CHP ÜZERİNE NOTLAR

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 9 Eylül 1923’te, Mustafa Kemal liderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin devamı olarak Halk Fırkası adıyla kuruldu.

Mustafa Kemal 8 Nisan 1923’te, Halk Fırkası’nın ilk programı olarak da kabul edilen ve “Dokuz Umde” (Dokuz İlke) denilen bir seçim bildirgesi yayımlar. Bu bildirgenin başlangıç kısmında, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun, Halk Fırkası’na dönüştürüleceği söylenerek, seçim sonrası kurulması düşünülen Halk Fırkası konusunu da halkın onayına sunar, ‘dokuz umdeyi’ benimseyenlerin oylarını talep eder. Bu nedenle 28 Haziran 1923’te yapılan seçimler önemlidir.

O dönemde mecliste iki grup vardır. Birinci Grup, Mustafa Kemal etrafında toplanan Müdafaa-i Hukuk Grubu’dur. 1919’dan beri mecliste önemli bir ağırlığı olan İkinci Grup ise meclisin o dönemin anayasası sayılan Kanun-i Esasi’ye uygun olarak feshedilmediği gerekçesiyle seçimleri protesto eder. Seçimi çok büyük bir oranda Müdafaa-i Hukuk Grubu kazanır. Bağımsız olarak seçilen birkaç milletvekilinin dışında tüm milletvekilleri Birinci Grup'tandır. Muhalif olarak seçilmeyi başaran tek aday Gümüşhane mebusu Zeki Kadirbeyoğlu’dur.

Seçimlerin kazanılması ‘Halk Fırkası’nın kurulmasına zemin hazırlar. 7 Ağustos 1923’ten itibaren, Halk Fırkası’nın bildirgesinin hazırlanması çalışmalarına başlanır. Birçok toplantıdan sonra, hazırlanan bildirge, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Meclis Grubu tarafından 9 Eylül 1923’te onaylanır. Halk Fırkası, 23 Ekim 1923’te İçişleri Bakanlığı’na müracaat ederek, resmen tasdik edilir. 10 Kasım 1924’te partinin adına “Cumhuriyet” eklenir ve “Cumhuriyet Halk Fırkası” adını alır.

Partinin 1935’te toplanan Dördüncü Büyük Kurultayı’nda adı, “Cumhuriyet Halk Partisi” olarak değiştirilir. CHP’nin kurucusu ve ilk genel başkanı Mustafa Kemal’dir. Mustafa Kemal, cumhurbaşkanı seçilmesi nedeniyle, 19 Kasım 1923’te İsmet İnönü’ye gönderdiği bir yazıyla, “...Halk Fırkası Reisi Umumiliği ile fiilen iştigale vazifei haliyem müsait olmadığından zatı devletlerini tevkil ediyorum” (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, s.553, ATAM Yayınları, 1991, Ankara) diyerek İnönü’yü Genel Başkan Vekilliği’ne tayin eder. İsmet İnönü de, 20 Kasım 1923’te, Müdafaa-i Hukuk Merkezleri’ne gönderdiği bir genelgeyle durumu kamuoyuyla paylaşır ve Müdafaa-i Hukuk Merkezleri’nin bütün örgütlerini Halk Fırkası’nın içine alındığını belirtir.

CHP, ülkenin tek parti ile yönetildiği 1923-1946 yılları arasında, Sivas Kongresi (1919) ile birlikte 1927, 1931, 1935, 1938 (Olağanüstü), 1939 ve 1943 yıllarında, toplam olarak yedi kurultay düzenler. Bunların birisi olağanüstü kurultay olup, dördü Atatürk döneminde, üçü ise İsmet İnönü döneminde yapılmıştır. “Değişmez Genel Başkanlık” kavramı, CHP’nin 1927’deki Büyük Kurultayı’nda, “Kemalizm” kavramı somut bir şekilde 1931 ile 1935 Büyük Kurultaylarında, “Milli Şef” kavramı ise 1938 Olağanüstü Kurultayı’nda ortaya çıkar.

CHP’nin 1927 Büyük Kurultayı öncesinde, iktidardaki tek parti olan CHP’de de değişikliklere gidilir. Üçüncü dönem meclisinin milletvekillerini belirlemek amacıyla yapılacak seçimden önce 23 Haziran 1927’de CHP’de bir tüzük değişikliği yapılır. Buna göre, parti başkanı, milletvekili adaylarını tek başına belirleme yetkisine sahip olur. Böylece Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı Mustafa Kemal, parti adaylarını doğrudan kendisi seçmeye başlar. CHP’de, seçimlere gidilirken bir yenilik daha yapılır ve milletvekillerinin uymak zorunda oldukları birtakım kurallar seçimden önce açıklanır.

10 Mart 1931’de, Recep Peker CHP’nin genel sekreterliğine getirilir. Bunların dışında parti-devlet bütünleşmesini sağlayan girişimlerde de bulunulur. Tüm toplumsal katmanları kontrolü altına almaya ve kendine bağlamaya çalışan CHP, işçi ve esnaf cemiyetlerini de kendi bünyesinde örgütlemeye çalışır. Üniversitelerin özerkliği de 1933’te çıkarılan bir kanunla ortadan kaldırılır. 1935’deki Kurultay’da Parti Genel Sekreterlik görevi ile İçişleri Bakanlığı görevi birleştirilir, illerdeki parti başkanlığı görevi valilere bırakılır. Yani illerin valileri aynı zamanda CHP il başkanıdır.

Değişmez Genel Başkanlık

CHP’de “Değişmez Genel Başkanlık” kavramı ilk kez CHP’nin 1927’de yapılan Büyük Kurultayı’nda dile getirilir. Bu Kurultay, 1927’de yapılan milletvekili seçimlerinin ardından, 15–23 Ekim 1927 tarihleri arasında, Sivas Kongresi’ni Birinci Kongresi olarak kabul eden, Halk Fırkası’nın II. Büyük Kurultayı olarak toplanır. CHP’nin 1927 Büyük Kurultayı’na, Mustafa Kemal’in Nutuk’unu okuması damgasını vurur. Mustafa Kemal, Kurultayı açış konuşmasında, Sivas Kongresi’ni CHP’nin ilk kongresi olarak kabul ettiğini belirterek, bu Kurultayı CHP’nin İkinci Kurultayı olarak gösterir. Mustafa Kemal, Nutuk’unu; 6 gün, 36 saat 33 dakikada okur. Mustafa Kemal, Nutuk’ta dile getirdiği her şey ki bu Kemalist devletin resmi tarih yazımıdır, CHP kurultayında onaylanır.

8 Nisan 1923’te, Halk Fırkası’nın ilk programı olarak da kabul edilen Dokuz İlke’nin 7. Maddesinde, parti genel başkanının Kurultayda üye tam sayısının üçte iki çoğunluğuyla değiştirilebileceği belirtilir. 1927’de, 1923’te ortaya konulan dokuz ilkenin değiştirilemeyeceği kararı alınır.

1931 Kurultayı’nda Umumi Esasların hiçbir şekilde değiştirilemeyeceğine dair madde kaldırılır, ancak umumi reislik hakkındaki maddede, Mustafa Kemal’in “Değişmez Genel Başkan” olduğu hükmü yer alır. 1935 Kurultayı’nda hazırlanmış olan tüzük, 1931 tüzüğü ile aynı özelliklere sahiptir.

CHP’nin 1938 Olağanüstü Kurultayı’nda ise Atatürk’ün ölümünden sonra TBMM tarafından cumhurbaşkanlığına seçilen İsmet İnönü, yapılan tüzük değişikliği ile “Değişmez Genel Başkan” olurken, Mustafa Kemal’de “Ebedi Başkan” olarak nitelendirilir! İsmet İnönü de “Milli Şef” olur! 1938 Olağanüstü Kurultayı’nda, “Değişmez Genel Başkan”ın hangi hâllerde son bulacağı açıklanır. Buna göre; ölüm, görev yapamayacak bir hastalığa yakalanması ve istifası hâlinde, “Değişmez Genel Başkan”ın görev süresinin sona ereceği belirtilir.

