskı önlemlerini keskinleştirme” süreciyle tamamen örtüşmektedir.

Hükümetlerin açık terörle değil burjuva ölçülerle az çok adil yarışmalı seçimlerde kazanan parti ya da partiler tarafından halkın oyuyla oluşturulduğu, oldukça geniş sayılabilecek siyasal ve sendikal örgütlenme özgürlükleri bulunsa da, on yıllardır legal bir işçi hareketi bulunduğu, “komünist” isimli partilerin legal olarak kurulabildiği, hatta devlete karşı silahlı mücadele yürüten bir örgütle bağlantılı olarak görülen ve kendisi de böyle ilişkinin olduğunu inkar etmeyen bir partinin ciddi baskılara rağmen seçime girebildiği, ciddi oy oranlarına ulaşabildiği, -genel başkanları ve pek çok üst düzey yöneticileri çeşitli suçlamalarla hapse atılsa da- onlarca milletvekilini meclise sokabildiği, devletten on milyonlarca lira seçim yardımı aldığı (HDP'ye 24 Haziran 2018 seçimlerindeki harcamaları için 2019 başında 79 milyon 906 bin 600 lira ödenecek) bir ülkede bile, bunun "kabaca sahteleştirilmiş bir parlamentarizm"den, kağıt üzerinde kalan bir parlamenter demokrasiden başka bir şey olmadığı, asıl olanın açık terörcü diktatörlük olduğu savunulabilmektedir. Böylece ancak belli özel şartlara sahip ülkelerde ve faşist diktatörlüğün ancak zayıf olduğu ilk aşamalarında ya da çözülüş süreçlerinde görülebilen bir durum 90 küsur yıldır ayakta kalabilen “sürekli faşizm” mucizevi teorisine dayanak yapılmaya çalışılmaktadır. Bu faşizm kavramının içini boşaltan ve kitleleri faşizm tehlikesine karşı silahsızlandıran bilim dışı, Marksizm dışı bir anlayıştır.

12 Eylül askeri faşist darbesinden önce de benzer anlayışlar (“faşizm zaten iktidardadır, dolayısıyla faşizmin tırmanışından söz edilemez” anlayışı ya da “faşizmin tırmanışını” MHP’nin gelişmesine veya MC hükümetlerine indirgelen anlayışlar) faşizm tehlikesi karşısında ezilen ve sömürülen kitlelerin silahsızlandırılmasına ve kitlelerin açık faşist darbeye yeterli hazırlık olmadan yakalanmasına, geniş kitleleri arkasına almış olan olan devrimci hareketin ciddi bir direniş dahi gösteremeden kolayca yenilmesine vb. yol açmıştır. Bugün de benzer bir durum yaşanmaktadır. Bu da Dimitrov’un faşizmin iktidara gelme yolunda olduğu bazı ülkelerdeki Komünist Partilerin hatalarını özetlerken belirttiği “Birçok ülkede faşizme karşı geliştirilmesi zorunlu olan kitle mücadelesinin yerine faşizmin, "genel" niteliği üzerine boş (verimsiz) tartışmalara girişildi” şeklindeki hatanın tekrar edilmesinden başka bir şey değildir.

Belli bir ülkede proletarya tarafından kendi sınıf mücadelesini daha geniş bir planda, daha örgütlü şekilde yürütmesine imkan veren az çok geniş burjuva demokratik haklar varsa, kaydadeğer ölçüde legal sendikal ve siyasal örgütlenme olanakları, proletaryanın devrimci görüşlerini propaganda etme olanakları vb. temel burjuva demokratik özgürlüklerin sınırlandırılmış da olsa uzun yıllardır istikrarlı olarak kullanılabildiği bir ortamda faşist diktatörlüğün iktidarından söz edilemez. Bu faşizmin temel tanımına aykıdır. Faşizmde hiçbir ya da neredeyse hiçbir kaydadeğer burjuva demokratik özgürlük yoktur. Faşizm tanımı gereği bu özgürlüklerin ortadan kaldırılmasıdır, burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün burjuva demokratik, parlamenter yani dolaylı, maskeli biçiminin yerine açık, dolaysız, zora dayalı, terörist biçimlerinin konulmasıdır.

