COVİD-19 SONRASI “HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK” MI?

Covid-19 günlerinde bütün ülkelerde hem hâkim sınıf sözcülerinden ve fakat hem de kimi “sol”culardan da duyduğumuz cümlelerden biri: “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”!

Bu bağlamda değişik alanlarda bu bağlamda nelerin olabileceğine, nelerin olmayacağına kısaca bir göz atalım:

Ekonomik alanda

Ekonomi alanında egemenler kriz sırasında açıkladıkları “kurtarma”, “destek” vb. planları ile aslında neyin değişeceğinin, neyin değişmeyeceğinin sınırlarını çizdiler:

Emperyalist kapitalizmin asalak ekonomisi varlığını aynen sürdürecektir. Bu bağlamda kimi “sol”cuların, öncelikle de egemenler açısından yararlı salaklar konumundaki “liberaller”in kapitalizmin çöktüğü, çökeceği beklentisi boştur. Kapitalizm kendiliğinden yıkılmaz!

Evet, emperyalist dünya ekonomisi, birkaç aylık zorunlu üretim gerilemesi nedeniyle muazzam bir ekonomik kriz yaşıyor, yaşayacak. Emperyalist ekonomi enstitüleri ve kurumları 2020 için Korona krizi öncesinde ekonomik büyümede his edilir bir gerileme bekliyorlardı. IMF, Dünya Bankası vb.nin kriz öncesi dünya ekonomi büyüme beklentilerinin en iyimseri %3 civarında büyüme idi. Korona krizinin etkileri dünya ekonomisinde 2020 için, 1929 krizinden bu yana en büyük ekonomik daralmayı beraberinde getirecek gibi görünüyor. Daralmanın boyutlarını, bütün devletlerin açıkladığı piyasaya, tabii esas olarak öncelikle tekellere pompalanan trilyonlarca dolarlık sıcak para desteğinin ikinci ve üçüncü çeyrekte çok yüksek olacak gerilemenin 4. çeyrekte beklenen büyümenin boyutları ile ne ölçüde sınırlanabileceğine bağlı. Göreceğiz. Her halükârda, devletler büyük borç yükü ve cari açığı göze alarak hizmetçisi oldukları sınıfa verebilecekleri en büyük desteği gözlerini kırpmadan vererek, başlangıçta ikircikli davranarak derinleştirdikleri 2008/2009 krizinden öğrendiklerini gösterdiler. Korona krizinde başlangıçta devlet siyasetlerinin ne olacağı konusunda kuşkulu olan spekülatör sermayenin oyun alanı borsalar başlangıçta %40’lara varan değer kaybını; “destek programları” açıklandıktan sonra kısa sürede önemli ölçüde telafi ettiler. Bu arada sorun işçilere-emekçilere hizmet ve ücret, emekli aylıkları artışı, yaşamı kolaylaştıracak yatırımlar vb. söz konusu olduğunda parasızlıktan, kaynak eksikliğinden yakınan devletlerin, sorun tekelleri kurtarmak olduğunda ne kadar cömert olabileceği de görüldü bir kez daha. Ekonomik daralma öncelikle emekçiler açısından işsizliğin ve yoksulluğun artması anlamına gelir. Krizin yükü emekçilerin sırtına yüklenerek aşılır kriz. İşçiler emekçiler buna izin verdikleri sürece en derin kriz bile aşılır bir geçici zorluktur kapitalizm açısından.

Korona krizi ertesinde ekonomik alanda değişebilecek şeylere gelince:

*Devletlerin ekonomiye müdahalesi bir süreliğine de olsa geçmiş döneme göre biraz daha artacaktır.  Hatta geçen dönemde geniş çapta özelleştirmeler yapılmış kimi alanlarda –örneğin sağlık sektöründe, örneğin taşımacılıkta– kısmi kamulaştırmalar, belli işlerin devlet tarafından üzerlenilmesi mümkündür. Kamulaştırma deyince, bundan sosyalizmi anlayan kimi “sol”cu reformistlerin ve sağcı aşırı liberallerin düşündüğünün tersine, bu kamulaştırmaların sosyalizmle ilgisi yoktur. Kapitalizmde kamulaştırma, özel bir mülkün burjuvazinin tümü adına devlet tarafından parası ödenerek satın alınması ve bütün burjuvazi adına devlet kaynakları kullanılarak işletilmesinden başka bir şey değildir. Devlet işletmesi ile özel kapitalist işletme aynı sistemin parçalarıdır.