Partinin 1939 Kurultayı’nda “Değişmez Genel Başkanlık” ile ilgili olarak herhangi bir yeni düzenleme yapılmaz, “Genel Başkan Vekili” ile “Parti Genel Sekreteri”nin durumları düzenlenir.

Partinin, 10 Mayıs 1946’da yapılan İkinci Olağanüstü Kurultayı’nda, tüzükte yapılan değişiklik sonucu “Değişmez Genel Başkan” ifadesi, “Genel Başkan” olarak değiştirilir. Genel Başkan’ın dört yıl süre için parti milletvekilleri arasından, kurultay tarafından seçilmesi ilkesi getirilir. Bu değişiklik önceki uygulamalara göre olumlu bir değişikliktir.

CHP’nin 1946 seçimlerinden sonra, 1947’de yaptığı Kurultay’da genel başkanlık işi yeniden düzenlenir. Tüzükte yapılan değişikliğe göre; genel başkanın cumhurbaşkanı olması halinde, parti yönetiminin kurultayca seçilecek genel başkan vekiline bırakılması uygun görülür. Tüzük bu şekilde değiştirilir ancak cumhurbaşkanı İsmet İnönü partinin “Fahri Başkanı” sayılır.

Kemalizm

“Kemaliler”, “Kemalizm”, “Kemalist” deyimleri, Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nın önderliğini ele geçirmesiyle birlikte, bu mücadeleyi ve bu mücadeleye katılanları isimlendirmek amacıyla gerek ülke içindeki yazışmalarda gerekse yabancı basında ve yabancı temsilciliklerin yazışmalarında sık kullanılan bir deyim olur. (Bkz.: “Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı”, Osman Ulagay, Yelken Matbaası, 1974, İstanbul)

Kemalizm deyimi, ilk defa, “Muhit” dergisinde, 1930 Eylül’ünden itibaren Ahmet Cevat Emre tarafından kullanılır. İlk kez “Kemalizm” adının geçtiği bu dergi, “demokrasi” ve Kemalizm ilişkisi üzerinde durulan bir dergidir. 2 Aralık 1930’da İnkılap gazetesinin sahibi ve başyazarı Ali Naci Karacan da “Rusya’da nasıl bir komünizm, İtalya’da nasıl bir faşizm varsa, bizde de bir Kemalizm olmalıdır” (“T.C.’nde Tek Parti Yönetimi’nin Kurulması, (1923-1931)”, Mete Tuncay, s.518, Cem Yayınları, 1989 İstanbul) yorumunda bulunur.

Kemalizm deyimi daha sonraları yaygınlaşır ve bu isimle Şeref Aykut, Tekin Alp ve M. Saffet Engin tarafından kitaplar yazılır. (Şeref Aykut, Kemalizm (CHP Programının İzahı), İstanbul, 1936., Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul, 1936., M. Saffet Engin, Kemalizm İnkılabının Prensipleri, İstanbul, 1938–1939., Tarih IV, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (1930-1941), Kaynak Yayınları, 2001 İstanbul) Kemalizm kavramı, ilk baskısı 1932’de, ikinci baskısı ise 1933’te yapılan ve liselerde tarih derslerinde okutulan, “Tarih IV” kitabında da dile getirilir. 1931’de yapılan CHP Kurultayı’nda şöyle denilir:  “...İşte yabancı yazarların Büyük Millî Reis’in adıyla ilişkili olarak “Kemalizm” dedikleri Türk devrim hareketinin temel prensipleri bunlardır. Bu prensiplere dayanan devlet sistemi Türk milletinin tarihine, ihtiyacına, toplumsal bünyesine ve ülküsüne en uygun olduğu kadar, bütün dünyadaki sistemler içinde de en sağlam ve en mükemmel olanıdır” (“Tarih IV, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” (1930-1941”, s.188, Kaynak Yayınları, 2001 İstanbul) denmektedir.

Kemalizm, 1931 ve 1935’deki CHP Kurultaylarında, altı ok ile simgelenen altı ilke açıkça yazılıp, adı konuluncaya kadar, hatta sonrasında da değişen koşullara ve ihtiyaçlara göre sürekli olarak yeniden yorumlanmış ve biçimlendirilmiştir. Bu nedenle Kemalizm, bir ideolojik terim olarak kullanılmaya başlandığı 1930’lu yıllardan itibaren “tek bir tanıma” ya da “tek bir anlayışa” sahip olmamıştır. Kemalizm, Mustafa Kemal dönemi de dâhil olmak üzere, özellikle Türkiye’de çok partili döneme geçildikten sonra gerek akademik gerekse bazı siyasi çevreler tarafından birbirinden farklı şekillerde yorumlanmıştır. Günümüze kadar yapılan farklı Kemalizm yorumları nedeniyle, “sağ veya sol Kemalizm”, “devletçi veya liberal Kemalizm” gibi tanımlamalara yol açan bir durum ortaya çıkmıştır. Herkesin kendine göre bir Kemalizm tanımı vardır.

Kemalizm’in, ilk kez tam olarak somutlaştığı, altı okun tanımlanıp, adının konulduğu, CHP’nin, 1931 de yaptığı 3. Büyük Kurultayı ve 1935’deki Dördüncü Büyük Kurultayı’dır. CHP’nin 1931’deki Büyük Kurultayı’nda, parti için yeni bir program kabul edilir.  Partinin bağlı olduğu ve uygulayacağı ilkeler “Ana Esaslar” bölümünde; Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik ve İnkılâpçılık olarak belirtilir.

CHP’nin 1935’teki Büyük Kurultayı’nda hazırlanmış olan programın giriş bölümünde ise şöyle denilir: “Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına temel olan ana fikirler, Türk devriminin başlangıcından bugüne kadar yapılmış olan işlerle yalın olarak, ortaya konmuştur. Bundan başka, bu fikirlerin başlıcaları, 1927 yılında Parti Kurultayı’nca da kabul olunan tüzüğün genel esaslarında ve Genel Başkanlığın, aynı kurultayca onanmış olan bildiriğinde ve 1931 kurultay seçimi dolayısiyle çıkarılan bildiride saptanmıştır. Yalnız birkaç yıl için değil, geleceği de kapsayan tasarılarımızın ana hatları burada toplu olarak yazılmıştır. Partimizin güttüğü bütün bu esaslar, Kemalizm prensipleridir.” (“CHP Programı”, s.2, Ulus Basımevi, 1935 Ankara) 1935 programında altı ok, “Devletin esas kuramı: Türkiye; ulusçu, halkçı, devletçi, lâik ve devrimci bir cumhuriyettir” (Age., s.4) tespiti yapılır. 1931 programından farklı olarak altı ok, sadece partinin temel ilkeleri değil, devletin de temel ilkeleri olduğu belirtilir. Böylelikle her alanda parti/devlet bütünleşmesi sağlanır. 1935’de yapılan CHP’nin Büyük Kurultayı’nda, CHP’nin ilkelerine Kemalizm adı verilir.

1937’de ise bu altı ilke anayasaya girer ve hukuksal olarak da devletin ilkeleri haline, bir başka deyişle “devletin resmî ideolojisi” hâline getirilir. (Bkz. “Otoriter Rejimler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye”, Ergun Özbudun, s. 99, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2001, İstanbul) CHP’nin 29 Mayıs–3 Haziran 1939 tarihleri arasında yapılan Beşinci Büyük Kurultayı’nda ilkelerin tanımları değişmez. 8 Haziran 1943’de toplanan CHP’nin 6. Kurultayı’nda altı ilkenin tanımlamasında bazı değişikliklere gidilir. Milliyetçilik, Devletçilik ve Laiklik ilkelerine yeni eklemeler yapılır, yeni anlamlar yüklenir.

