DÜNYADA EKONOMİK VE SİYASİ GELİŞMELER

Ekonomik Gelişmeler

2008 Eylül ayında ABD’de başlayan ve bütün dünyada etkisini gösteren mali krizin reel ekonomi alanında da etkimesi büyük oldu. 2008 Eylül’ündeki borsa/mali krizle de derinliği artan bir ekonomik kriz devresinin depresyon aşaması 2009 yılında yaşandı. 2009 krizinin birinci ve ikinci çeyreğinde eksi büyüme yaşandı. 2009’un dördüncü çeyreğinden itibaren dünya ekonomisi, kriz modundan çıkarak bir bütün olarak yavaş yavaş büyümeye başladı.

Dünya ekonomisi bir bütün olarak büyüyen bir ekonomidir. Devrevi kriz açısından yeni bir kriz evresi başlamadı. Genel dünya ekonomisi ele alındığında, son yıllarda İkinci Dünya Savaşı sonrasında uzun vadede ki ortalama büyüme hızı yakalandı.  %3,5 ekonomik büyüme uzun vadeli 50 yıllık ortalamadır. Bu dönem içerisinde ilerlemeler, gerilemeler yaşandı. Ama çizgi olarak bakıldığında dünya ekonomisinde ortalama %3,5 büyüme var. Bugünkü dünya ekonomisinin genel görünüşü budur. Bu anlamda dünya ekonomisi çöktü, batıyor, kapitalizm sonuna geldi vb. teoriler, gerçek durumun ifadesi değil, isteğin/isteklerin ifadesidir.

Dünya ekonomisinin büyümesinde, özellikle de 2000 yıllardan sonraki bütün büyümelerde, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırılan ülkelerin, yerleşik emperyalist ekonomilerden daha hızlı büyümesi rol oynamaktadır. En hızlı büyüyen Çin ve Hindistan’dır. Çin’in büyüme ortalaması bugün hâlâ %6-6,5 civarındadır. Çin’in son 35 yıllık ekonomik büyüme ortalaması, 2014-2015’e gelene kadar %10 civarındaydı. Bugün Çin’in büyüme hızında (%6,5-7) bir düşme var. Fakat %6,5 büyüme, şimdi hacmi çok daha büyük olan bir ekonominin büyümesidir. 2018’de, Çin’in ekonomik büyümesi %6,5 olarak tahmin edilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri, en hızlı gelişen ekonomilerdir. Gelişen ekonomiler içerisinde Türkiye, Brezilya, Arjantin, Hindistan vb. ülkeler var. Ama hâlâ gelişmekte olan ülkeler kategorisi içinde sayılan Çin’in (ve onunla birlikte %6’nın üzerinde bir hızla büyüyen) Hindistan’ın özel bir rolü var. ABD ekonomisinin büyümesi son yıllarda ilk defa %2’nin üzerine çıktı. 2018’de ABD ekonomisinin %3,5 büyüyeceği tahmin edilmektedir. %3,5 ekonomik büyüme ABD ekonomisinin büyüklüğü bilindiğinde büyük bir büyümedir.

Bugünkü dünya ekonomisi 2000li yıllara gelene kadar, çok net olarak Batılı emperyalist ülkeler, en başta da ABD emperyalizmi tarafından domine ediliyordu. Batılı emperyalistler ekonomik olarak belirleyici konumda idi. Gelinen yerde gelişmekte olan ülkelerin (Rusya’da bunlar içinde sayılıyor!)  ekonomik büyüklüğü ile ABD/Avrupa Birliği’nin ekonomik büyüklüğü hemen hemen eşitlenmiş durumdadır. Bu durum, ekonomik olarak dünyada dengelerin bütünüyle alt üst olduğu anlamına gelmektedir. Andaki durum budur. Gelişme yönü ise esasında Batı’nın gerilemesi, Doğu’nun yükselmesi yönündedir. Sadece Çin ile Batı arasındaki dengede, Çin’in ilerlemesi ile sınırlı değil değişiklikler. Aynı zamanda Batı’nın kendi içindeki ilişkilerde de Avrupa Birliği ekonomik olarak, ABD’yi geçmiş durumdadır. Avrupa Birliği’nin andaki durumda dünya ekonomisine katkısı ABD’nin katkısından daha fazladır. Satın alma paritesi bazında hesaplandığında 2017 yılı açısından, Çin’in GSYH’si 23 trilyon dolar, ABD’nin GSYH’si ise 19 trilyon dolardır. 1980’de, satın alma paritesi bazında aynı rakam Çin için 248 milyon dolardı. 1980’de, ABD’nin GSYH’si 2 milyar 800 milyon dolardı. Bu rakamlar Çin’in nerden nereye geldiğini gösteriyor. Ve Çin’in ekonomik büyümesi devam ediyor.

