DAVUTOĞLU HAL OLUNDU…

4 Mayıs akşamı Cumhurbaşkanı RT Erdoğan ile gerçekte onun tarafından AKP Genel Başkanlığına ve  sonra da Başbakanlığa atanan Ahmet Davutoğlu arasında yapılan görüşmede, Davutoğlu dönemine nokta konması kararı alındı. RTE tarafından atanan diyoruz, çünkü AKP içinde andaki güç dengelerinde Erdoğan’ın  işaret etmediği, desteklemediği ya da onay vermediği  bir adayın Kongre tarafından parti başkanı  seçilmesinin imkanı yoktur. AKP’nin üyeleri ve destekçilerinin büyük çoğunluğu için RTE bu  partinin kurucusu, yol gösterici ve tartışılmaz tek lideridir. Davutoğlu görünürde evet Kongre üyeleri tarafından seçilmiştir. Fakat o Kongre üyeleri seçimlerini “Reis” diye adlandırılan RTE’nin  işareti doğrultusunda yapan üyelerdir. Gerçekte üzerine Kiziroğlu’ndan uyarlama “ Peh ,peh,peh .. yiğit kim,kim,kim … Ahmet Hoca” türküleri çalınan “Hoca” Ahmet Davutoğlu, AKP  başkanlığına Reis tarafından atanmış  biridir.

Başbakanlık konusunda da durum değişik değildir. Evet son seçimlere AKP  Davutoğlu’nun başkanlığında gitmiş  ve AKP seçimlerde % 50’ye yakın oy almıştır. Fakat O’na başbakanlık görevini veren, üç adayın yarıştığı bir referandumda % 52 oy alarak ilk turda Cumhurbaşkanlığına seçilmiş olan RTE’dir. Anayasaya göre “başbakanı atamak” cumhurbaşkanının “görev ve yetkileri” arasındadır. (Bkz. Anayasa madde 104)

Cumhurbaşkanı başbakanlığa en çok oy  alan partinin başkanını atamak zorunda değildir. Başbakanlığa  atanacak kişide  aranacak tek özellik olarak Anayasa’da  onun “TBMM üyeleri arasından Cumhurbaşkanınca atanacağı” belirtilir.  (Bkz. Anayasa  madde 109)

Yani sonuçta “halk tarafından seçilmiş” bir başbakan  değil, halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanınca atanmış bir başbakandır söz konusu olan. Burada da anda belirleyici olan “Reis”  RTE’dır.

Gelinen yerde Reis önüne koyduğu başkanlık sistemine giden yolda Davutoğlu yerine, ona göre kendisine çok daha bağlı birinin AKP’nin başkanlığına gelmesinin, yürüyüşe yeni bir başbakanla  devam etmenin  daha doğru olacağı değerlendirmesini yapmıştır. Onun bu değerlendirmeyi yapmasında Davutoğlu’nun  son dönemde öncelikle Gülen medyasında Erdoğan’a karşı direnen biri olarak gösterilip, parlatılması; AB’nin kimi açıklamalarında “bizim Türkiye’deki muhatabımız başbakandır” açıklamaları;  Erdoğan’ın  Obama ile görüşüp görüşmeyeceği konusunda spekülasyonlar yapılan ABD’deki  İklim Zirvesi ziyaretinin hemen ardından gündeme getirilen Davutoğlu’nun ABD ziyareti hazırlıkları; en son olarak anonim bir şekilde piyasaya sürülen ve Davutoğlu’nu  Erdoğan’a karşı direnen biri olarak gösteren ve Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki  görüş ayrılıklarını kronolojik olarak ortaya koyup, bunu bir iktidar mücadelesinin görüntüsü olarak sunan  “Pelikan dosyası” (bkz. :https://pelikandosyasi.wordpress.com/) büyük rol oynamıştır.

Davutoğlu’nun Erdoğan’la ters düştüğünün kamuya yansıdığı (ki bu bizzat Erdoğan’ın Davutoğlu’nun kimi söylemlerine ve attığı kimi adımlara açıkça karşı çıkması biçiminde oluyordu. ”Reis” ,”Hoca”ya haddini bildiriyordu)hemen her noktada geri adım atması, Erdoğan’a  bağlılık açıklamaları yapması, onu övmesi de onu kurtarmaya yetmedi. “Reis” beraber yola çıktığı “yağmurda beraber ıslandığı” yol arkadaşlarını, bunlar biraz bağımsız tavır takınmaya kalktıklarında ve kendisine evet rakip olarak gösterildiklerinde etkisizleştirme konusunda “usta” olduğunu, kendi yanında kendisi ile eşit seviyede görünen birilerini istemediğini daha önce bir çok kez göstermişti. Muhalefet partilerinin  Erdoğan’a  karşı  AKP’ni  “fabrika ayarlarına döndürmeleri” konusunda umut bağladıkları Gül’ler, Arınç’lar  vs. kervanına sonunda “Hoca” da katılmak kaderinden kurtulamadı.

Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak görevi tabii ki bir partinin iç işlerini düzenlemek değil. Ve yaptığı de fakto  AKP’nin yönetimini  doğrudan belirleme. Tabii bu Cumhurbaşkanı ile Başbakanın olağan görüşmesi adı altında yapılıyor. Eh tabii Cumhurbaşkanı her ne kadar Anayasa’ya  göre  “partisi ile ilişiği kesilmiş” (Anayasa madde 101)  olsa da, sonuçta AKP’nin kurucusu olarak “gönül bağı” olduğundan, hem de tabii iktidar partisinin durumu memleket meselesi olduğundan, iktidar partisinin başı olan başbakanla görüşmelerinde  sorunlar konusunda  “görüşlerini belirtmesi” “olağan”dır!! Görünürde yaptığı “devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmek”tir. (Anayasa  madde 104) Öyle ya eğer Anayasada “Devletin -halk tarafından seçilerek işbaşına gelen-  başı” olduğu ve “gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kurulunu toplama” yetkisi olduğu yazan (madde 104)  Cumhurbaşkanı ile, onun atadığı Başbakan arasında  çelişmeler çıkması halinde devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışması bozulabilir!! Bu durumda “düzenli ve uyumlu” çalışmayı gözetmek, bunun için gerekli tedbirleri almak ta Cumhurbaşkanı’nın görevidir!!! Yaptığı da görünürde budur! Atadığı Başbakan görüşmenin  bir gün ertesinde AKP MYK‘nu toplamış, MYK’da en kısa zamanda olağanüstü Genel Kurul toplama kararı almıştır. MYK toplantısının ertesinde kameralar karşısına geçen Davutoğlu, AKP başkanı olarak, Parti Tüzüğünün başkana verdiği yetkiye dayanarak, kendisinin “Partinin ikinci olağanüstü genel kurulunu 22 Mayıs’ta toplama kararı aldığını” açıklamıştır. Kendisinin bu genel Kurulda aday olmayacağını açıklamıştır. Aslında görünürde bu karar MYK ve bizzat Davutoğlu tarafından alınmış olsa da,  bu kararın geri planında RTE’nin isteği, tavsiyesi, iradesi olduğu açıktır.

Şimdi 22 Mayıs’ta AKP 2.  Olağanüstü Genel Kurulu toplanacak, Davutoğlu’na yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür edecek ve “Reis”in işaret ettiği yeni  başkanlarını seçecek; Reis de bu Genel Kurul ertesinde  yeni bir Başbakan atayacak. Bu arada bütün bunlar bugüne kadar izlenen siyasette özde herhangi bir değişikliği beraberinde getirmeyecektir. Değişen siyaset değil, kişilerdir. Tabii Reis  dışında! O değişmez! Değiştirir!

Burada esasında sitemin nasıl bir sahtekarlık üzerine kurulu olduğu net olarak ortaya çıkmaktadır.  Görünürde ve kağıt üzerinde partisiz ve tarafsız bir Cumhurbaşkanı vardır. Gerçekte  bu hiçbir dönemde böyle olmamıştır ve olmaz. Bugün  bu çok daha net olarak ortadadır. Diğer yandan Cumhurbaşkanı’nın olağanüstü yetkilerle donatılmış olduğu ve halk tarafından seçildiği, gerekli gördüğü zaman Bakanlar Kurulu’na başkanlık ettiği  güya parlamenter sistem olduğu iddiasında hilkat garibesi bir sistem söz konusudur. Anayasada öngörülen bu sistem, ne gerçekte parlamenter sistem ve ne de gerçekte başkanlık sistemidir. Dengeleri doğru kurulmuş, yürütme, yasama ve yargılamanın birbirine üstün olmadığı, gerçek bir “güçler ayrılığı”  ve karşılıklı denetimin sağlanmış olduğu  bir başkanlık sisteminde bile olmayacak kadar geniş yetkiye sahip, siyasi olarak denetlenmesi hemen hemen imkansız bir Cumhurbaşkanlığı kurumunun  olduğu bir sistem ülkemizde uygulamada olan. Ve bu  sistem Anayasa’ya  aykırı filan değil, Anayasada yazılı olan sistem. Yapılması gerekli olan  bu Anayasanın  bütünüyle çöpe atılması, yeni bir Anayasanın yapılmasıdır.

Buna kafa yoracak, bunun için görüşler geliştirecek yerde, “Saray darbe”sinden söz edip, Saray darbesine karşı direnişe  çağırmak; evet hatta daha ileri gidip Kılıçdaroğlu’nun yaptığı gibi Davutoğlu’nu bu Saray darbesine karşı direnmeye  çağırmak  boş  işle uğraşmak, havanda su dövmektir.

Sistem baştan aşağı çürüktür.

Bu sistemin bütünüyle çöpe atılması gereklidir.

Bunu gerçekte   yapacak tek güç ise  işçi sınıfı önderliğinde halklarımızdır.

Devrimciler için yapılması gereken, bu büyük gücün uyandırılması, egemenlerin iktidar dalaşından bağımsız olarak kendi bağımsız siyasetiyle ortaya çıkabilmesi için bilinçlendirme ve örgütleme çalışması yürütmektir.

5 Mayıs 2016

 

Paylaş