17 Kasım 1947’de toplanan CHP’nin Yedinci Kurultayı’nda, devletçilik ilkesi yeniden düzenlenir ve programda özel sektör yararına, kamu ile özel sektör arasında daha kesin bir ayrıma gidilir. CHP’nin 1947 Büyük Kurultayı altı okun yeniden yorumlanması ve birçok alanda yeni bir yönelişin başladığı bir kurultaydır. Ekonomik alanda serbest piyasa ekonomisini savunan Demokrat Parti karşısında, CHP Devletçilik anlayışını yeniden gözden geçirirken laiklik ile inkılâpçılık ilkesi de bundan payını alır.

Milli Şef

Şef’in sözlük anlamı, “yetki ve sorumluluğu olan, yöneten kimse, önder, lider, baş, yönetici durumunda bulunan” demektir. “Şef” deyimi 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Faşist Mussolini ve Hitler için kullanılmıştır. Bu kavram, tek parti döneminde, Atatürk ve İnönü için kullanılan bir kavramdır. Her faşisti “yücelten” bir ön isim takılmıştır. Musolini için “Duçe”, Hitler için “Führer”, Atatürk için “ulu, ebedi şef”, İnönü için ise “milli şef” denilmiştir.

Atatürk ve İnönü’nün, “Şef”, “Ebedi Şef”, “Milli Şef”, gibi sıfatlarla anılmalarının nedenleri vardır. Bunlar iktidarda tek seçici ve belirleyici konumdadır. Bunlar hem meclis üzerinde, hem de hükümet üzerinde yetkili bir konuma sahiptir. Hükümet meclise değil; meclis, hükümet “Ebedi Şef”e ve “Milli Şef”e bağlıdır. Bu dönemde, meclisin hükümet üzerinde etkili bir denetimi yoktur. Bu yetki tümüyle, Atatürk’te ve kısmen de İnönü’dedir. Atatürk’ten sonra da tek parti döneminin başat ismi İsmet İnönü’dür. “Şef”lik sistemi, otoriter bir rejim biçimidir.

Tek parti döneminde, özellikle de “Şef”ler döneminde, meclis partiye, parti hükümete, hükümet de “Şef”e bağlıdır. “Değişmez Genel Başkan”, başkan vekili (Başbakan), CHP genel sekreterinden oluşan iktidar üçgeni, parti/hükümet/devlet bütünleşmesinin temel yapı taşıdır. “Değişmez Genel Başkan”ın, başkan vekilini (Başbakan) ve parti genel sekreterini atama ve görevden alma yetkisi vardır. Yani yönetim piramidin en üst noktasında “Değişmez Genel Başkan” “Şef” vardır.

Mustafa Kemal’in (1936’da özel bir yasa ile Atatürk soyadını aldı) ölümünden sonra, 26 Aralık 1938’de yapılan 1. Olağanüstü Kurultay’da, cumhurbaşkanı İsmet İnönü “Değişmez Genel Başkanlığa” seçilir; Mustafa Kemal’e “Ebedi Şef ”, İnönü’ye de “Milli Şef ” unvanı verilir. Parti Genel Başkan Yardımcılığına Başbakan Celal Bayar, Genel Sekreterliğe İçişleri Bakanı Refik Saydam getirilir. 29 Mayıs 1939’da yapılan 5. Kurultay’da tüzükte değişiklik yapılır. Başbakanın aynı zamanda Parti Genel Başkanı olması uygulamasına son verilir. İçişleri Bakanı’nın Parti Genel Sekreteri, valilerin il başkanı olması uygulaması terk edilir, memurların partiye üyeliği yasaklanır. 

1946 Sonrası CHP

1945’te İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da Almanya’nın koşulsuz teslim olmasıyla bittiğinde, Türk hâkim sınıfları uluslararası alanda saflarını belirlemişti.1943 sonrasında Almanya ile savaşan batılı emperyalist güçlerle, en başta ABD ile ilişkilerini önemli ölçüde geliştirmişlerdi. ABD İkinci Dünya Savaşı’nın, kendi ülkesinde zarar görmeyen, tersine savaşı ekonomik gelişmesi için bir araç olarak kullanan emperyalist gücü olarak, savaştan elde ettiği kârların bir bölümünü Avrupa’da komünizmin gelişmesini engellemek için “yardım” planları çerçevesinde Avrupa’ya yönlendirdi.

1950 yılı T.C.’de siyasi iktidarın ilk kez seçimlerle el değiştirdiği yıldır. CHP’den koparak ayrılan DP, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde “Artık Yeter!” sloganı ile seçmenlerin çoğunluğunun oyunu almış, CHP’nin daha önceki seçimlerde kendi iktidarını korumak için geçirdiği çoğunluk sistemi sayesinde, aldığı oy oranının çok üzerinde bir milletvekili oranıyla, 27 yıllık CHP iktidarına, en azından siyasi düzlemde, hükümet bazında son vermiştir.

CHP hükümeti İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, Batılı emperyalist kamp yanında yer almasına paralel olarak, faşist tek parti diktatörlüklerinin dünyayı götürdüğü yerin görülmesinin de yarattığı etki ortamı içinde, 1946’da CHP dışında da partilerin kurulmasına izin verdi, vermek zorunda kaldı. Savaş döneminin ekonomi politikası tasfiye edilmeye başlandı. CHP, kendinden ayrılan ve burjuva demokrasisi bayrağına sahip çıkan, ekonomik ve siyasi anlamda liberalleşmeyi savunan, köylü kitlelerinin dini duygularını da kendi iktidar mücadelesinin kuyruğuna takma işine soyunan, Batılı emperyalistlere, en başta da ABD’ye kendisini, ABD’nin istediği sermayenin önündeki engelleri kaldıracak düzenin temsilcisi olarak gösteren DP’nin başarıları karşısında, iktidarı elde tutabilmenin bir yolu olarak 1946’da “toprak reformu” kanununa sarıldı. Kanunun uygulanması CHP’den kayan köylülük içinde, CHP sayesinde küçük de olsa bir parça toprağa kavuşmuş bir küçük çiftçi tabakası ortaya çıkaracak, hesaba göre bu küçük çiftçi kitlesi CHP’nin iktidarını koruyacaktı. Ayrıca Köy Enstitüleri gibi kurumlar üzerinden CHP’nin çizgisini savunan bir köylü aydınlar tabakası yaratılacak, bunlar da CHP’nin kır tabanını genişletecek bir eğitim ordusu olacaktı vb. Bu hesaplar tutmadı. Bunların uygulanabilmesi için yeter zaman bulamadı CHP. 1946–1950 yılları, otoriter bir yönetimin tepeden inmeci bir tarzda 1930’ların devletçi politikası ve savaş döneminin savaş ekonomisi politikası ile açık pazar ekonomisini, siyasi üst yapıda yalnızca göstermelik birtakım değişiklikler yaparak ve devlet bürokrat burjuvazisinin iktidar tekelini koruyarak, birleştirmeye çalıştığı bir geçiş dönemidir.

Bu dönemde Batılı emperyalistlerle, en başta da ABD emperyalizmi ile ilişkiler artmakta, eşitsiz güçler arasındaki bu ilişkide relatif bağımsızlık azalmakta, Türkiye’nin Batılı emperyalizme “entegrasyonu” yani bağımlılığı artmaktadır.

1950 ve 1951 yıllarında toplanan 8. ve 9. CHP Kurultaylarında parti içi çekişmeler ön plana çıkar. CHP’nin ana muhalefet partisi konumunda iken yaptığı 9. Kurultay sonrası yayınlanan beyannamede hukukun üstünlüğü, demokrasi, yasalar önünde eşitlik, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, basın özgürlüğü gibi talepler cılız bir şekilde dile getirilir. Demokrat Parti iktidarına karşı iktidar mücadelesinde, CHP giderek daha fazla burjuva demokrasisinin kimi görüşlerinin de savunucusu görünümüne girmeye başlar.