*Küçük ve orta boy işletmelerin küçümsenmeyecek bir bölümü bu dönemde iflas edecektir. Merkezileşme ve tekelleşme daha da ilerleyecektir. Büyükler, küçükleri yutarak daha da büyüyecektir. Kimi enternasyonal büyük tekeller arasında birleşerek daha da büyüme arayışları artacaktır.

*Ekonomide kimya ve ilaç sanayi önümüzdeki dönemde diğer dallara göre çok daha hızlı gelişecektir. Korona krizi bu dallarda büyüme için büyük bir fırsat yaratmıştır.

*Ekonomide dijitalleşme ilerleyecektir. Bütün dünyada burjuvazi –kara para aklamak zorunda olan kesimi dışında– aslında peşin paradan, kontrol altındaki dijital paraya geçmek için can atmaktadır. Bütün alışverişte madeni ve kâğıt paranın ortadan kaldırılması ve ödemelerin elektronik ortamda yapılması, bütün insanların sistem tarafından kontrol altında tutulmasının en iyi yoludur. Burjuvazi Korona krizini, hem de “halk sağlığını koruma” gerekçesiyle bu bağlamda fırsata çevirmek için tepe tepe kullandı. “Alışverişinizi para ile değil, kartla yapın. Virüs kapmamak veya bulaştırmamak için bu gerekli” gerçekten akıllı bir gerekçe idi!

*Kimi “teorisyenler” Korona krizi ile –şimdi kim bilir kaçıncı kez– liberal ekonomi politikalarının çöktüğünü, ekonomide liberalizmin sonunun geldiğini ilan ettiler! Bunlar şunu kavramıyor: Liberal ekonomi politikasıyla, Keynesçi, devlet müdahaleci, “kamusalcı” ekonomi politikası kapitalizmin ikiz kardeş ekonomi politikalarıdır. Bu ekonomi politikaları, değişik durumlar ve dönemlerde birbirinin alternatifi imiş gibi ortaya çıkarlar. Şimdi evet, bir süre Keynesçi politikalar öne çıkacaktır. Çünkü “serbest  piyasa ekonomisi”nin, (kimi sosyal demokratlar alternatif olarak “sosyal” piyasa ekonomisi !!!”nden söz ederler)  çökmemek için burjuvazinin bütünü adına irade belirleyen bir öznenin desteğine acil ihtiyacı vardır. Bu bir süre böyle gidecek, işler yeniden yoluna girdikten, ekonomi yeniden yüksek büyüme trendini yakaladıktan sonra, yeniden “devlet ekonomiden elini çeksin” (Örneğin “Maske satın alıp dağıtmak, devletin işi midir? Devletin daha önemli işleri vardır”! vs.) sesleri yükselecektir.

Siyasi alanda

Korona krizi emperyalist dünyada bütün çelişmeleri bütün çıplaklığı ile bir kez daha ortaya çıkardı ve derinleştirdi.

Globalleşmeden, sınırların giderek ortadan kalkmasından söz eden burjuvaların bir kriz sırasında nasıl “önce ben”, “önce benim devletim” dediğini gördük. Tam da aslında enternasyonal alanda sınır tanımayan bir saldırı karşısında, devletlerin birlikte hareket etmesini dayatan bir ortamda, birdenbire burjuva “ulus devlet”lerin bugünün dünyasının gerçek aktörleri olduğunu, her enternasyonal tekelci burjuva devletinin “kendi” tedbirlerini aldığını gördük. Birbirlerinin maskesini çalacak kadar “bencil” ulusal devletleri gördük.

Diğer yandan, ABD’nin başkanının bütün ajitatif büyüklük böbürlenmelerine rağmen gerileyen bir güç olduğunu, buna karşı Çin’in onun dünya liderliğini sorgulayan esas güç olarak bir kez daha kendini gösterdiğini yaşadık. Bu iki güç ve bunların etrafında oluşacak müttefik güçleri arasında yürüyecek yeni bir dünya savaşının taşlarının bu krizde de döşendiğini gördük. ABD başkanı Çin virüsü deyip, Çin’i işaret ederken; Çin kaynakları da aslında virüsün ABD tarafından fonlanan bir laboratuvarda üretilip Çine ABD tarafından sokulduğu öykülerini anlattı. Şimdi ABD ve Batılı emperyalist güçlerin en azından bir bölümü virüs Çin’den çıkıp yayıldığı için Çin’e tazminat davası açmaya hazırlanıyor!

