BİR KARA LEKE: 6-7 EYLÜL 1955 YAĞMASI!

2019 yılı 6-7 Eylül 1955 talanın, katliamın 64. yıldönümüdür.

2015 yılında 6-7 Eylül 1955 talanı üzerine ydicagri.com sitesinde yayınlanan yazıyı güncelliğini koruduğu için olduğu gibi yayınlıyoruz.

Özellikle İstanbul’da, İzmir’de başta Rumlar olmak üzere Ermenilere, Yahudilere yönelen katliam ve talanın nedenleri ve sonuçları üzerine kısaca durmak istiyoruz.

KADİM HALKLAR YOK EDİLDİ!

Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu’nun T.C devletine bı­rak­tı­ğı mi­ras­; katliam ve soykırım mirasıdır.  Kat­li­am­ların ve soy­kı­rı­mın iz­le­ri gü­nü­mü­ze ka­dar gel­miş­tir. Er­me­ni­le­re yö­ne­lik ya­şa­nan soy­kı­rım­da Rum­lar da, Sürya­ni­ler-Kel­da­ni­ler (Asur­lar) de pa­yı­nı al­mış­lar­dır. Yüz binlercesi ye­rin­den yur­dun­dan edil­miş, bü­yük bö­lü­mü kat­le­dil­miş­tir.  

Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti dev­le­ti Lo­zan An­laş­ma­sı’yla var­lı­ğı­nı ka­bul et­ti­ği di­ni azın­lık­la­rın bu an­laş­ma­ya gö­re sa­hip ol­ma­la­rı ge­re­ken hak­la­rı bi­le ver­me­miş ve sü­rek­li bir bas­kı uy­gu­la­mış­tır. Rum, Er­me­ni ve Ya­hu­di­ler (Mu­se­vi­ler) di­ni azın­lık ola­rak ka­bul edi­lir­ken, gay­ri­müs­lim ol­du­ğu hal­de Sür­ya­ni­ler-Kel­da­niler di­ni azın­lık ola­rak bi­le ka­bul edil­me­miş­tir. Bun­la­rın ulu­sal azın­lık ola­rak var­lı­ğı ise hâ­lâ ka­bul edilmiş de­ğil­dir.

Gay­ri­müs­lim azın­lık­la­ra kar­şı sal­dı­rı­lar, bas­kı­lar Lo­zan An­laş­ma­sı son­ra­sın­da ku­ru­lan Cum­hu­ri­yet dö­ne­min­de sü­rek­li va­ro­la­gel­miş­tir. Bu bas­kı­lar doğ­ru­dan dev­let ta­ra­fın­dan ger­çek­leş­ti­ril­miş­tir.
Özel­lik­le Er­me­ni ve Rum azın­lı­ğı si­ya­si ve be­lir­le­yi­ci eko­no­mik alan­lar­dan ke­li­me­nin ger­çek an­la­mın­da te­miz­len­me­ye ça­lı­şıl­mış­tır.

1942 yı­lın­da ka­rar al­tı­na alı­nan Var­lık Ver­gi­si esas ola­rak azın­lık­la­ra kar­şı alı­nan bir ön­lem­di. Kamuoyuna bu kararın gerekçesi ve amacı başka türlü yansıtılsa da, gerçek amaç “Ticareti Türklere vermek”ti. Ticaret işindeki gayrimüslimleri saf dışı etmek de bunun doğal bir sonucuydu. Böylece ekonomik alandaki saldırı, özellikle Rum ve Er­me­ni azın­lı­ğı­na men­sup bin­ler­ce in­sa­nın sür­gün edil­me­si ve sür­gün edi­len­le­rin önem­li bö­lü­mü­nün kat­le­dil­me­si­ni de be­ra­be­rin­de ge­tir­miş­tir.

1955’te­ki ta­lan, sal­dı­rı­la­r da eko­no­mik alan­da Var­lık Ver­gi­si’nin bir de­va­mı ni­te­li­ğin­de­dir.   1955 yı­lı 6-7 Ey­lül sal­dı­rı­la­rıy­la Türk dev­le­ti el­de et­mek is­te­di­ği­ni esas ola­rak el­de et­miş­tir.
Rum azın­lı­ğı­nın Tür­ki­ye’yi terk etmesi ama­cı da Rum­la­ra yö­ne­lik bas­kı­la­rın per­de ar­ka­sın­da­ki ol­gu­lardan bi­ri­dir.

Tüm bas­kı­la­ra rağ­men Tür­ki­ye’yi terk etmeyen Rum­lar ise da­ha son­ra çı­ka­rı­lan ya­sa(lar) ile Tür­ki­ye’yi terk etmeye zor­lan­mış­lar­dır, ke­li­me­nin ger­çek an­la­mın­da sür­gün edil­miş­ler­dir. 1964 yı­lın­da Türk dev­le­ti açık­ça Rum­la­rı “sı­nır­dı­şı et­me” ka­ra­rı çı­ka­rıp uy­gu­la­mış­tır.