1953’te toplanan 10. CHP Kurultayı’nda yeni bir program kabul edilir. Kurultayda kabul edilen CHP Programı’nda “hukuk devleti”, “yargıç bağımsızlığı” ve “anayasa” güvencesi gibi hukuki reform hedefleri ortaya konulur. İki meclis sistemi ve seçim güvenliği gibi siyasi hedefler ön plana çıkarılır. CHP aynı zamanda işçilere grev hakkını parti programına koyarak DP ile görünürde, en azından kâğıt üzerinde demokrasi savunuculuğu konusunda yarışmaya başlar.

CHP, 1950’de Demokrat Parti hükûmetinin Kore’ye asker gönderme kararını destekler. Türkiye’nin 1952’de NATO’ya kabul edilmesi sonrası hükûmeti tebrik eder. Ezanın Arapça okunmasına “kabul” oyu verir. CHP içinde ideolojik “laikçi”lerin tepkisine rağmen takınılan bu tavır, din silahını tek başına DP’nin tekeline bırakmama yönünde atılan bir adımdır.

1956’da toplanan 12. CHP Kurultayı’nda kabul edilen parti programında anayasa değişikliği, iki meclis sistemi, antidemokratik yasaların kaldırılması, Anayasa Mahkemesi’nin kurulması, yargıç bağımsızlığı, işçiye grev hakkı gibi 1953 CHP Programı’nda yer alan hedeflerin yanı sıra, seçim sisteminin değişmesi, üniversite özerkliği, basın özgürlüğü, tarafsız idare, memur güvencesi, tarafsız radyo, yolsuzlukla ve enflasyonla mücadele gibi yeni siyasi hedefler ortaya konur. 1950’ye kadar seçimde çoğunluk sisteminin savunucusu olan CHP şimdi bu sistemi yumuşatmanın demokrasinin gereği olduğunu keşfetmiştir.

27 Mayıs 1960 askeri darbesinin hazırlığında CHP aktif olarak yer almıştır. Askeri darbe CHP’nin seçimlerle yapamadığını gerçekleştirmiş, DP iktidarını devirmiştir.

CHP, askeri vesayet altında gerçekleştirilen 1961 Genel Seçimlerinde %36,7 oy oranı ile birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olabilecek milletvekili çoğunluğunu elde edemez.

Demokrat Parti’nin devamı olarak kurulan Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi’nin toplamda %48,5 oy almış olması, darbeye rağmen Demokrat Parti’nin toplumsal tabanını hâlen koruduğunu açıkça gösterir. 1961 Genel Seçimleri sonrası oluşan tabloda CHP en büyük rakibi Adalet Partisi ile koalisyon hükümeti kurar.

1961’de toplanan 15. CHP Kurultay’da ve 1962 yılında toplanan 16. CHP Kurultay’da parti içi tartışmalar, hizipleşmeler ve ihraçlar ile geçer. 1964’de toplanan 17. CHP Kurultayı’nda kabul edilen “İleri Türkiye Ülkümüz Beyannamesi” kimi yeni söylemleri de beraberinde getirir. 1961-1965 yılları arasında CHP’nin kurduğu koalisyon hükümetlerinde planlı ekonomiye geçiş ve işçilere grev ve toplu sözleşme hakkının yasalaştırılması gibi önemli düzenlemeler gerçekleştirilir. Ancak toprak reformu, işçilerin sosyal-ekonomik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ile petroller, madenler ve yabancı sermayenin durumu konusunda herhangi bir adım atılmaz.

CHP Genel Başkanı İsmet İnönü CHP’nin “yeni” siyasi konumunun ifadesi olarak ortaya atılan    “ortanın solu” kavramını ilk defa 23 Temmuz 1965 günü gerçekleştirilen Parti Meclisi toplantısında dile getirir. 29 Temmuz’da Abdi İpekçi’ye verdiği röportajda kavramın içeriği ile ilgili açıklamalarda bulunur. 1965 Genel Seçimlerinden 3 ay önce dile getirilmeye başlanan “ortanın solu” yeni bir kavramdır. “Ortanın solu” yeni bir kavram olmasına rağmen, CHP’nin ideolojik çizgisinde gerçek bir değişiklik anlamına gelmez.

1965 genel seçimlerinde Adalet Partisi’nin %52,9 oy oranına karşı CHP, %28,7 oy oranı ile büyük bir seçim yenilgisine uğrar. Seçim yenilgisi ile birlikte parti içinde hizipleşmeler meydana gelir. Ortanın ortacıları (ya da ortanın sağcıları) olarak adlandıran grup CHP’nin ortanın solunda bir kimlik arayışı içerisine girmesine karşı çıkarak, Kemalizm’in sol değerler ile yorumlanamayacağını savunur. 1966’da toplanan 18. CHP Kurultayı’nda Genel Başkan İnönü ve Ecevit’in başını çektiği “ortanın solcuları” ile Turhan Feyzioğlu’nun başını çektiği “ortanın ortacıları” arasında büyük tartışmalar yaşanır. Bülent Ecevit, İnönü’nün desteği ile genel sekreterliğe seçilir. “Ortanın solcuları”, Parti Meclisi’nde gücü ele geçirmiş olmalarına rağmen Meclis Grubu’nda “ortanın ortacıları”nın ağırlığının olması, aynı kutuplaşmanın yerel örgütlerde de ayyuka çıkması CHP’nin örgütsel olarak da fiilen bölünmesine neden olur.

1967’de 4. Olağanüstü CHP Kurultayı toplanır. “8’ler Hareketi” olarak bilinen “ortanın ortacıları” için tasfiye süreci başlatılır. Kurultayda yapılan tüzük değişikliği ile Parti Meclisi üyesi Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları için ihraç yolu açılınca “ortanın ortacıları” partiden istifa eder. Bu istifa sonrası CHP’nin TBMM’de milletvekili sayısı 182’den 134’e, senatör sayısı da 47’den 32’ye düşer.

CHP’de “ortanın solu” tartışmaları sürerken, Ecevit 1966’da yılında toplanan 18. CHP Kurultayı öncesinde basılan “Ortanın Solu” adlı kitabından sonra, 1968’de “Bu Düzen Değişmelidir”, 1969’da da “Atatürk ve Devrimcilik” adlı kitapları ile “ortanın solunun” ideolojik çerçevesini hem CHP kadrolarına ve CHP’nin toplumsal tabanına, hem de geniş halk kitlelerine anlatmaya çalışır!

 CHP’nin 1969 Seçim Bildirgesi “devrimci devlet”, “altyapı devrimciliği”, “sürekli devrimcilik” gibi ideolojik çıkışlar ve “toprak işleyenin, su kullananın!” sloganı ile CHP’nin vardığı siyasi konumu ortaya koyar.  CHP “Düzen Değişikliği Programı” adını verdiği bu bildirgeyle, düzeni değiştirmeyi vaat eder. Köklü bir toprak reformu, çiftçilerin ve köylülerin sorunlarının çözümü, Doğu’da feodal sömürü düzeninin yıkılması, doğal kaynakların, madenlerin ve petrolün yabancıların eline bırakılmayarak devletleştirilmesi, özel işletmeciliğin devlet kontrolüne alınması gibi seçim vaatleri “ortanın solunun” 1965-1969 arasında kendi içinde yaşadığı evrimi de ortaya koyar. Ancak, tüm çabalara rağmen CHP 1969 genel seçimlerinde %27,4 oy oranıyla büyük bir seçim yenilgisi yaşar. 1967’de CHP’den ayrılan “ortanın ortacıları”nın kurduğu Güven Partisi de %6,6 oy alır.