Çelişmeler derinleşiyor

Korona krizi Avrupa Birliği denen, güya Avrupa Birleşik Devletleri’ni yaratma iddiası ile ortaya çıkan projenin ölü bir proje olduğunu, kriz sırasında birlikte hareket etmelerinin mümkün olmadığını, her kriz döneminde ayrı ittifakların ortaya çıktığını, çıkacağını bir kez daha gösterdi. Avrupa Birliği Komisyonu’nun şimdiki başkanı eski Alman Savunma Bakanı Von der Leyen’in, AB adına yaptığı konuşmada ,”İtalya’yı Korona krizinde yanlız bıraktık” özürü de bu gerçeği değiştirmiyor.

Korona krizinde bütün burjuva devletleri, krizi fırsata dönüştürmek için adımlar attılar. Bu adımları atarken kullandıkları en önemli ideolojik silahlardan biri içine bütün sınıf ve katmanları kattıkları özne “Biz” idi. Bu “Biz” her ülkede, o ülkenin hâkim ulusunun ismini taşıyordu. Çin’de “Biz Çinliler”, Almanya’da “Biz Almanlar”, Fransa’da “Biz Fransızlar”, Türkiye’de “Biz Türkler” vs. vs. Virüs “Biz”i”, “Hepimizi” tehdit ediyordu. O hâlde “hepimiz” “Bir olmalı, birlik olmalı, beraber olmalı, birlikte mücadele etmeli” idik!  Bu tabii büyük bir yalan idi. Virüs kapanların kahir çoğunluğu, virüs hastalığından ölenlerin hemen hepsi işçi ve emekçiler, onların öncelikle yaşlı kesimi idi. Yalan “Biz” gürültüsü altında işçilerin-emekçilerin kazanılmış demokratik bir dizi hakkı tırpanlandı. Kişisel özgürlük hakları olağanüstü kısıtlandı. Ülkeler aslında olağanüstü hâl, sıkıyönetim yöntemleri ile yönetilmeye başladılar. Özgürlüklerin kısıtlanması böyle olağanüstü durumlarda tabii ki kabul edilmeli idi. Sonuçta hayat mı-özgürlük mü arasında bir tercih söz konusu idi vs. Ne yazık ki, işçi sınıfı ve emekçilerin bilinç ve örgütlenme seviyesi bu demagojileri görüp, kavrayıp, ona göre hareket edecek seviyede değildi, değil. Bu yüzden tek tek devletlerde  –en demokratından en faşistine– gelecek bir savaşın da hazırlığı olarak iç faşistleşme kolaylıkla derinleştirildi.

Korona’nın etkileri biraz geçtikten sonra, egemenlerin sözünü ettikleri “Biz”in, biz emekçileri içermediği daha açık görülecek, üstü krizle örtülmeye çalışılan sınıf çelişmeleri kendini çok daha yakıcı olarak dayatacaktır. Orda görev, sınıf mücadelesini kendi iktidar mücadelesinin kuyruğuna takmak için pusuda bekleyen burjuva muhalefetin oyununa gelmemektir. Bize kötünün iyisi değil, gerçek iyi lazım. Onu da ancak kendi örgütlenmemizle kendimizi yaratabiliriz.

Korona krizi aynı zamanda siyasi alanda liberal demokrasinin mi, yoksa otoriterizmin mi; burjuva parlamenter demokrat devletlerin mi yoksa tek kişinin yönetimine dayanan başkanlık sistemlerinin mi kriz yönetiminde daha başarılı olduğu tartışmasını beraberinde getirdi. Bu tartışma aslında havanda su dövme tartışmasıdır. Korona krizi döneminde istisnasız bütün devletler, en demokratik bilinenler ve çok övülenler de sonuçta olağanüstü hâlle yönetildiler. Başkanlık sistemi ile parlamenter sistem arasındaki fark, birincisinde kararların daha hızlı alındığı ve uygulamada bürokratik engellerin daha az olması, daha kolay aşılabilmesidir. Esas fark başkanlık sistemi ile parlamenter sistem arasındaki fark değil, gerici burjuva demokrasisi ile faşizm arasındaki farktır. Birincisinde de gerektiğin de faşist yöntemlere, açık teröre başvurulur. Fakat bu olağanüstü durumlarda olur ve kural dışıdır. Faşizmde ise açık terör esas yönetim biçimidir. Bu bağlamda tartışmalarda kimi Avrasyacı ulu solcuların Çin’i sosyalist olarak övmesi, kriz yönetiminde örnek göstermesi ne kadar aptalca ise, (Doğu Perinçek, Sıpa büyüdüğünde eşekten başka bir şey olmuyor! İbrahim ne kadar haklıydı bir kez daha gördük.) Batı hayranı kimi “liberal aydın”ların! örneğin Almanya’nın demokrat yönetimi nedeniyle! başarılı olduğu, ona teşekkür etmemiz gerektiği (Alper Görmüş) övgüleri de o kadar gerçeklerden uzak.