Tüm bu uy­gu­la­ma­lar so­nu­cun­da Tür­ki­ye’de ya­şa­yan Rum­la­rın sa­yı­sı sı­fır­lan­ma­ya ça­lı­şıl­mış­tır. Az sa­yı­da Rum in­sa­nının anda Tür­ki­ye’de ya­şı­yor ol­ma­sı bu ger­çe­ği de­ğiş­tir­me­mek­te­dir. Bu, Lo­zan An­laş­ma­sı son­ra­sın­da Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti sı­nır­la­rı için­de ya­şa­yan Rum­la­rın sa­yı­sıy­la kar­şı­laş­tı­rı­la­rak gös­te­ri­le­bi­lir bir ger­çek­lik­tir.

Ve­ri­le­re gö­re Lo­zan An­laş­ma­sı dö­ne­min­de 370 bin Rum var­dır. Türk dev­le­ti­nin ki­mi ent­ri­ka­la­rıy­la bu sa­yı 200 bi­ne dü­şü­rül­müş­tür. Da­ha son­ra­ki yıl­lar­da da Rum azın­lı­ğın nü­fu­su gi­de­rek azalmıştır. Ki­mi ve­ri­le­re gö­re 1955-1962 yıl­la­rı dö­ne­min­de Tür­ki­ye’yi terk eden Rum­la­rın sa­yı­sı 70 bin ci­va­rın­da­dır. 1964’te­ki “sı­nır­dı­şı et­me” ka­ra­rı son­ra­sın­da ne ka­da­rı­nın sı­nır­dı­şı, sür­gün edil­di­ği ise be­lir­siz…

Türk dev­le­ti­nin Rum azın­lı­ğı üze­rin­de­ki bas­kı­la­rı ve Rum düş­man­lı­ğı de­ği­şik bi­çim­ler­de de ol­sa gü­nü­müz­de de sür­mek­te­dir. Bu­nun en açık gö­rül­dü­ğü alan Fe­ner Rum Pat­rik­ha­ne­si’ne, Pat­rik Bart­ho­lo­me­os’a ve Rum Ruh­ban Oku­lu’nun açıl­ma­sı ta­le­bi­ne kar­şı ta­vır­lar­dır. Bi­lin­di­ği gi­bi Hey­be­li Ada­sı’nda­ki Rum Ruh­ban Oku­lu, dev­le­tin Rum­la­ra yö­nelik bas­kılarının bir par­çası olarak kapatıl­mış­tı.

KIBRIS SORUNU

1950’lili yıllarda İngiliz sömürgesi olan Kıbrıs’ta, bağımsızlık mücadelesi yükselmektedir. Bağımsızlık mücadelesini daha çok Kıbrıslı Helen yurtseverler üstlenmiş bulunmaktaydılar. “Bağımsız Kıbrıs”ın sonuçta Yunanistan ile birleşmesine kesin gözüyle bakan TC, bunu önlemek için Kıbrıs bağımsızlık mücadelesine karşı, sürekli olarak İngiliz yönetiminin yanında yer aldı. Sorunu Birleşmiş Milletlere taşımadan kendi inisiyatifinde çözmeye çalışan İngiltere Başbakanı Eden’in önerisi ile taraflar, 29 Ağustos 1955’de Londra’da düzenlenen bir konferansta bir araya geldiler. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları Mc Millan, Stefanapulos ve F.Rüştü Zorlu’nun katıldıkları Londra Konferansı başarısızlıkla sonuçlandı. Yunanistan Adanın bağımsızlığını ve “self determination” hakkının tanınmasını istiyordu. İngiltere ileri tarihlerde Anayasal bir özerklik vermeyi öneriyor; TC ise Kıbrıs’taki statü değişikliklerine karşı çıkarak, tek değişikliğin Adanın Türkiye’ye verilmesi olabileceğini savunuyordu. Zaten tıkanmış olan konferans o sıralarda Londra’da görüşmelerde bulunan TC Dışişleri Bakanı Zorlu’nun Selanik olayını kınayarak ayrılmasıyla kesilmişti. 

6-7 Eylül’de içe, Kıbrıs’ta dışa doğru gelişmenin bir iç bağlantısı vardır; 1964 Bağımsız Kıbrıs’ta Yunanistan’la birleşme politikasının ağırlık kazanmasına karşılık; İstanbul’da Rum ve Ermenilere ait gayri menkul ve Vakıf mallarının alınıp satılmasına konan ambargoyla; 1974’de Kıbrıs’ın işgal edilmesiyle İstanbul’da kalmakta direnen Rumların da mal mülklerini bırakarak Yunanistan’a göç etmeleri ile sürmüştür.