Türkiye tarihinin değerlendirilmesinde dile getirilen “devlet eliyle burjuvazinin yetiştirilmesi”, bu temelde bir bürokrat burjuvazinin oluşması vb. teoriler ve faşizmin Türkiye’de iktidara gelmesinin ve sözümona 90 yılı aşkın bir süredir kah koyulaşıp kah seyrelerek sürekli iktidarda kalmasının (“sürekli faşizm” teorisinin) bu bürokrat burjuvaziyle açıklanmaya çalışılması Marksizm dışı teorilerdir. Hiç bir kapitalist ülkede modern burjuva devlet burjuvaziyi “yetiştirmez”, tam tersine burjuva bürokrasisi ve ordusuyla tüm devlet aygıtını burjuvazi inşa eder. Bu Marksist devlet teorisinin abc’sidir. İbrahim Kaypakkaya’nın bu anlamda “TİİKP Programının Eleştirisi” yazısında Perinçek revizyonistlerine getirdiği eleştiriler çok yerindedir: «[TİİKP program taslağına göre] “Yeni Türk burjuvazisi... “Büyümek ve zenginleşmek için ‘devlet eliyle milli burjuva yaratmaya girişti ”! Yeni Türk burjuvazisi, kendisi büyümek ve zenginleşme istiyor, fakat bu amaçla, ‘milli burjuva yaratma ’ya girişiyor. Bu tahlil açıktır ki, Mihricilikten miras kalmıştır. M. Belli revizyonizmine göre, Kemalist hareket, “küçük-burjuvazinin en uyanık (!) kesimi olan, asker, sivil, aydın zümre”nin hareketidir.” Gerçekten de bu tür teoriler 60’larda çok revaçta olan ulusalcı “asker-sivil aydın zümre” teorilerinin tersyüz edilmiş, liberal bir yeniden baskısından başka bir şeyi temellendiremez.

Türkiye solunda idealize edilmiş bir kapitalizm anlayışı (“en gelişmiş sanayi ülkelerinin düzeyinde bir kapitalizm yoksa, kapitalizm yoktur, yarı-feodalizm vardır”, vb.), idealize edilmiş bir emperyalizm anlayışı (“bağımlı bir ülke aynı zamanda emperyalist bir ülke olamaz”, vb.) olduğu gibi, idealize edilmiş bir burjuva demokrasisi ve sosyal demokrasi anlayışının hakimiyeti sözkonusudur. Bu da Marksizmi ancak dogmatik şablonlar olarak ezberleyebilen ama onu gözünün önündeki en basit olgulara diyalektik olarak uygulamayı bir türlü beceremeyen küçük burjuva çizginin hakimiyetinin en açık göstergelerinden biridir.

Kuzey Kürdistan’da yakın zamanda tam anlamıyla bir soykırım savaşı yürütülmüştür. Hendekler/barikatlar bahane edilerek vahşi bir devlet terörü estirilmiş, insanların evleri başlarına yıkılmıştır, binlerce sivil öldürülmüştür, tam olarak kaç insanın katledildiği bile belli değildir. Türk devletinin Kürt halkına dönük savaşı Kuzey Kürdistan’la sınırlı da değildir, Batı ve Güney Kürdistan’da da buraları işgal ve ilhak etmeye dönük emperyalist bir savaş yürütülmektedir. Bu savaşın tam tanımının --soykırıma ilişkin bütün uluslararası ve hatta ulusal düzenlemelere göre—“soykırım savaşı” olduğunu burjuva liberal hukukçular bile dile getirmektedir. Bir dönem Suriye’deki savaş nedeniyle Türk devletiyle çelişkileri yoğunlaşan, yer yer fiili silahlı çatışma noktasına gelen Rus emperyalizminin çok izlenen İngilizce bir yayın organı bu savaşın adını “soykırım savaşı” olarak koyduğunda İngiliz devleti “Türkiye’ye karşı haksız iddialarda bulunduğu” gerekçesiyle bu yayın organını lisansını iptal etmekte tehdit etmiştir. Daha sonra Suriye politikasında Türkiye’ye kısmen anlaşınca Rus emperyalizmi de bu iddialarını unutmuştur. Bu da büyük emperyalist güçlerin Kürt halkı karşısında Türk emperyalizminden yana saf tutan gerçek konumunu ortaya koymuştur.