Korona krizi, siyasi alanda egemen sınıfın kendi içinde de bir birlik olmadığını, siyasi alanda toplumların olağanüstü ölçüde kutuplaşmış olduğunu, bunun kriz dönemlerinde “Biz” söyleminin vurgulanması ile aşılmadığını da gösterdi. Bunun en açık örneğini ülkelerimizde gördük. Muhalefet ile hükümet birbirini yemeye devam etti. Bunun en simgesel örneğini meclisteki yumruklu kavgada yaşadık!

Korona sonrasında bu alanda bir değişiklik olacağını düşünmek boş iştir.

Sosyal alanda

Sosyal alanda Korona krizi bütün ülkelerde burjuvazi tarafından tam bir deney alanı olarak kullanıldı.

Burjuvazi Korona krizini, kitleleri ciddi bir kriz döneminde (Savaş en önemli kriz dönemidir) hangi araçlarla, ne ölçüde kazanılmış özgürlüklerinden “gönüllü olarak” vaz geçmeye ikna edebileceğini görmek için kullandı.

Gönüllü iknanın mümkün olmadığı noktalarda devlet zorunun ne ölçüde kullanılması gerektiğini bu kriz içinde deneyimledi, deneyimliyor.

Pratik kitlelerin çoğunluğunun soru yaşam mı, kişisel özgürlük mü diye sorulduğunda (bunu örneğin “devletimizin” çıkarları için savaş mı, kişisel özgürlük mü) kişisel özgürlükten “gönüllü olarak!” vaz geçmeye hazır olduğunu gösteriyor.

Korona krizi ciddi kriz dönemlerinde “güçlü bir yönet”me eğilimin arttığını gösterdi.

Korona krizi, sosyal ilişkiler alanında ilişki normlarını altüst etti. İnsan sosyal bir varlık. Diğer insanlarla ilişki insan yaşamında çok önemli. Sevdiği insanlarla yan yana gelmek, yakın temas içinde bulunmak, sohbet etmek, birlikte eğlenmek, gülmek, ağlamak, hayatı paylaşmak insanın ihtiyacı olan bir şey. İşçi sınıfının sınıf mücadelesi açısından ise işçilerin yan yana gelmesi, omuz omuza saf tutması, safları sıklaştırması mücadelenin olmazsa olmazı! Covid-19’a karşı korunma ise insanların “birbirinden uzak durmasını, araya mesafe” koymasını talep ediyor. Devletler örneğin ülkelerimizde 65 yaş üzeri ve 20 yaş altı insanlara, nüfusun çok önemli bir bölümüne sokağa çıkma diyor! Almanya’da “iki kişiden fazla” yan yana yürümesin diyor, bir başka ülkede sokağa çıkma yasağı konuyor vs. İnsanlar arası temas, eğer aynı evde yaşamıyorsa vücut temassız temas. Birbirine dokunmak yasak. Gönüllü bir yasak bu. İlaç ve aşı bulunana kadar, zaten aynı evde birlikte yaşamayanların sosyal hayatı dijital araçlar üzerinden ya da eğer çalışmak zorunda ve durumunda ise, iş arkadaşları ile mesafeyi koruyarak yaşanan bir hayat. Özgürlük zorunluluğun kavranması olarak anlaşıldığında sorun yok.  Fakat yine de insanları aslında insan düşmanı (mizantrop) yapan bir durum aynı zamanda. Türk Sağlık Bakanı herkese şu öneriyi yapıyor: “Kendinizi bir virüs taşıyıcısı olarak görün ve öyle davranın.”  Bu aynı zamanda fakat “Karşınızdaki her insanı virüs taşıyıcısı olarak görün, öyle davranın” anlamına da geliyor. Mantıklı; ama korkutucu bir şey. Korona krizi atlatıldıktan sonra –ki bu ancak ilaç ve aşı bulunduktan sonra atlatılmış olur– da yeni salgınlarla daha sık karşılaşacağımız bilindiğinde, uzun vadede bu “mesafeyi koruma” biçimindeki ilişkinin norm hâline gelebileceğini gösteriyor.