 CHP içerisinde ideolojik tartışmalar sürerken, 12 Mart 1971’de askeri muhtıra gelir. Ecevit darbenin asıl hedefinin “ortanın solu” ile siyasal, toplumsal ve ekonomik düzeni değiştirmeyi vaat eden CHP olduğunu iddia eder! İsmet İnönü ise kurulacak olan partiler üstü teknokrat hükümete destek verilmesi gerektiğini savunur. Ecevit, 27 Mayıs sonrası yapılan hataların tekrarlanmaması ve askeri darbeye karşı sert bir muhalefet yürütülmesi gerektiği görüşündedir. İnönü ile Ecevit arasında yaşanan bu fikir ayrılığı İnönü’nün teknokrat hükümete destek verme kararı ile derinleşir. Ecevit tepki olarak genel sekreterlik görevinden istifa eder. Bu dönemde yaşanan tartışma, geri dönüp değerlendirildiğinde, CHP’nin iktidarı asker/sivil bürokrat teknokrat elit üzerinden, gerektiğinde askeri darbeler yoluyla da elde tutma veya ele geçirme geleneksel çizgisi ile iktidarı halkoyuna dayanarak ele geçirme veya elde tutma çizgisi arasındaki, yani CHP’yi burjuva demokratik anlamda gerçek bir halk partisine dönüştürme çizgisi arasındaki bir tartışmadır.

İnönü, Parti Meclisi’nde ve Merkez Yönetim Kurulu’nda bulunan Ecevitçilerin tasfiyesi için 1972’de 5. Olağanüstü CHP Kurultayı’nı toplar. “Ya o ya ben” restine rağmen Ecevitçilerin Parti Meclisi seçiminde elde ettiği başarıya engel olamaz. İnönü, Kurultay sonrası genel başkanlığı bırakır.

İnönü, bir süre sonra da CHP üyeliğinden istifa eder. İstifa sonrası toplanan Genel Başkan Seçimli Özel Kurultay’da Bülent Ecevit Atatürk ve İnönü’den sonra CHP’nin üçüncü genel başkanı seçilir. Ecevit’in 21. CHP Kurultayı’nda örgüt desteğini arkasına almış olması, İnönü’nün desteği ile Ecevit’e karşı muhalefet yürüten Kemal Satır ve arkadaşlarının da bir süre sonra partiden istifa etmesiyle sonuçlanır. 1967’de “ortanın ortacıları”nın, 1972’de de İnönü ve Satırcıların partiden istifa etmesi ile   Ecevit partinin en güçlü karakteri hâline gelir. Bu dönem CHP’si “yeni”lenmiş bir CHP’dir.

CHP, 1973 genel seçimlerinde %33,3 oy oranı ile birinci parti olur. 1973 genel seçimlerinde birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olamayan CHP, Bülent Ecevit’in başbakanlığında Milli Selamet Partisi (MSP) ile koalisyon hükümeti kurar. İdeolojik “laikçi”ler için Ecevit CHP’sinin MSP ile birlikte koalisyon hükümeti kurmuş olması Kemalizmden uzaklaşma, evet CHP’nin değerlerine ihanettir. 7 aylık CHP/MSP koalisyon hükümeti döneminde haşhaş ekimi ABD’nin karşı çıkmasına rağmen serbest bırakılır ve Kuzey Kıbrıs işgal edilir. Kıbrıs işgali ile Ecevit’e “Kıbrıs Fatihi” ismi verilir.

1974’te toplanan CHP Tüzük Kurultayı’nda yapılan tüzük değişikliği ile CHP “insan haklarına saygılı, milli, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkesine bağlı ve demokratik sol bir parti” olarak tanımlanır.  1974’te toplanan 22. CHP Kurultayı’nda Ecevit “demokratik solu” klasik özgürlükçü demokrasinin daha ileri aşamasında sol bir tutum olarak belirtir.

1977 genel seçimlerinde CHP %41,4 oy oranı ile en yüksek oy oranına ulaşır. Bu CHP’nin iktidardan düştüğü 1950’den sonra ulaştığı en yüksek oy oranıdır. Bu oy oranında bir yandan Kıbrıs’ın kuzeyinin işgali ile üzerinde yüzülen şoven milliyetçi dalga, diğer yandan bir dizi devrimci sol örgütün de Ecevit’in solculuğunun kuyruğuna takılması, dağa taşa yazılan “umudumuz Ecevit” sloganları vb. büyük rol oynar. Ancak bu oy oranı da CHP’nin tek başına iktidar olması için yeterli değildir. CHP aynı yıl yapılan yerel seçimlerde de 67 il belediyesinin 42’sini kazanarak büyük bir başarı elde eder. CHP’nin hükûmeti kurabilecek çoğunluğa ulaşamaması nedeniyle sağ partiler 2. Milliyetçi Cephe hükümetini kurar. Bir süre sonra 2. Milliyetçi Cephe hükûmetinin verilen gensoru ile düşürülmesi üzerine CHP, Cumhuriyetçi Güven Partisi ve aslında parayla satın alınan bağımsızların desteği ile yeni bir hükümet kurar.

27 Kasım 1976, 23. Kurultay’da parti programına altı ok ilkelerin yanında, demokratik sol politikanın dayandığı altı kural (özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü, halkın kendini yönetmesi) daha getirilir.

1976-1980 yılları arası ülkede sınıf mücadelesinin yükseldiği, provokatif sağ-sol çatışması üzerinden bir kaos ortamı yaratılarak, sınıf mücadelesinin yolundan saptırıldığı ve bir askeri darbe ortamının hazırlandığı yıllardır. Siyaset kurumları, partiler kendi iç işleri ve iktidar nimetlerinden daha fazla yararlanmak için yürüttükleri dalaşla meşguldür. 1980 12 Eylül’ünde yeni askeri darbe gelir. Sivil siyaset geçici olarak “tatile çıkarılır”.

16 Ekim 1981: Askeri faşist cunta siyasi partileri temelli kapatır.

Siyasi partilerin kurulmasına yeniden izin verildiğinde, önce iki partili olarak düşünülen sistemde  sistemin “sol” partisi olarak düşünülen Halkçı Parti kuruldu. Fakat CHP’nin gelenekçi kanadı da, Ecevitçi kanadı da bu partiyi kendi partisi olarak görmedi.

Ecevit kanadı DSP’yi kurdu.

Gelenekçi kanat ise SHP üzerinden sahneye çıktı.

1992’den partiler üzerindeki yasaklar kalktıktan sonra CHP yeniden kuruldu.

9 Eylül 1992, 25. Kurultay: CHP yeniden açılır. Genel Başkanlığa Deniz Baykal seçilir. Baykal Atatürk, İnönü ve Ecevit'ten sonra CHP'nin 4. Genel Başkanı olur.

18 Şubat 1995, 26. Kurultay: (Birleşme kurultayı) SHP Kurultayı'nda parti feshedilir ve CHP'ye katılım kararı alınır. Hikmet Çetin oybirliğiyle CHP Genel Başkanı seçilir.

9 Eylül 1995, 27. Kurultay: Deniz Baykal CHP'nin yeni genel başkanı olur.

18 Nisan 1999: Milletvekili Genel Seçimleri: Cumhuriyet tarihinde ilk kez CHP yüzde 8,71 oy oranı ile barajı aşamaz ve meclis dışı kalır. Deniz Baykal, 22 Nisan 1999'da genel başkanlıktan istifa eder.

22 Mayıs 1999, 9. Olağanüstü Kurultay: Altan Öymen genel başkan seçilir.

30 Eylül 2000, 11. Olağanüstü Kurultay: Deniz Baykal yeniden Genel Başkan seçilir.

10 Mayıs 2010: Deniz Baykal kaset skandalı nedeniyle genel Başkanlıktan istifa etmek zorunda kalır.

22 Mayıs 2010: CHP'nin 33. Olağan Kurultayı'nda Kemal Kılıçdaroğlu 1189 delegenin oyunu alarak CHP Genel Başkanı seçilir. Kemal Kılıçdaroğlu hâlen CHP Genel Başkanlığını sürdürmektedir.