Bu ekonomik gelişmeler, ABD’nin dünya üzerinde ekonomik egemenliğini giderek kaybettiği anlamına geliyor. Dünya üzerinde ekonomik egemenlik giderek Çin’in eline geçiyor. Siyaset ekonominin yansımasıdır. Eğer daha önce hesapta olmayan bir güç ekonomik olarak dünyada birinci olma yönünde gelişme yaşıyorsa, o güç dünyanın büyük gücünün kendisi olduğunu söyleyecektir. Dünya ekonomisinde birinci olan güç, dünyanın paylaşılmasında payını isteyecektir. Çin, şimdilik sessiz ve derinden gidiyor. Çin, Afrika’yı ekonomik olarak ele geçirmiş durumdadır. Çin, Latin Amerika’nın bir dizi ülkesinde ekonomik güçtür. İran’da ekonomik olarak birinci güç Çin’dir. Çin’in İran’da 99 yıllığına Kirmanşah bölgesinde satın alınmış toprağı var. Bu bölgede petrol çıkarma ve kullanma hakkı Çin’e aittir.

ABD, ekonomik olarak gerileyen bir güç olduğundan dolayı daha da saldırganlaşıyor! ABD, 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’ne (İkiz kuleler) yönelik saldırıdan sonra yeni bir strateji ilan etti. Bu strateji “ön tedbir olarak (“terörizm”e karşı”!!!) vurma” stratejisidir. ABD’nin şimdi yaptığı budur. Bu gelişmeler eninde sonunda Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru gidecektir. Çünkü emperyalizmde, yeniden paylaşımda güç dışında belirleyici olan başka bir şey yoktur. Bu durum elbette insanlık açısından çok kötü bir durumdur. Bu kötü durum felaketli sonuçlara yol açacaktır. Bu kötü gidişe dur denmezse, emperyalistler, insanlığı felakete sürükleyecektir. Üçüncü Dünya Savaşı’nı göze alamazlar söylemleri, emperyalizmin ne olduğunu kavramamaktır.  

Siyasi Gelişmeler

Son yıllarda kendilerini marksist-leninist olarak adlandıran güçler içerisinde “yeni teoriler” ortaya çıktı, çıkıyor! “Yeni teori”lerden biri tanesi de “yeniemperyalist” güçler teorisidir. Deniyor ki; esasında emperyalizmin özünde değişiklikler var. Temel tezler şunlar: Ulusal devletlerin fazla büyük önemi artık yok! Uluslararası 500 büyük tekel, ulusal devletlerden bağımsız olarak dünyaya egemen hâle geliyor! 500 büyük tekel değişik ülkelerde bulunuyor. Bu 500 büyük tekelde çalışanlar, uluslararası sanayi proletaryasını oluşturuyor! 500 büyük tekellerde çalışanlar, tek tek ulusal devletlerdeki mücadeleden bağımsız olarak, bir bütün olarak dünya çapında harekete geçebilecek durumdalar! Ve esasında devrim 500 büyük tekelde çalışan 500 milyon işçinin ayaklanması ile olacaktır! Bu teoriyi Almanya Marksist-Leninist Partisi savunuyor! Buna ek olarak “yeniemperyalist” güçler teorisi çıktı. “Yeniemperyalist” güçlerin, eski emperyalist güçlere göre daha saldırgan olduğu söyleniyor! Emperyalizmde tabii ki bir dizi değişiklik var. Ve fakat emperyalizmin özünde bir değişiklik yok. Emperyalizme damgasını vuran temel çelişmeler var. 1– Emperyalist/kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki çelişme. 2– Emperyalist ülkelerle, emperyalist ülkelere bağımlı, ezilen ülkeler, halklar arasındaki çelişme. 3– Emperyalist devlet ve tekellerin kendi aralarındaki çelişme. Emperyalist dünya sistemindeki bütün gelişmeler, bu üç temel çelişme temelinde oluyor. Burada bir özsel değişiklik yok. Emperyalizmin özünde değişiklikler var mı, yok mu tartışması yeni bir tartışma değil. Bu tartışma önümüzdeki dönemde de sürecektir.