Korona krizinde insanların tavırları açısından iki tip tavır çıktı ortaya:

*Bir yanda gemisini kurtaran kaptan tavrı. Bencilliğin tavan yaptığı bir tavır. Bu kendini örneğin en açık biçimde sokağa çıkmanın yasaklanabileceği ihtimali belirdiğinde depolama içgüdüsünün dışa vurumlarında, süpermarketlerde boşalan raflarda gösterdi kendini.

*Öbür yanda daha kötü durumda olan insanlara yardım etmenin insani bir erdem olduğunu görüp, bunu yaşayan tavır. Bunu en açık bir biçimde fedakârca çalışan sağlık personelinin somutunda, ama aynı zamanda hiç tanımadığı yaşlı bir komşusuna ilk defa “sizin için alışveriş yapabilirim” diyen genç insanların tavırlarında gördük, yaşadık.

Birincisi, insanın hayvanlar âleminden tam olarak ayrılmadığını gösteren bir tavır. Kapitalizmin kendine göre şekillendirdiği normal, “sıradan” insan tavrı.

İkincisi, hayvanlar âleminden insanlaşmaya doğru adım atan, geleceğin insanı olma yönünde ilerleyen insan tavrı.

Kuşkusuz koşullar insanları, emekçi insanları da birinci tavır yönünde zorluyor; fakat ikinci tavrın varlığı da bu koşullarda da insanın bilinçli tercih yapabileceğini, normalin dışına çıkabileceğini gösteriyor. Umut ikinci tavır tipi insanlarının çoğalmasında.

Korona günlerinde, internet ve sosyal medya insanların hayatında geçmişte oynadığından çok daha önemli bir rol oynar hâle geldi. Gidiş bu rolün daha da artması yönünde. Burjuvazi açısından bu rolün artması, ona insanları daha sıkı denetim altına almak için büyük imkânlar sunuyor. Burjuvazi bu bağlamda bütün ülkelerde Korona krizini fırsata dönüştürmeyi bildi. Korona saldırısını def etmek için, insanın kiminle temasta olduğunu gösterecek bir aplikasyonu “akıllı telefon”larına yüklemesi istendi insanlardan. Kimi ülkelerde zorunlu kılındı bu hatta. Bunu Korona hastalığına karşı mücadele adına gönüllü kabul etmek kadar yanlış bir iş olamazdı. Ama çoğunluk bunda bir sorun görmedi, görmüyor. Burjuvazi için ve onun devleti için “camdan vatandaş” kurgu olmaktan çıkıp, gerçek olma yönünde ilerliyor!

Bu bağlamda tabii dijital hayat yalnızca doğrudan kontrolün bir aracı olarak kullanılmıyor. Güya “özgürlük alanı” olan sosyal medyada –ki bu kesinlikle yalan, internet sunucusu şirketin, burjuvazinin ve onun devletlerinin yayılmasında sakınca gördüğü hiçbir bilgiye ulaşamazsınız– yayılan “bilgi”lerin çoğu, bilgi değil dezenformasyon. Burjuvazinin anda yayılmasında sakınca görmediği doğru bilgilerin yanında, onun on katı yalan, yanlış bilgiler cirit atıyor bu ortamda. Burada örneğin dünyadaki tüm gelişmeleri komplo teorileri üzerinden açıklayan binlerce paylaşım bulabilirsiniz. Bütün bu komplo teorilerini birbirine tersmiş gibi görünen iki temel teze indirgemek mümkündür.

Birinci tez: Var olan bir şey, aslında yoktur. Var olduğunu söyleyen sizi yönlendirmek için size yalan söylüyordur.

İkinci tez: Var olduğu söylenen şey vardır, ama o, sizi yönlendirmek için birileri tarafından yaratılmıştır.

Genelde her iki tezin savunucuları sonuçta birçok hâlde sizi kandırmak yönlendirmek isteyenin Yahudiler olduğu anti-semit genel tezinde birleşirler.

