31 MART YEREL SEÇİMLERİNİN ARDINDAN...

Harala gürele geçen bir hazırlık ve propaganda sürecinden sonra yerel seçimler 31 Mart’ta yapıldı. Seçimler yapıldı, seçmen oyunu verdi, ancak bu satırların yazıldığı tarih itibariyle aradan geçen 18 günde seçimlerle ilgili tartışmalar gündemin ilk maddesi. Seçim sonuçlarına itirazlar, verilmeyen mazbatalar, sayılan, sayıldıktan sonra bir daha, bir daha sayılan oylar, kimi Kürt yerleşim birimlerinde “KHK’dan ihraç edildikleri” için Kürt siyasetçilerin başkanlıklarının gasp edilmesi... vb. vb.

Tam bir curcuna yaşanıyor...

Neresinden bakılırsa bakılsın bu seçimler de tüm diğer seçimlerden özde farklı olmadığını göstererek, alavere dalaverenin, oy hırsızlığının, zor, baskı, şiddet, tehditlerle oy devşirilmesinin, hak gasplarının... vb. vd. yaşandığı bir seçim olarak seçim tarihinde yerini aldı.

KAZANANLAR...

Tüm bu curcunalı seçim sonrasında partilerin seçim performansı, kazananları, kaybedenleri yazılıyor, değerlendiriliyor. Herkes kendi cephesinden kâr zarar hesabı yapıyor, sonucu en olumlu yanıyla ortaya koyuyor. Söylenenlere göre her kesim/parti/ittifak kazançlı!!! İşin ilginç yanı bu seçimde ortaya çıkan sonuçlara göre her kesim bu iddiasını gerekçelendirmek için yeterli argümana sahip! Seçim sonuçları irdelendiğinde sonuçların partilere/ittifaklara bu imkânı verdiği görülmektedir.

Seçim sonuçları temelinde tek tek partiler/ittifaklar ele alındığında durum şöyledir:

Bu seçimlerde AKP/MHP ittifakı geçerli oyların %51,64’ünü almıştır. Bu sonuç, “Cumhur İttifakı” üzerinden yürüyen, pratikte koalisyondan başka bir şey olmayan AKP/MHP ittifakına (tek tek partilerin başarısından/başarısızlığından bağımsız olarak) seçmenin hâlâ onay verdiği anlamına gelir. Bu açıdan yaklaşıldığında AKP, tüm ekonomide ve siyasette yaşanan olumsuz durumlar dikkate alındığında olması mümkün olanın çok gerisindedir. Seçim sonuçlarına göre aldığı %44,33 oy oranı ile AKP hâlâ Türkiye’nin anda en güçlü partisi, bu partinin başkanı Recep Tayyip Erdoğan anda burjuva siyasetin en güçlü figürüdür. Bu gücüne rağmen AKP sadece kendi gücü ile iktidarını sürdürecek durumda değildir. İktidarını sürdürmesi için bir koalisyona ihtiyacı vardır. AKP’nin bu koalisyon ihtiyacını şimdilik MHP karşılamaktadır. Anda, resmen adı konulmamış bir koalisyon işbaşındadır.

Ankara, İstanbul gibi büyük kent belediyelerini kaybetmesine rağmen, sayı olarak AKP/MHP ittifakı belediyeler bazında seçimlerden güçlü çıkmıştır. Bu ittifak kaybedilen büyük şehir belediyeleri de dâhil olmak üzere belediye meclislerinde ağırlıklı bir güce sahiptir.

CHP, İyi Parti ile ittifak, Saadet Partisi ile dirsek teması içinde girdiği seçimlerden İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere Antalya, Mersin, Adana gibi büyükşehir belediyelerini kazanmıştır. Özellikle İstanbul seçim sonuçlarının defalarca sayılması sonucu mazbatanın CHP adayı Ekrem İmamoğlu’na verilmesi büyük bir coşkuyla karşılanmıştır! İstanbul'da da AKP’nin 1994’ten bu yana süren Büyükşehir Belediye Başkanlığı tekeli yıkılmıştır. Büyük şehirlerde belediye başkanlıklarının kazanılması CHP ve müttefiklerine büyük bir moral kaynağı olmuştur. Bu kesimde, bir sonraki seçimlerde anti-Tayyip bloku birleştiğinde AKP iktidarının seçimlerle işbaşından uzaklaştırılmasının mümkün olduğu yönünde “umutlanmışlardır”. Bu umudun çerçevesi, hedefi işçiler, emekçiler, ezilenler için temelden bir değişim “umudu” değildir. Hayır, onların “umutları”; AKP/Recep Tayyip Erdoğan döneminde siyasi erklerini ve devlet bürokrasisi içinde egemenliklerini önemli ölçüde yitirmiş olan kesimin bu iktidarı yeniden ele geçirilebileceğine olan bir umuttur!