Ne var ki bu tür katliamların, soykırımların burjuva demokrasisiyle bağdaşmadığı görüşü de yine tamamen anti-Marksist, burjuva demokrasinini karakteristik küçük burjuva idealizasyonuna dayanan bir görüştür. Bunn en çarpıcı kanıtı dünya tarihinin en büyük, en kitlesel, en vahşi katliamlarının yaşandığı, en büyük tekelci kapitalist (emperyalist) güçlerin dünya ölçeğindeki rekabetinin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan. 1. Dünya savaşıdır. Lenin’e göre en korkunç, en kitlesel katliamların, işçi sınıfı üzerindeki en şiddetli baskıların burjuva demokrasisiyle bağdaşmamak şöyle dursun, onun gerçek sınıf özünü açığa çıkarır:

«... 1914-1918 emperyalist savaşı, burjuva demokrasisinin, istese en özgür cumhuriyetlerde, burjuva diktatörlüğünden başka bir şey olmadığını, hatta gerikalmış işçilere bile, kesin olarak gösterdi. On milyonlarca insan öldürüldü, en özgür cumhuriyetlerde burjuvazinin askerî diktatörlüğü kuruldu, ve bütün bu işler de, milyoner ya da milyarderlerin, Alman ya da İngiliz grubunu zenginleştirmek için oldu, Bu askerî diktatörlük, Antant ülkelerinde, Almanya’nın yıkılmasından sonra bile varlığını sürdürüyor. Emekçilerin gözünü en çok açan,. burjuva demokrasisini süsleyen yapma çiçekleri yolan, savaş sırasında ve savaş dolayısıyla yapılan tüm karaborsa ve vurulan tüm kazanç deryasını halka gösteren, savaşın ta kendisidir. Burjuvazi bu savaşı, “özgürlük eşitlik” adına yönetti; silah üstencileri, “özgürlük ve eşitlik” adına anlatılmaz derecede zenginleştiler. Burjuva özgürlüğünün, burjuva, eşitliğinin, burjuva demokrasisinin, bundan böyle örtüsü tamamen açılmış bulunan sömürücü niteliğini, Bern sarı Enternasyonalinin hiç bir cabası yığınların gözünden saklayamaz.

... Avrupa kıtasındaki en gelişmiş kapitalist ülke olan Almanya’da, emperyalist Almanya’nın yıkılışı tara­fından getirilmiş bulunan tam cumhuriyetçi özgürlü­ğün ilk aylan, burjuva demokratik cumhuriyetin gerçek sınıf niteliğinin içyüzünü Alman işçilerine ve tüm dünyaya gösterdi. Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg’un öldürülmesi, yalnızca Komünist Enternasyonalin, gerçekten proleter Enternasyonalin, bu iyinin iyisi liderleri trajik bir biçimde öldükleri için değil, ama Avrupa’nın ileri bir devleti bakımından, —ve abartmaya düşmeden, dünya çapında ileri bir devlet bakımından denilebilir— kendi sınıf niteliğini tamamen gösterdiği için de evrensel bir önem taşıyan tarihsel bir olaydır. Eğer tutuklanmış, yani devlet iktidarının muhafazası altına konmuş kişiler, sosyal-yurtsever [yani sosyal-demokrat] bir hükümet yönetiminde subaylar ve kapitalistler tarafından, bu katiller ceza görmeksizin öldürülebilmişlerse, bundan, içinde böyle bir şeyin olabildiği demokratik cumhuriyetin, burjuvazi diktatörlüğü olduğu sonucu çıkar. Karl Liebknecht ile Rosa Luxemburg’un öldürülmesi dolayısıyla tiksintisini dışavuran ve bu gerçeği anlamayan kişiler, alıklık ya da ikiyüzlülüklerini elevermekten başka bir şey yapmıyorlar. Dünyanın en özgür ve en ileri cumhuriyetlerinden birindeki “özgürlük”, tutuklanmış proletarya önderlerini ceza görmeksizin öldürme özgürlüğüdür.»