Bunu örneğin Korona krizi döneminde de gördük. Bu konuda temelde iki komplo teorisi sürüldü piyasaya:

*Aslında Korona diye bir virüs filan yok. Ya da var da işte bir grip virüsü kadar tehlikesi var. Bu bağlamda tehlike abartılarak birileri dünyayı yeniden dizayn etmeye çalışıyor.

*Korona virüsü aslında sentetik olarak yaratılmış, yaratanlar tarafından dünyayı dizayn etmek için kullanılan tehlikeli bir virüs.

Burada dizayn etmek isteyenin ve nasıl dizayn etmek istediğinin açıklamalarında varyasyonlar çıkıyor ortaya.

Bu gibi teorilerle bilgi kirliliği ile kafalar karıştırılıyor. Bu teoriler aslında yeni tip bir din gibidir. İnanan inanır. Bunlar üzerinde bunların doğruluğunu veya yanlışlığını ispat etmek için uğraşmak boş iştir.

Önümüzdeki, Korona sonrası dönemde de tabii sosyal medyada doğru ile yanlışı ayırmak zor olmaya devam edecektir. Bu bağlamda dijital dünyayı analog hayatın gerçek hayat olduğunun bilincinde kullanmayı öğrenmeliyiz.

Korona günlerinde sınıf mücadelesi

Covid-19’un en fazla işçi sınıfı ve emekçileri vurduğu tespitinden çıkan ilk sonuç işçi ve emekçilerin kendilerini korumaları gerektiğidir.

Bunun için evet, işçiler-emekçilerin hayatın sürmesi için mutlak gerekli işlerde çalışmayan kesimi “evde kal”malıdır. Bunu devlet bu çağrıyı yaptığı için değil, sağlığını korumak için yapmalıdır. Yaşam hakkı, sağlık en önemli insan hakkıdır!

Bu “evde kal”ma, bütün evde kalanların kayıtsız koşulsuz, şartlar belirleyici oranda değişene kadar, “ücretli izin”li sayılma talebi ile birleştirerek yapılmalıdır.

İşçiler, sağlık hizmetleri, sosyal hizmetler, su, elektrik, yiyecek, bunların taşınması gibi işler dışındaki bütün işlerde “evde kal”dıklarında, bu, üretimin durması, genel grev demektir. İşçi sınıfı açısından bir talebi (bu somutta “ücretli izin”) elde etmek için en güçlü silahtır genel grev. Bizzat burjuvazinin temsilcilerinin “evde kal” çağrısını yaptıkları yerde, gerçekten evde kalmanın bir yaptırımının olmasının mantıki açıklaması olamaz. Korona günlerinde sınıf mücadelesinin en önemli talebi “ücretli izinle evde kalma” talebini hayata geçirmenin pratik yoludur “evde kalmak”.

Hayatın devamı için mutlak gerekli işlerde çalışmak durumunda olanlar ise, kendileri için maksimum sağlık tedbirlerini ve derhal iş ücretlerinin yükseltilmesini talep etmelidir. Bunun olmadığı yerde “evde kal” çağrısına onlar da uymalıdır!

Evde kalan emekçiler, devletten ve patronlardan Korona günlerinde bütün ihtiyaçlarını karşılamalarını talep etmelidir. Bu sonuçta onların işçilerden aldıklarının bir bölümünü işçilere geri vermelerinden başka bir şey olmaz. Fakat devlete ve patronlara güvenmemeli, kendi aralarında dayanışma ağları kurmalı, sağlık konusunda tedbirleri aksatmaksızın, birbirine yardımcı olmalıdır.

Korona günlerinde sınıf mücadelesi böyle yürütülür.

Bunu yapabilir mi işçi sınıfı ve emekçiler? Bugünkü bilinç ve örgütlenme seviyesinde zor. Hâl böyle olduğu için de kapitalizm bu Korona’lı günlerden özde fazla bir şey değişmeden çıkmayı becerecek.

Fakat Korona günleri de geçecek! Sınıf mücadelesi sürecek.

İşçi sınıfının ve emekçilerin kapitalizmi devrimle tarihe gömerek, kendi iktidarını kurduğu günler de gelecek. İşte ancak o zaman “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”

Korona’sız günlere ve daha sonraki günlere bugünden hazırlanalım!

Bunun bir yolu, bu Korona günlerindeki zamanı öğrenmekle değerlendirmektir.

20 Nisan 2020

 

Paylaş