Son yıllarda dünya çapında en önemli gelişme şudur: Gerçek anlamda milliyetçiliğe, ırkçılığa, sağa doğru bir genel kayış var. Eğilim bu yönde gelişiyor. Kitleler içinde devrim isteğinden çok, var olandan bir hoşnutsuzluk, bir değişiklik isteği var. Seçmenlerin çoğunluğunun eğilimi bir türlü var olanı değiştirmeden yana olandan yanadır. Bu, bir yanı ile iyi bir şeydir. Ama var olan sistemi değiştirmek isteyenler, nasıl değiştirecek? Sol alternatifin olmadığı yerde, bu değişiklik isteği var olandan nefret etme ya da onda kendini bulamama durumu, kendini faşizme, ırkçılığa yönelme biçiminde gösteriyor. Bu değişiklik isteği daha çok ileriye doğru yönelecek yerde, kendi içine kapanma, kendi milliyetçiliğini geliştirme, göçmenlere karşı ırkçılık, ülke içinde faşistleşme biçiminde gelişiyor. Çünkü burjuvazinin ihtiyacı olan şey budur. Emperyalist büyük güçler, dünyanın yeniden paylaşılmasında savaşa hazırlanıyor. Savaşa hazırlık iç cephenin sağlama alınmasını gerektirir. Bunun için de yapılacak şey milliyetçiliği, ırkçılığı geliştirmektir. Bunlar hep birbirine bağlıdır. Bu siyaset burjuvazinin bilinçli siyasetidir. Bunun kavranması, görülmesi gerekir. Bir bütün olarak burjuvazi dışta savaşa hazırlanıyor. Dünya yeniden paylaşılıyor. Bu paylaşım sürecinde zaten yürüyen savaşlar var. O savaşlara müdahale ediyorlar. Gelecek daha büyük savaşlar var, ona hazırlanıyorlar.

Burjuvazi bir yandan silahlı gücünü arttırarak, diğer yandan ideolojik olarak milliyetçiliği, ırkçılığı geliştirerek, içte işçi haklarını budayarak savaşa hazırlanıyor. Irkçılığın/milliyetçiliğin gelişmesinin geri planında, burjuvazinin savaşa hazırlığı var. Irkçılık, sadece en ırkçı en saldırgan siyasi güçlerin kendi kafalarından yarattığı bir şey değil. Bizzat burjuvazi bunun ideolojik hazırlığını yapıyor. Ve ondan sonra burjuvazi faşistleri ortalığa salıyor. Burjuvazi, sanki kendisi ırkçılığa, milliyetçiliğe ve faşistlerin saldırılarına karşıymış gibi bir görüntü sergiliyor! Sosyal demokrat, muhafazakâr partiler, “sağda boşluk bırakmamak” adına, aşırı sağ ve ya popülist dedikleri faşistlerin programlarını üzerleniyor.

Irkçılığın, milliyetçiliğin gelişmesinin anayurdu ABD, ABD başkanı açık ırkçı. Tarihte en radikal burjuva demokratik devrimin yapıldığı ülke Fransa’ya bakalım. Açık ırkçı bir partinin başkanı Marine Le Pen, başkanlık seçiminde %34 oy alıyor. Başkan seçilen Emmanuel Macron, bugüne kadar işçi sınıfına yapılan en azgın saldırıların siyasetini yapan kişi. Almanya’da, Alman parlamentosunun üçüncü büyük partisi açık ırkçı partidir.

Şimdilik burjuvazinin açık ırkçı bir partiyi iktidara getirme ihtiyacı yok. Fakat ırkçılığı, milliyetçiliği ve faşizmi yerleştirmek için açık faşist partiler vurucu güç olarak kullanılıyor. Gelecekte savaş gündeme geldiğinde, bu açık faşist partiler iktidar opsiyonu da olabilir. Eğer burjuvazi savaşı yürütmede açık faşist partilere ihtiyaç duyarsa, açık faşist partiler iktidarda gelebilir veya iktidar ortağı da olabilir. Onun için burjuvazinin çok fazla bir şey yapmasına gerek yok.