Türkiye’de günümüzde varolan burjuva demokratik özgürlükler (toplanma-gösteri özgürlükleri, basın özgürlüğü, sendikal-siyasal örgütlenme özgürlükleri, vb.) yasal ve idari pek çok açıdan son derece sınırlandırılmış da olsa bir ölçüde tavsamaya, çözülmeye başlamış olan açık faşizmin olduğu bir ülkeyle bile kesinlikle karşılaştırılamayacak genişliktedir. Örneğin holding sahibi mollaların teokratik-faşist diktatörlüğünün iktidarda olduğu yanı başımızdaki İran’da burada yaptığımız türden bir toplantıyı, İran’daki rejimin sınıf niteliğine, bu rejimin nasıl yıkılacağına vb. ilişkin bir toplantıyı legal olarak ögütlemek imkansızdır. Aynı şekilde devletin resmi sendikasından bağımsız bir sendika kurma hakkı yoktur. Devletin sansür kurullarının izin vermediği bir tek sayfalık bir bildiriyi bile legal olarak basma ve dağıtmak yasaktır. Öte yandan ne kadar tam ve tutarlı bir burjuva demokrasisine göre çok sınırıl da olsa yine de proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarlarına hizmet eden, legal bir işçi hareketinin varlığına izin veren, proleter devrimi, proletarya diktatörlüğünü propaganda eden yayınların çeşitli baskılarla da olsa yayınlanmasına izin veren vb. Türkiye’deki küçümsenemeyecek bu burjuva demokratik özgürlükler burjuvazinin lütfuyla kazanılmış değildir. Bunlar işçilerin ve emekçilerin çok büyük bedeller ödeyerek yürüttüğü mücadelelerin ürünüdür. Türk tekelci burjuvazi 12 Eylül’de devrimcileri darağaçlarına çıkararak, binlerce ve onbinlerce insanı en vahşi işkencelerden geçirerek, en barbarca açık terör estirerek, milyonlarca işçiye silah zoruyla işbaşı yaptırarak kendisi için dikensiz gül bahçesi yaratabileceğine inanmış ama tam da mutlak bir mezarlık sessizliği sağladığını düşündüğü noktada, önce Kürdistan’daki 1984 devrimci atılımıyla, ardından 1980’lerin son yıllarından itibaren patlak veren milyonlarca işçinin eylemleriyle sarsılmış ve Kürdistan’daki ulusal direnişini bastırmak ve batıdaki işçi hareketinin radikalleşmesini engellemek için birçok zeminde geri adımlar atmak zorunda kalmıştır (legal bir “Kürt partisi”nin önünün açılması, T”K”P’nin revizyonist şeflerinin yurtdışından getirilerek legal bir sahte “komünist partisi” oluşturulmanın gündeme gelmesi, işçi hareketinin zorla da olsa TÜRK-İŞ’te oluşturulan ve bir noktadan itibaren risk oluşturmaya başlayan sendikal birliğinin bozulması için DİSK’in yeniden kurulmasına izin verilmesi, vb...).  Türkiye tarihinde emekçilerin sınırlı da olsa demokratik özgürlükleri kendi çıkarları için kullanabildiği her dönem için bu durum geçerlidir. Sosyalizm, komünizm ve Marksizm adına konuşmalarına rağmen, işçi, köylü, ezilen uluslardan emekçi kitlelerinin bağımsız eylemlerinin Türkiye tarihinde oynadığı nesnel olarak ilerici, devrimci rolü görmek istemeyen, ezilen ve sömürülen yığınları her zaman “etkisiz eleman” olarak gören ve her şeyi burjuva klikleri arasındaki mücadelelerden ibaret gören küçük burjuva çevrelerin ve akımların bir türlü kavrayamadığı da tam olarak bu gerçektir.