CHP son dönemde, 28 Şubat 1997 “post modern darbe”sinde de AKP iktidarına yönelik 27 Nisan 2007 askeri muhtırasında da askeri darbe tehdidinin ardında durarak darbeci niteliğini koruduğunu gösterdi.

2016 15 Temmuz’unda açık askeri darbe girişiminde de önce sonucu bekleme tavrıyla, ardından askeri darbeyi Erdoğan/AKP hükûmetinin bir tiyatrosu, kontrollü darbe vb. olarak göstererek bu niteliğinde ısrarcı olduğunu bir kez daha gösterdi.

CHP’nin Tarihi –Kısa Bir Dönem Dışında– Türk Şoven Milliyetçiliği, Askeri Diktatörlük Ve Darbeler Tarihidir

Kurtuluş Savaşı, esasta Türk burjuvazisinin bir ulusal devrimi olmasına rağmen, Türk olmayan Müslüman nüfus, en başta da Kürtler Kemalistlerin önderliğinde bu savaşa katıldı. Emperyalistlerin Sevr’deki Kürt devleti vaatleri bile, Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türk ulusal devriminde Türklerle birlikte hareket etmesini engellemedi. Bunda kurtuluş savaşının Müslüman olmayan milliyetlere (Ermeni ve Rumlara) karşı yönelen bir din savaşı görünümüne bürünmesinin de büyük payı vardı. Fakat bunun yanında kemalistlerin Türk olmayan Müslüman nüfusa vaat ettikleri somut çıkarlar da –ki bunlar içinde ulusal hak vaatleri, soykırımda el konulan mal mülkün el konanların elinde kalması da vardır– belirleyici bir rol oynadı. Mustafa Kemal, Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’na katılmaları için vaatlerde bulunuyordu. Bu dönemde, Kemalistlerin iktidarı sağlam değildi. Onun için Kürtlerin yardımına ihtiyaçları vardı. İktidar sağlama alındıktan sonra, Kürtler de hedef tahtasına konuldu.

Daha Kurtuluş Savaşı sürerken 1921’de Koçgiri halk ayaklanması, Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden Kemalistler tarafından kanla bastırıldı. Mustafa Kemal 1922 sonlarından itibaren Kürt sözcüğünü ağzına bile almadı. Bu süreçte artık, sadece ‘Türk’e vurgu yapılıyordu! Kemalistler, içte iktidarını belli ölçülerde sağlamlaştırdığı (1925) andan itibaren, açıkça kendilerine karşı hiçbir muhalefete izin vermeyen, açık terörü yönetim biçimi olarak seçtiler. Yeni Türkiye, “Türkçülük" esasları üzerine inşa ediliyordu! Kemalistlerin yeni Türkiye’sinde artık Kürt yoktu. Türkler dışındaki halklar Türkleştirilecekti. “Türk”lüğü kabul edene, kendine “Türküm diyene” sorun yoktu. Fakat kendi ulusal kimliğine sahip çıkana öngörülen kölelik ve yok etmekti.

T.C.’nin tek parti dönemi, 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu’yla başlar. Şeyh Sait Ayaklanması vesilesiyle çıkartılan bu yasa, hükümete gazete kapatma yetkisi de vermişti. Kısa sürede, şu süreli yayın organları yasaklandı: Tevhid-i Efkâr, İstiklâl, Son Telgraf, Aydınlık, Orak Çekiç, Sebilürreşat, Tanin, Vatan, Yoldaş (Bursa), Presse de Soir, Resimli (Ay), Hafta, Millet, Sada-yı Hak (İzmir), Doğru Öz (Mersin), Kahkaha, İstikbâl (Trabzon), Tok Söz, Sayha (Adana)...

Kemalistler iktidarını sağlama aldıktan sonra, Şubat-Nisan 1925’de Şeyh Said isyanını kanla bastırdı. Diyarbakır İstiklal Mahkemesi, 29 Haziran’da Şeyh Said'in önderliğinde ayaklanmaya katılan 47 kişi hakkında idam kararı verdi. Karar ertesi gün Dağkapı meydanında infaz edildi. İdamlardan sonra da katliamlara devam edildi. 15-20 bin arasında isyancı öldürüldü. 206 köy, 8.758 ev yıkıldı. T.C. devleti, Türk ulusu dışındaki millet ve milli azınlıkların varlığının inkârı üzerinden yükseldi. Türkiye Cumhuriyeti’nde, en basit demokratik milli hak talebi, kanla barutla, tankla topla bastırıldı. 

Cumhuriyetin kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı dönemine kadarki süreçte Kürt isyanları kanla bastırıldı. Birçok alanda isyan olmadığı hâlde, Türk olmayan ulus ve milliyetlere karşı “önlem” olarak düşünülen, saldırı harekâtları yapıldı. Tek parti döneminde “Türkleştirme” yasaları çıkarıldı. “Şark Islahat Planı”, “Takrir-i Sükûn Kanunu”nun ilanı, “İstiklâl Mahkemeleri”nin kurulması ve çıkarılan “İskân” ve “Tunceli Kanunu”, “Varlık Vergisi” vb. yasalar, böylesi yasalardır.

Kemalist iktidar bu dönemde açıkça faşist bir iktidardır. Çünkü Kemalist iktidarın başat yönetim yöntemi işçiler, köylüler, emekçiler, Türk olmayan milliyetler üzerinde açık terördür. Ve bu programatik olarak CHP‘nin programında da vardır. Kemalistlerin CHP’si devlettir. Devlet, CHP’dir.

Kemalistler, iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra işçiler/köylüler üzerinde açık terörcü diktatörlüğünü kurmuşlardır. Kemalistler bir yandan, Sovyetler Birliği’ne karşı emperyalistlerin uzantısı olarak hareket etmeyi reddederken, diğer yandan içte işçilere-köylülere, demokrat aydınlara karşı azgın bir terör uygulamış; en temel hak ve özgürlükleri sınırlamış ya da yoketmişlerdir. İşçi sınıfının hak talepleri ve bu uğurdaki mücadeleleri kanla bastırılmıştır. Yoksul köylüler üzerinde jandarma dipçiği eksik olmamıştır. Gazete ve dergilere sıkı bir denetim ve sansür uygulanmıştır. Komünistler, devrimci aydınlar kovuşturmalara uğramış, hapis cezalarına çarptırılmış, katledilmişlerdir. Kemalist iktidar, milli meselede Türk şövenisti bir çizgi izlemiştir. Kürtler ve azınlık milliyetler üzerinde dizginsiz bir baskı ve katliam uygulamıştır.

Bugünkü CHP

Yukarıda kısaca anlattığımız süreç içinde CHP’de özellikle çok partili sisteme geçtikten ve CHP iktidardan düştükten sonra, program açısından belli değişiklikler olmuş ve 1970’li yıllarda sonuçta partiyi bölünmeye götüren, partiyi burjuva demokrasisini savunan bir çizgiye oturtma, askeri darbecilikten uzaklaşma yönünde bir değişiklik atılımı da –Ecevit döneminde– yaşanmıştır. Fakat CHP, DSP bölünmesi ertesinde yine kendi ana mecrasına dönmüştür. Bu dönüş kuşkusuz bire bir 1930’lu yılların CHP’sine geri dönüş değildir. Fakat öz olarak darbeci, esas olarak devlet bürokrasisi, öncelikle de askeri bürokrasiye dayalı iktidar olma çizgisi bugün de geçerlidir.