Rusya Eylül 2018’de, Çin ve Moğolistan’la birlikte İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük, en geniş katılımlı “Vostok 2018” adlı askeri tatbikat yaptı. Tatbikata 300 bin asker, 1000 hava aracı, aralarında tankların da bulunduğu 36 bin askeri araç ve yaklaşık 80 gemi katıldı. Rusya’nın 1 milyonu aktif görevde olmak üzere 3,5 milyon askeri personeli var. Rusya askeri olarak ikinci sırada yer alıyor. Bu askeri tatbikat bir yandan savaşa hazırlık, diğer yandan Batılı emperyalistlere verilen bir gözdağıdır.

Rusya’nın askeri tatbikatına karşı NATO, 25 Ekim 2018’de Norveç’te, "Trident Juncture 2018" askeri tatbikatı yapacak. Basına yansıyan bilgilere göre; askeri tatbikata 31 ülkeden yaklaşık 45 bin asker, 150 uçak, 60 gemi ile 10 binden fazla zırhlı araç katılacak. Doğu ile Batı arasında karşılıklı yapılan bu tatbikatların amacı savaşa hazırlık tatbikatlarıdır.

Globalizasyon, Liberalizasyon, Liberal Demokrasi Ve Ticaret Savaşları

Doğu blokunun çökmesi ile birlikte burjuvazi tarafından bir dizi tez ortaya atıldı. Ortaya atılan en önemli tezlerden biri “tarihin sonu geldi” teziydi. Şöyle deniyordu: Artık pratikte ispatlanmıştır ki insanlığın geleceği liberal demokrasidir! Liberal demokrasinin alternatifi yoktur! Liberal demokrasi demek; ekonomide liberalizm, sınırlar açılacak ve devletler ortadan kalkacaktır! Bu teorinin mimarı Fukuşiyama idi. Bu teoriye göre; ekonomide tam bir liberalizyason, fiyatlar pazarda dengesini bulacak ve devletler karışmayacaktı. Ekonomide sadece liberalizasyon değil aynı zamanda siyasette de liberal siyaset geçerli olacaktı! Artık her türlü dayatmacı, diktatörcü siyasetin sonu gelmişti! Ekonomik olarak kalkınmak ancak liberal demokrasi ile olacaktı! Ne kadar demokrasi o kadar kalkınma! Birçok solcu da Fukuşiyama’nın bu teorisine sarıldı! O zaman bu teoriye globalizasyon deniliyordu. Globalizasyon eşittir liberalizasyon, liberalizasyon eşittir siyasi alanda liberal demokrasi, ekonomide de bütünüyle serbestlik! 1990’da savunulan siyaset böyleydi. Uzun bir süre bu siyaset ile oyalanıldı! Yazıldı, çizildi. Daha sonra devletsiz demokrasi teorileri ortaya atıldı vb.

Gelinen yerde ekonomik liberalizasyon bağlamında, en fazla ekonomik liberalizasyon şampiyonluğu yapan devletler gümrük duvarları örüyor. Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) anlaşmasına uygun hareket edilmiyor. ABD Başkanı Barrack Obama, dönemin Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy, Şubat 2013'de yaptıkları ortak bir açıklama ile AB ve ABD arasında çok kapsamlı ticaret ve yatırım ortaklığı kurulması için müzakerelere başlama kararı aldıklarını duyurmuşlardı. Bu anlaşmaya göre; gümrük vergileri sıfırlanacak, gümrük dışı engeller azaltılacak ve yatırım kolaylıkları sağlanacaktı! Böylece AB ile ABD arasında serbest pazar oluşturulacaktı!