İdealize edilmiş bir burjuva demokrasisi, anlayışından hareket etmek nasıl saçma ve yanlış sonuçlara götürüyorsa, idealize edilmiş bir sosyal-demokrasi anlayışı da hareketi yanlış ve zorlama sonuçlara götürmektedir. Türkiye’deki geri burjuva demokrasininin burjuva demokrasisi olmadığını kanıtlamak için ileri sürülen argümanlar nasıl burjuva demokrasisini idealize etmeye, sistematik karşı-devrimci sınıf baskısıyla bağdaşmayan bir sistem olarak görmeye götürdüğü gibi --sosyal-demokrasinin oldukça sağ bir örneği olsa da pekala sosyal-demokrat olan-- CHP’nin sosyal-demokrat olmadığını kanıtlamak üzere ileri sürülen argümanların (onun “gerçekten sol olmadığı”nın ileri sürülmesi gibi) tümü de Batı Avrupa tipindeki sosyal-demokrasiyi idealize etmeye, onu “gerçekten sol” olarak görme saçmalığına götürmektedir. Böyle idealize edilmiş bir sosyal-demokrasi anlayışından hareket edilmediği sürece evet CHP pekâlâ sosyal demokrat bir partidir diyebiliriz. Sadece CHP değil pek çok açıdan onun “sol”unda görülebilecek, CHP’nin aksine hükümetinve devletin ağır ve giderek ağırlaşan baskılarına maruz kalan HDP de (gerçi biz HDP’yi sol liberal bir parti olarak nitelendiriyoruz ve o da zaten kendisini “radikal demokrat” olarak adlandırıyor), hatta HDP’nin içindeki ve dışındaki kendisini “devrimci”, “sosyalist”, “komünist” olarak adlandıran ama pratikte daima CHP’nin ya da HDP’nin dümen suyunda hareket eden pek çok sosyal reformist parti ve örgüt de (ÖDP, EMEP, T”K”P vb.) sosyal-demokrattır. Bu sonunculara (sosyalizm adına konuşanlara) “sol” sosyal-demokrat olarak nitelenebilir. 