Bugünkü CHP, dünkü CHP’den özde farklı değildir. Aradaki kimi farklılıklar nicel farklılıklardır. 1973, 1978’de, Ecevit’in başbakan olduğu hükümetlerde, CHP’nin uyguladığı sistemin adı da faşizmdi. Faşizm, Türkiye’de bir partinin değil, devletin yönetim sistemidir. Fakat Kuzey Kıbrıs’ın işgal edilmesi, Maraş katliamı, 19 Aralık katliamı, Kürtler üzerinde uygulanan baskılar, Abdullah Öcalan’ın uluslararası bir komplo ile Türkiye’ye getirilmesi Bülent Ecevit iktidarının ürünüdür. Fakat Ecevit bütün bunlara rağmen, CHP’yi yeni, gerici burjuva demokratik bir yörüngeye oturtmaya çalışan bir burjuva siyasetçi idi.

Bugün 2010’dan beri CHP’nin Genel Başkanlığı’nı yapan Kemal Kılıçdaroğlu var. Kimi çevreler, CHP’nin değiştiği, faşist olmadığı, aslında reformist bir parti olduğu vb. düşüncelerini savunuyor! Onun AKP’nin bugün yoğun bir biçimde uyguladığı faşist sistemin demokratik, reformist alternatifinin savunucusu olduğunu düşünüyor! Bunun böyle olup olmadığına önce CHP’nin şimdiki  programını temel alarak bakalım:

CHP programının birinci bölümünde “Atatürk İlke ve Devrimlerinin Bekçisiyiz, Gücümüzü Tarihsel Köklerimizden Alıyoruz” tespiti yapılmaktadır. Kemalizm’in Türkiye tipi faşizm olduğunu yukarıda ortaya koyduk. Bugünkü CHP bu tarihe, “Ebedi Şef”e ve “Milli Şef”e sahip çıkmaktadır. Sahip çıkmakla yetinilmemekte, iki “Şef”in uyguladıkları siyaset de savunulmaktadır. Kısacası tek parti diktatörlüğüne, tek parti diktatörlüğü döneminde uygulanan koyu faşizme sahip çıkılmaktadır. CHP’nin gücünü tarihsel köklerinden aldığı tespiti doğru bir tespittir.

CHP, Kemalizmin altı okuna sahip çıkmaktadır. Bu altı ok içerisinde yer alan “Laiklik” şöyle tanımlanmaktadır: “Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı tutulmasıdır.” CHP, açıkça yalan söylemektedir. 3 Mart 1924’te, “Diyanet İşleri Başkanlığı” Kemalistler tarafından kuruldu. Diyanetin amacı Sünni İslam’ın hâkimiyetinin kurulması idi. Bunun için diğer dinler ve İslam’da da Sünni Hanefilik dışında mezhepler yok sayıldı. Süreç içerisinde “Diyanet İşleri Başkanlığı”, T.C. devletinin en büyük kurumlarından biri hâline geldi. T.C. kurulduğundan beri hiçbir zaman laik bir devlet olmadı. Laiklik, devletin bütün dinlere eşit mesafede durmasıdır.

CHP’nin programı baştan sona kadar eleştirilmesi gereken burjuva bir partinin programıdır. Bizim bu bağlamda öncelikle üzerinde durmamız gereken programın faşist özüdür. CHP, iktidara geldiğinde anayasayı değiştireceğini söylemektedir. CHP programında bu bağlamda şöyle deniyor: “Dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkan ihtiyaçların karşılanması amacıyla anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesinin parlamentoda sağlanacak uzlaşmayla gerçekleştirilmesi hedef alınacaktır. Ancak, Anayasamızın değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek maddelerinin doğrudan veya dolaylı yollardan değiştirilmesi veya etkisiz kılınmasına yönelik çabalara kesinlikle karşı çıkılacaktır.” CHP, faşist 1982 Anayasası’nı kökten değiştirmeyi düşünmemektedir. Sadece anayasanın kimi maddelerini değiştirmeyi uygun görmektedir. CHP, anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilemeyeceğini, değiştirilmesinin bile teklif edilemez maddeler olduğunu söylemektedir. Anayasanın ilk üç maddesi devletin temel ilkeleri ile ilgilidir. Bu maddeleri korumak için 4. Madde getirilmiştir. Anayasanın 4. maddesinde ilk üç maddenin değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği ibaresi yer almıştır. 1982 faşist anayasasının ilk dört maddesi şöyledir:

“1. Yönetim biçimi

-Madde 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

2. Cumhuriyetin nitelikleri

-Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

3. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti

-Madde 3: Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

4. Değiştirilemeyecek hükümler

-Madde 4: Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Bugün Kuzey Kürdistan/Türkiye’de, faşist anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilemeyeceğini, değiştirilmesinin bile teklif edilemez olduğunu söyleyen bir partinin demokrat bir parti olarak değerlendirilmesi yanlıştır.

CHP’nin Kürt sorunundaki çözümü, Kürtlerin kültürel haklarını kullanmaları ile ilgilidir. Kürtler, anadillerini ancak kendilerinin kuracağı özel dershaneler sayesinde öğrenecektir! CHP’ye göre; Kürtler, müziklerini yapacak, folklorunu oynayacak, ancak üniter yapının sorgulanmasına izin verilmeyecektir. CHP, Lozan anlaşmasında azınlık olarak nitelenenlerin haklarını sonuna kadar kullanmalarını savunurken, Lozan anlaşmasında sayılmayan azınlıkların haklarını kullanmasına karşı çıkmaktadır.

Devamla üniter yapının nasıl korunacağı bağlamında şunlar söylenmektedir:

“Anayasaya ve yasalara bağlılık içinde, Atatürk ilke ve devrimleri, laik cumhuriyet ve modernleşme ilkelerinden ödün vermez.

Ulus Devlet, Üniter Devlet ve Laik Devlet yapılanmamıza, ulusal bağımsızlığımıza ve benzeri olmayan Türkiye Modeli’ne koşulsuz bağlıdır.”

Atatürk ilkeleri denilen ilkeler, Türkçülük esasları üzerine kurulmuş olan ilkelerdir. Sözü edilen ulus devlet Türk ulusunun ulusal devletidir. Kuzey Kürdistan/Türkiye bir halklar hapishanesidir. Türkler dışında, Kürtler, Araplar, Lazlar ve birçok azınlık milliyet yaşamaktadır. CHP, halklar hapishanesine devam edeceği üzerine yemin etmektedir. Böyle bir parti reformist bir parti olamaz.

CHP, Kürt ulusal hareketi öncü güçlerinin yürüttüğü mücadeleyi, bir dizi CHP’linin faşist olarak değerlendirdiği diğer burjuva partileri gibi “terör” olarak nitelendirmektedir! Kürt ulusal hareketi devrimci değil, burjuva milliyetçi bir harekettir. Ancak bu hareketin savunduğu talepler bağlamında hareketin demokratik bir içeriği var. Kürt sorununda, Kürt ulusunun ayrılma hakkını savunmayan, Kürtlerin bir ulus olduğunu kabul etmeyen bir parti demokrat olamaz. CHP iktidara geldiğinde “terör”ü en kısa sürede bitireceğini vaat etmektedir! CHP, T.C.’nin katliamcı geleneğini sürdüreceğini esasta programına yazmıştır.

CHP, Batılı emperyalist güçlerin askeri savaş gücü NATO hakkında şöyle demektedir: “CHP, NATO örgütüyle ilişkilerimizin güçlendirilerek devam etmesini; NATO’nun caydırıcı bir güç olarak, barış ve istikrarın sürdürülmesine yönelik görevini etkin olarak yerine getirmesine ve günümüz koşullarında konumunun yeniden belirlenmesine aktif katkımızın sürdürülmesini amaçlar.” Görüldüğü gibi CHP, savaş makinesi olan NATO’dan çıkma yerine NATO ile ilişkilerin güçlendirileceğini, NATO’nun görevini yerine getirmesi için daha fazla katkıda bulunacağını açıklamaktadır. NATO, soğuk savaş döneminde, Sovyetler Birliği’ne karşı kuruldu. NATO, barışın değil savaşın sürdürülmesinin askeri bir kurumudur. Demokrat olduğunu söyleyen bir partinin tavrı NATO’dan çıkılmasını savunmak olmalıdır.