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’da (GATT) uygulanmıyor. İkinci Dünya Savaşı'nın son bulmasıyla BM üyesi ülkeler, savaş dönemi boyunca yaşanan kaosu sona erdirmek, ülkeler arasında serbest dış ticareti teşvik etmek ve dış ticaret siyasetlerini düzenlemek amacıyla, Bretton Woods Konferansı'nın ardından bir toplantı yapmaya karar verdiler. 1946’da BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi 19 ülkeden oluşan bir hazırlık komitesi oluşturuldu. Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması, 10 Ocak 1948'de yürürlüğe girdi. Türkiye GATT'a 1950-1951 tarife görüşmeleri sonucunda 21.12.1953 tarih ve 6202 sayılı yasa ile katıldı. Hiçbir zaman bu anlaşma gerçek anlamda işletilmedi. Örneğin Türkiye’nin yurtdışına gönderdiği bütün mallara kota uygulanıyordu. Gümrük birliğinin yanı sıra kota da var. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında gümrük birliği anlaşması var, AB’den Türkiye’ye gelen her mal gümrüksüz geçiyor. Türkiye’den AB’ye giden mallara ise kota uygulanıyor! Gerçek anlamda bağımlı ülkelerle emperyalist ülkeler arasında hiçbir zaman gümrük birliği, serbestlik işlemedi, işlemez. Son yıllardaki gelişmeler, bizzat emperyalist devletler, kendi aralarındaki ilişkilerde de birbirlerine karşı gümrük duvarları örmeye başladılar. Önce ABD, “ABD birincildir” siyaseti temelinde AB’ye gümrük vergileri koydu. AB’de, ABD’ye gümrük vergileri koydu. Şimdi resmen ticaret savaşları yaşanıyor! Karşılıklı gümrük vergileri konuluyor! Kapitalizm şartlarında rekabeti en iyi korumanın yolu gümrük vergileridir. Son yıllarda ekonomik alanda liberalizasyon teorisinin yalan olduğu ortaya çıktı. Bu esasında bağımlı devletlere karşı, onların gümrükleri sıfırlaması yönünde baskının bir aracıdır.

ABD hem Avrupa’ya hem de Çin’e karşı büyük ticaret açığı veriyor. Bu ticaret açığını engellemenin veya azaltmanın yollarından biri, ABD dışından ithal edilen mallara gümrük vergisi koymaktır. Gümrük vergisi varsa onu arttırmaktır. Böylece gelir elde edilir. Elde edilen gelirle ülke içerisinde yatırımlar yapılır vb. Gümrük vergisini koymanın ABD açısından mantığı var. Fakat ABD şimdiye kadar ticarette serbestliğin savunucularından biri idi. O anlamda kendi ideolojileri ile çelişen bir pozisyonda duruyorlar. İdeolojinin yanında birde pratik var. İdeoloji serbest ticaret yapmak ama bütün ulus devletleri her zaman kendi aleyhlerine olan bir ticaret dengesinde, rakip olana zorluk çıkarttılar, çıkartıyorlar. Bugün bu çok aleni yapılıyor. ABD, ilk olarak çelik ve alüminyuma %25 vergi koydu. Türkiye’nin ABD’ye ihraç ettiği mallardan biri de çeliktir. %25 vergi konulmasında Türkiye’nin fazla etkilenmediğini gördükleri anda vergiyi %50’ye çıkarttılar. ABD, dış ticaret açığından yola çıkarak, dış ticaret açığını ortadan kaldırmak için gümrük vergilerini yükseltme siyaseti izliyor.

ABD, İran’a ambargo kararını açıkladı. Almanya ve Fransa, İran’a uygulanacak ambargo kararını tanımayacaklarını açıkladılar. Fransa’da Alstom, İran’daki işlerini dondurdu. Fransa’nın İran’da en fazla iş yapan şirketi Alstom’dur. Alman sermaye grupları içerisinde İran’da en fazla iş yapan Siemens, İran’daki bütün işlerini dondurduğunu açıkladı. Siyaset başka bir şey söylüyor, ekonomi daha başka bir adım atıyor! Trump, çok açık olarak İran’la ticaret yapanla, ABD’nin ticaret yapmayacağını açıkladı. Siemens’in ABD ile önemli ilişkileri var. Siemens şirketi, ABD ile İran’daki kâr ilişkilerini karşılaştırıyor. Bu karşılaştırma içinde hangi ülkede daha fazla kârının olduğuna bakıyor ve karar veriyor. Bu anlamda Siemens, ABD ile yaptığı ticaretin İran’dan daha fazla kârlı bir alan olduğu sonucuna vararak, ABD’nin İran’a yönelik aldığı ambargo kararına uymayı tercih etmiştir. Burada dikkat çekici olan Almanya ve Fransa hükümeti, ABD ambargosuna karşıyız açıklamasını yapmalarına rağmen, Alstom ve Siemens, İran’daki faaliyetlerini dondurduklarını açıklıyorlar! ABD hâlâ kendi siyasetini bir dizi ülkeye dikte ettirmeye çalışıyor! Fakat artık ABD’nin kendi siyasetini kimi ülke hükümetlerine dayatması tepkiyle karşılanabiliyor! Tekellerin siyaseti ülkelerin resmi siyaseti ile çelişiyorsa, tekeller kendi işlerini yapıyor. Bu da ilginç bir gelişmedir.