Her renkten “sosyal” ya da liberal reformizmin desteği olmadan burjuvazinin günümüz kapitalizminde  iktidarda kalamayacağını, burjuva etkiyi işçi ve emekçi yığınlara yayan bu reformizmin günümüzde tekelci burjuvazinin sosyal dayanağı haline geldiğini ortaya koyan herkesten önce Lenin’dir. «... Lenin, Alman Komünistlerine daha 1921 yılında "Batı Avrupa ve Amerika'da burjuvazi, proletarya içinde bir dayanağı olmadan (II. ve II buçukuncu Enternasyonalin burjuva ajanları) iktidarı elinde tutamaz" diye yazmıştır. Lenin’den sonra Komintern’in, Stalin’in, Dimitrov’un yaptığı tek şey Lenin’in bu öğretisini faşizmin yükselişi koşullarına uygulamaktan ibarettir. Buna göre tekelci kapitalistlerin faşizme yöneldiği koşullarda sosyal demokrasi de burjuva partileriyle faşizmin sosyal dayanağı haline gelir, işçi ve emekçi yığınların birliğini burjva partileriyle ittifak kurmak uğruna bozarak ya da oluşmasını engelleyerek onun önündeki yolu düzleme işlevini oynar. Bizim tarihimizde de bunun pek çok örnekleri vardır. Şu anda da yaşadığımız şey tam olarak budur. Örneğin Çağrı HDP’yle ve küçük-burjuva demokrat kesimlerle faşizme karşı cephe kurulması gerektiğinden bahsediyor. Oysa HDP “eş başkan”larından Pervin Buldan bundan bir kaç gün önce “demokrasi güçleri 'Tamam' derse CHP-İyi Parti adayını destekleyebiliriz” şeklinde bir açıklama yaptı. Başkanlık seçimi sırasında da HDP ikinci tura İyi Parti adayı kalırsa onu destekleyeceklerini resmen açıklamıştır. Biz kendi aramızda yaptığımız değerlendirmelerde Pervin Buldan’ın son açıklamasının “AKP’yi geriletmek adına faşist Meral ablanın göstereceği faşist adaylara oy verme çağrısı yapmak istiyoruz ama gelecek tepkilerden korkuyoruz, onun için suç ortağı arıyoruz” demek anlamına geldiğini söyledik. Bizim bu değerlendirmeyi yaptığımız aynı günün akşamında kendi sektöründe çok ciddi pratik örgütçü çalışmalar yürüten, ileri işçi niteliklerine sahip bir arkadaşımız aynı şeyi işçilerin lafı fazla dolandırmayan ve keskin diliyle “tek kelimeyle soysuzluk!” diye niteledi (aslında arkadaş çok daha ağır bir ifade kullandı ama biz onu burada yazmak uygun kaçmayabileceği için biz bu tür durumlarda Lenin’in kullandığı ifadeyle değiştirmeyi uygun buluyoruz...). İleri işçilerin eğilimi bu tür “soysuzluk”ların teşhir edilmesi ve boşa çıkarılmasına dönüktür. Bazıları zorlansa da Çağrı’nın sözünü ettiği HDP’nin solundaki küçük burjuva demokrat çevrelerin çoğu da “AKP faşizmini geriletmek”, “Erdoğan’ın tek adam rejimini geriletmek” vb. temelinde oluşacak bir CHP-İYİ PARTİ-HDP koalisyonunun peşine takılmaya ve önümüzdeki seçimlerde bunların kampanyasını yürütmeye eğilimlidir.

Bu adı konulmamış da olsa tam bir sosyal-demokrat zihniyetle, sağ sosyal-demokrasinin mihmandarlığında, sol sosyal-demokrasinin mahçup ve yer yer zorlanan (örneğin ESP’nin böyle bir koalisyona karşı çıktığını Çağrı adına konuşan arkadaştan öğrendik) ve yalpalayan onaylamasıyla oluşturulmak istenen gerici bir cepheleşmedir, cephedir. “AKP’yi faşizmini geriletmek”, “Erdoğan’ın tek adam rejimini geriletmek”ten söz edilse de böyle bir cepheleşme (bugüne kadar CHP’nin izlediği bütün taktikler gibi) devletin faşistleştirilmesini daha da ilerletmekten başka bir amaca hizmet etmeyecektir. Zira Türkiye’de şu an yaşanan faşistleşme süreci AKP’yle ya da Erdoğan’la başlayıp başlayan bir süreç değildir. Devletin giderek artan faşistleştirilmesinin, Türk tekelci kapitalizminin emperyalizm yönündeki gelişmesinde, Türk tekelci burjuvazisinin devletinin Suriye’nin paylaşılması için verilen savaşa ve diplomatik mücadeleye birkaç emperyalist güçten birisi olarak etkin katılımında ve bütün bunların da ötesinde kapitalizmin genel bunalımının günümüzdeki muazzam şiddetlenmesinde bulunmaktadır. Bu yüzdendir ki bu yöndeki gelişme bir gerici hükümetin yerini bir başkasının almasıyla hatta oturtulmaya çalışılan a la turka başkanlık rejiminden yeniden önceki parlamenter rejime dönülmesiyle (gerçi daha iktidara gelirlerse derhal eski rejime döneceklerine büyük yeminler eden CHP ve İyi Parti gibi partilerin bile bu yöndeki iddiaları büyük ölçüde ortadan kalkmıştır) tersine çevirmek mümkün değildir.