CHP, Ermeni soykırımının yapılmadığını iddia etmektedir. Görüşü şöyledir: “1948’de BM Genel Kurulu’nda oybirliği ile kabul edilen Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi tarafından yapılan açık tanım çerçevesinde, konunun bağımsız tarihçiler tarafından, Türkiye, Ermenistan ve Rusya dâhil ilgili tüm ülke arşivlerine erişim olanakları kendilerine tanınarak, iddiaların gerçekçi ve doğru zeminde, önyargılara kapılmadan incelenmesi gerektiği görüşündedir.” Ermeni soykırımı bağlamındaki CHP’nin söylemi, AKP’nin söylemi ile aynıdır.

CHP’nin Kıbrıs konusundaki tavrı da şoven Türk milliyetçisi faşist bir tavırdır. CHP, Kuzey Kıbrıs’ın işgalini savunmakta, uluslararası planda Rumların temsil ettiği Kıbrıs’ın tanınmasını eleştirmekte ve Kuzey Kıbrıs’ın ülke olarak tanınması için mücadele edileceğini belirtilmektedir. Tabii ki Kıbrıs’ta iki devletli çözümü, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs halkının kazanılmış haklarının korunması”na bağlamaktadır. Ulusal çıkarların merkeze konduğu bir durumda iki devletli bir çözümün olmayacağı çok açıktır.

Sonuç

CHP, faşist Kemalizmin bir devamıdır. Mustafa Kemal’in ilkeleri ve uygulamalarının takipçisi olduklarını programına yazmıştır. Kemalizmin ne olduğunu İbrahim şöyle ortaya koyar:

“Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, M. Suphi ve 14 yoldaşını, kahpece ve hunharca boğazlamışlardır. TKP’yi, M. Suphi yoldaşın ölümünden sonra bu isme layık bir parti olmadığı halde, amansız bir şekilde ve her fırsatta ezmiş, bugün Amerikancı faşist sıkıyönetim mahkemelerinin yaptığını, Kemalist iktidar defalarca yapmıştır; her iki yılda bir, çoğu zaman her yıl en az bir kere, genel tutuklamalar düzenleyerek yüzlerce insanı polis işkencesinden geçirmiş, karakollarda ve zindanlarda çürütmüştür. Sovyetler Birliği’ne, menfaat sağlamayı hesapladığı müddetçe dalkavukluk etmiş, diğer zamanlarda sinsi ve azgın bir düşmanlık beslemiştir.

Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir. Kemalizm, işçiler için süngü ve ateş, cop ve dipçik, mahkeme ve zindan, grev ve sendika yasağı demektir; köylüler için ağa zulmü, jandarma dayağı, yine mahkeme ve zindan ve yine her türlü örgütlenme yasağı demektir. Şnurov yoldaşın verdiği örnekleri, Adana-Nusaybin demiryolunda işçilerin nasıl kurşuna dizildiğini bütün arkadaşlar bir kere daha hatırlasınlar.

Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir. Kemalizmi övmeyen her türlü yayın faaliyeti yasaktır. İlerde, Kemalist iktidar aleyhine herhangi bir yazının çıkabileceği ihtimali dahi, yayın organlarının kapatılması için yeterli sebeptir. Sonu gelmez “örfi idareler” memleketi kasıp kavurmaktadır ve her bir “örfi idare” yıllarca sürmektedir; meclis, CHP’nin tepesindeki bir avuç yöneticinin ve onun değişmez başkanı M. Kemal’in elinde oyuncaktır; Anayasa da ve bütün yasalar da öyledir, ülkeyi gerçekte ordu yönetmektedir.

Kemalizm demek, her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir.

Kemalizm’in “istiklâl-i tam” ilkesi demek, yarı-sömürgelik şartlarına seve seve razı olma ilkesi demektir. Kemalist Türkiye, yarı-sömürge Türkiye’dir. Kemalist iktidar, İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra Alman emperyalizmine uşaklık eden, onlarla işbirliği eden bir iktidar demektir. Şnurov’un belirttiği gibi, Kemalistlerin emperyalistlerle olan sınıf kardeşliği, milli düşmanlıklarından ağır basmıştır; Kemalist iktidar, birçok defalar İngiliz, Fransız ve Alman şirketlerinin menfaatlerini korumak için, Adana-Nusaybin demiryolu grevinde olduğu gibi, işçileri kurşuna dizmiştir.” (“Seçme Yazılar”, İbrahim Kaypakkaya, s. 156-157, Dipnot Yayınları, 2015 Ankara)

Kemalizm, Türkiye tipi bir faşizm ise ki öyledir. Faşist bir sistemi, faşist bir ideolojiyi kendilerine rehber edinenler ve iktidara geldiklerinde Kemalizmi uygulayacaklarını söyleyenler faşisttir. Türkiye’nin kurucu değerlerine geri dönmesi gerektiğini savunanlar, bütün kötülükleri Kemalizmin uygulanmamasına bağlayanlar faşisttir.

Anayasanın ilk üç maddesini savunanlar, bu maddelerin değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceğini programına yazan bir parti demokrat, reformist vs. değildir.

Türk ulusu dışında başka bir ulusun olmadığını programına yazanlar, Kuzey Kürdistan’ı Doğu ve Güney Doğu Anadolu olarak görenler, Türkiye’nin bölünmez bir bütün olduğunu söyleyenler demokrat değildir.

Kürt ulusal hareketinin haklı mücadelesini “terör” hareketi olarak görenler ve iktidara geldiklerinde, Kürt ulusal hareketini en kısa sürede bastırmaya yemin edenler faşisttir.

2,5 yıl süren çözüm sürecine karşı olanlar, Kürtlerle masaya oturulmamalı, sorun mecliste çözülmeli diyenler demokrat olamaz. Eğer savaş sonlandırılmak isteniyorsa, tabii ki taraflar masaya oturacaktır. Savaşın bir tarafı olan bir hareketle görüşülmeden savaş sona eremez.

CHP, T.C.’nin ulusal politikalarla ilgili siyasetine destek vermektedir. Efrîn/Cerablus işgal edildi. CHP, bu işgale destek verdi. Eleştirisi bunun neden bu kadar geç yapıldığı, neden bu kadar kayıp verildiği vb.ne yönelik eleştirilerdi. Rojava’nın işgal girişimlerine de CHP destek veriyor.  Kısacası CHP, sömürgeci devletin savaş politikalarına destek veriyor.  Her yıl Ekim ayında, Suriye/Irak tezkeresi mecliste onaylanıyor. CHP bu tezkere için onun oyuna ihtiyaç olduğunda açık desteğini sunuyor. Kısaca: CHP, demokrat bir parti değil, faşist bir partidir. Faşist orduyu Atatürk’ün ordusu gören CHP’dir.

CHP’nin geçmişteki uygulamaları, iktidara gelmesi hâlinde gelecekte uygulayacağı siyasetin bir göstergesidir. Faşist bir ideolojiyi kendilerine rehber edinenlere ve bu ideolojinin yaşam bulması için mücadele edenlere faşist denilir. CHP’nin bugünkü demokrasi savunucusu rolü, onun uzun yıllardan beri “muhalefet partisi” olarak kalma lüksünün getirdiği bir yanılsamadır. Devletin faşist niteliği değişmedikçe, iktidara gelen kim olursa olsun faşizmi uygulayacaktır. “Muhalefet”te olan partilerin kendilerini demokratik alternatif olarak sunabilmelerinin temeli budur.

13 Aralık 2018

 

 

 

Paylaş