6 EYLÜL İSTANBUL, NE OLDU?

Londra’da Konferans sürerken, Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldığıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde  radyoda yayımlandı.  

“Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu Demokrat Parti yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20.000 civarında olduğu halde, 6 Eylül'de 290.000 basmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlandı.  

Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan gruplar tarafından 6 Eylül akşamı  ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi gayrimüslimlere ait ev ve işyerlerini yakıp yıktı.

6 Eylül akşamı binlerce kişi KumkapıSamatyaYedikuleBeyoğlu'na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da ErmeniYahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul'da yaşayan Rumların ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırıları devletin kolluk güçleri seyretmekle yetindi.  

Rumların ev ve iş adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.

İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler.

Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlarikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortadoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.

Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürüldü. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'e göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre altmış olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir.

4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrikaotelbar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.

Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası civarında tazminat ödemiştir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/6-7_Eyl%C3%BCl_Olaylar%C4%B1)

“MUHTEŞEM BİR ÖRGÜTLENME!”

Tamamen bilinçli, öngörülü ve planlı olarak tezgâhlanan 6 – 7 Eylül olayları, Cumhuriyetin vitrininde duran büyük şehirlerdeki etnik unsurlarının da son bir hamleyle yok edilmeleri girişimidir. Devlet, bu politikasını hem o günlerde sürdürülmekte olan Kıbrıs görüşmelerinde bir şantaj, hem de İstanbul ve İzmir’in kadim halklarından kurtulmak için bir fırsat olarak kullandı. 

Saldırılar, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve Yunanlılarca bir bomba atıldığı haberinin yayınlanmasıyla birlikte başlamıştı.

“Atatürk’ün evinin bombalanması” olayının, Türk devletinin tertiplediği bir provokasyon olduğu daha o günlerde Yunan makamlarınca ortaya çıkarılmıştı. Olayla ilgili olarak Selanik Hukuk Fakültesi’nde burslu öğrenci olarak okuyan ve bir MAH (MİT) ajanı olan Oktay Engin ve Selanik Başkonsolosluğu Kavası Hasan Uçar yakalanmışlardı. Yaptığı işi “kahramanlık” olarak savunan bombacı Oktay Engin’in daha sonra polislik görevine devam edip, Nevşehir Valiliğine, Emniyet Genel Müdürlüğü Planlama Daire Başkanlığına kadar yükseldi. 

Olayların kapsamlı bir devlet politikasının ürünü olduğu, 30 yıl sonra bir Orgeneralin (Org. Sabri Yirmibeşoğlu) itirafı ile “Özel Harp Dairesi” adına sahiplenilmiştir. General, Kıbrıs’ın işgaline varan hazırlıkların da ÖHD’nin işi olduğunu anlatmaktadır. “Özal Harp Dairesi”nin Kıbrıs’taki örgütlenmelerinin başlangıç tarihi de 1955’e dayanır. Kıbrıs Türkleri içinde “Volkan”, “9 Eylül” gibi kontrgerilla örgütleri de bu tarihlerde örgütlenmiş, 1958 yılında ise, bizzat Türk Generallerinin örgütlediği “Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı” adıyla merkezileştirilmiştir. 1974 işgaline kadar geçen süre içindeki “Özel Harp dairesi”nin çalışmaları bu kanaldan yürümüştür.

“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’deki Kıbrıs Harekâtı. Eğer Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi?

Harekât başlamadan önce Özel Harp Dairesi devredeydi. Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. 
Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al. 

-Pardon Paşam anlamadım. 6-7 Eylül olayları mı? 

-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı...(Paşam bunları söylerken benden de soğuk terler boşanıyordu). Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi? 

-E, evet Paşam!”

(Fatih Güllapoğlu’nun Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu ile görüşmesi; “Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları”, Tempo Dergisi, S.24, 9-15 Haziran 1991, s.24-27 aktaran Recep Maraşlı)

KATLİAMCI GELENEK SÜRÜYOR!

6-7 Eylül katliamının üzerinden 60 yıl geçmiş olmasına rağmen devlete egemen olan zihniyet değişmemiştir. Tekçi zihniyet (tek ulus, tek dil, tek vatan, tek bayrak) bugünde varlığını sürdürmekte, katliamlarına devam etmektedir. Soykırımın varlığını, katliamların varlığını kabul etmeyen bu zihniyet,  egemenliğini sürdürdükçe, yeni katliamlar da olacaktır.

Halkların, ulusların bir arada, kardeşçe, özgürce yaşamalarının yolu; sömürgeci faşist devleti işçi sınıfı önderliğinde demokratik halk devrimiyle yıkmaktan geçer.

02.09.2015

Paylaş