Gerçekten sınıf bilinçli, gerçekten ileri işçiler içgüdüsel olarak da olsa böyle bir gerici koalisyonun aleti olmaya kesinlikel karşıdır. Tam tersine onlar, bu tür bir cepheleşmeyi bozmaya ve dağıtmaya, bunun yerine işçilerin faşizme ve sermayenin giderek şiddetlenen politik ve ekonomik saldırılarına işçilerin ve ekonomik çöküş içindeki en geniş emekçi yığınların birleşik mücadele cephesinin oluşturulmasından yanadır. İşçi sınıfınının ve geniş emekçi yığınların nabzını tutacak konumda bulunan bu işçiler bize her gün sosyal ve liberal reformizmin kitlelerin dinanizmini nasıl kösteklediğinin somut örneklerini (kendi gözlemleri ve deneyimleri temelinde) aktarıyorlar, bunu yaparken de haklı sınıfsal öfkelerini asla gizlemiyorlar.

Tam da bu nedenle günümüzde yapılması gereken ileri işçilerin birliğini sağlamaktır. Çağrı adına konuşan arkadaşın dile getirdiği faşizmin (ya da Çağrı’nın tahliline göre “zaten iktidarda olan faşizmin daha da koyulaşmasına”) karşı çok fazla bir şey yapmak mümkün değildir, komünist güçler küçük ve zayıftır, bu yüzden ancak anti faşist cephenin propagandasını yapabiliriz, daha fazlasını istesek de mevcut güçlerimizle yapamayız şeklindeki nihilist anlayış doğru değildir. Faşizme karşı etkili bir mücadele verebilmek için komünistlerin kitle partisi olması gerekir anlayışı da yanlıştır. Bu yanlış küçük komünist partilerin (işçi sınıfının öncüsünü kazanmış ama henüz kitle partisi haline gelmemiş) faşizme karşı etkili bir mücadele veremeyeceği, ona ağır darbeler vuramayacağı şeklindeki sağ sosyal-demokratların iddialarının eleştirisi bağlamında Dimitrov’un ünlü raporunda somut örneklerle çürütülmüştür. İleri işçilerin birliği, işçi sınıfının sınıf bilinçli öncüsünün birliği sağlanabilirse en geniş işçi ve emekçi kitlelerin, acımasızca ezilen Kürt halkının ve ülkemizde fazlasıyla bulunan diğer bütün devrimci dinamiklerin öfkesi düzene karşı yönlendirilebilir, faşizme yönelen burjuva gericiliğine ağır darbeler vurulabilir.

 

***

Yeni Dünya İçin Çağrı olarak Avrora Kolektifi ile birlikte yaptığımız paneli başarılı, panelde yapılan tartışmaları olumlu/verimli buluyoruz. Gelecekte de bu tür panellerin yapılmasının iyi, yararlı olacağını düşünüyor ve öneriyoruz. Avrora Kolektifinden arkadaşlar da bu görüşlerimizi tamamen paylaştıklarını, bu tür etkinliklerinin kendilerinin görüşlerini kamuoyu önünde ifade etmeleri ve pozisyonlarını daha da netleştirmeleri açısından, hakeza kendi görüşlerine karşı diğer ilerici, devrimci kolektiflerin veya tek tek ilerici, devrimci bireylerin eleştiri ve katkılarını alabilmek açısından çok yararlı bulduklarını panelden sonra yapılan sohbetimizde belirttiler. Böyle yararlı bir etkinlikte yaptıkları dostça evsahipliğinden dolayı Yeni Dünya İçin Çağrı ve Güney Kültür Merkezi emekçilerine teşekkürlerini de eklediler.

11.12.2018

Paylaş