Siyasette liberalizasyon teorisi savunuluyordu! Güya her şey “demokratik” olacaktı! Son yıllarda ortaya çıkan şudur: Uluslararası alanda siyasette liberalizasyon değil, tersine ırkçılık, milliyetçilik ve faşizm gelişiyor. “Ekonomik kalkınma için demokrasi gereklidir, demokrasinin olmadığı yerde ekonomik kalkınma olmaz” diyordu liberalizm savunucuları. Çin, ekonomik olarak en hızlı gelişen bir ülkedir. Nasıl oluyor? Çin’de demokrasi mi var? Ekonomik kalkınma için demokrasi gereklidir tezi de yalandır. Sonuç: Siyasi alanda esasında gidiş yönü, daha liberal daha demokratik yönetimler yerine otokratik yönetimlerin, güçlü liderliklerin gündeme geldiği bir dünyaya doğru gidiyoruz. Burjuvazinin ideolojik olarak iddialarının boş olduğunu gösteren gelişmeler yaşanıyor. Bu olumlu bir durum değil. Gerici burjuva demokrasisinden faşizme doğru, parlamenter sistemden otokrasiye doğru gelişmeler yaşanıyor. Bu, sadece Kuzey Kürdistan/Türkiye’de yaşanan bir gelişme değil. Kuzey Kürdistan/Türkiye’de olan esasında dünyadaki gelişmelerin bir yansımasıdır. Burjuvazi açısından demokrasi hikâyedir. Burjuvazi kendi açısından hızlı gelişmesi için yönetimi güvendiği bir kişiye verecek ve o kişi de burjuvazinin çıkarlarını en iyi şekilde savunacak ve kollayacaktır. Burjuvazi böylelikle daha hızlı gelişir. Önümüzdeki dönemde de dünyadaki gelişme bu yönde olacaktır. Eğilim dünyanın daha fazla demokratikleşmesi yönünde değil, eğilim daha fazla otoriterleşme, daha fazla tek adam diktatörlüğü yönünde olacaktır.

Dünya nereye doğru gidiyor? Dünya faşizme, dünya savaşa, dünya tek adam diktatörlüklerine doğru gidiyor. Bu hep böyle sürecek değil. Andaki durumda gidiş yönü budur. Gidiş yönünün bu olduğunu görmeyenler, esasında dünya gerçekliğini kendilerine göre yorumlayanlardır. Tabii ki bu gidiş yönünün karşısında direniş te var. Direniş var ama bu genel gidişi durduracak bir direniş henüz yok.

Avrupa Birliği Üzerine

AB denen “birlik”, Lenin’de dediği gibi kapitalizm şartlarında ya mümkün değildir ya da ancak bir emperyalist devlet, diğer devletleri kendisine tâbi kılar, bu temelde olabilir. O da zaten mümkün değildir. Nedir AB? AB, Almanya ile Fransa’nın Avrupa’daki diğer güçleri, emperyalist diğer büyük devletlerle rekabet için etrafında toparlayıp kendi gücüne katmaya çalıştığı geçici emperyalist bir birliktir. Kimileri AB’nin bir birleşik devlete doğru gittiğini söylüyordu! Son yıllarda AB’nin nereye doğru gittiği ve ne olduğu çok açık olarak ortaya çıktı. AB’ye üye olan her devletin merkezinde duran ulusal çıkarlardır. Burjuvazinin sürekli pompaladığı, sınırlar kalkıyor, AB bir devlet oluyor vb. söylemleri gerçeğin bir ifadesi değil. AB’nin herhangi bir ülkesinde, emperyalistlerin bir zirvesi yapıldığında, burjuvazi ihtiyaç duyduğu anda hemen sınırlar kapatılıyor.

Avrupa Birliği karar alıyor ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerin ne kadar mülteci alabileceğini kararlaştırıyor. Macaristan için öngörülen mülteci sayısı 2 bindir. Ancak Macaristan, 2 bin kişiyi alırsa Macaristan’ın demografik yapısının bozulacağını öne sürüyor! Polonya, bu karara uymayacağını açıklıyor. Avrupa Birliği’nde yaşanan tüm gelişmeler, birlik üyesi her ülke kendi ulusal devletini güçlendirmek için çalışıyor. Almanya/Fransa, diğer AB ülkelerini kendi denetimleri altına almanın mücadelesini yürütüyor. Sonuç olarak Avrupa Birleşik Devletleri boş bir hayaldir.

10 Ekim 2018

 

 

Paylaş