 MHP de bu seçimin kazananları arasındadır. Hem oy oranını artırmıştır, hem de kazandığı belediye sayısını artırmıştır. Ama daha önemlisi bu parti, AKP ile yapılan ittifak çerçevesinde toplam oyların %51,64’nü, yani %50’den fazlasının alınmasında payı olan, pratikte koalisyon ortağı bir partidir. Kilit bir partidir. AKP iktidarını sürdürmek için anda bu partiye muhtaçtır, bu anlamda bu parti karşısında AKP’nin “eli kolu bağlı”dır.

VE HDP...

31 Mart Yerel Seçimleri’ne “Kürdistan’da kazanacağız, Kürdistan dışındaki yerlerde AKP/MHP’ye kazandırmayacağız!” taktiğiyle katılan HDP de seçimin “kazananlarındandır”. Egemen sınıf partilerinden ayrı bir konuma sahip, burjuva demokrasisine en yakın, reformist bir parti olan HDP benimsedikleri seçim taktiğini uygulamış; birçok zorluk, baskı, yasaklama, engelleme, tutuklama, provokasyon koşullarında, devlet terörüyle kimi yerleşim birimlerinde yaşanan zoraki göçertmeler... vb. vb. koşullarında girdiği seçimlerde Kürdistan’da oy oranı azalmasına rağmen, Kürdistan illerinden kayyum atanan illerin belediye başkanlıklarının büyük bir bölümünü geri almış; aday çıkarmadıkları Kürdistan dışındaki metropollerde açıkça “Millet İttifakı” adaylarını destekleyerek AKP/MHP ittifakına kaybettirmişlerdir. CHP’nin aldığı %30,12’lik oyun %4-5 civarında bir kesiminin aslında HDP’nin “Batı”daki oyları olduğu hesaplanmaktadır.

Bu sonuçlar HDP’nin kendi mantığı içinde düşünüldüğünde bir “başarı”dır. Sonuçta HDP kendi seçmenini önemli ölçüde yönlendirebilmiştir. Bu konuda da HDP’nin “başarılı” olduğu açıktır.

Fakat HDP’nin, Tayyip cephesi ile anti-Tayyip cephesi arasındaki mücadeleyi, faşizme karşı demokrasi güçlerinin mücadelesi olarak gören mantığı yanlıştır. HDP ülke çapında yürüyen iktidar mücadelesinde burjuvazinin bir cephesine, anti-Tayyip cephesine eklenmiştir. Yine HDP üzerinden sol, (devrimci küçük burjuva solun bir bölümü de) düzene eklenmiştir. Bu siyaset yanlıştı, yanlıştır!

Oysa hâkim sınıfların iki kanadı arasında süren iktidar mücadelesinde desteklenecek bir taraf yoktu, yoktur! Her iki cephede yer alan partiler sistemin/devletin partileridir. Savundukları devlet faşisttir, halklara düşman bir devlettir! Bu anlamda bir tarafı faşist, diğer tarafı “demokrasi gücü” ilan eden; devletin/sistemin partilerinin kendi aralarındaki iktidar dalaşında bir cepheyi “faşist”, diğer cepheyi “demokrasi cephesi” olarak görüp halklara “faşizme karşı olma” adına faşizmi savunan bir diğer kanadına destek veren, seçmenini bu yönde sevk eden HDP yanlış yapmıştır.

Örnekler üzerinden somutlaştıralım:

Örneğin İstanbul’da HDP’nin de katkısıyla kazanan CHP adayının AKP adayından farkı nedir? Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu arasında tercih faşizm ile demokrasi arasında bir tercih midir?

Ya da Ankara’da yine HDP oylarıyla kazanan CHP’nin adayı Mansur Yavaş’ın AKP adayından farkı nedir? Mansur Yavaş’ın siyasi geçmişi bilindiğinde (eski MHP’li, sonra CHP’li, sonra bağımsız, sonra CHP adayı...) O’nun Mehmet Özhaseki ile farkı nedir? Yine Mansur Yavaş ile Mehmet Özhaseki arasında tercih faşizm ile demokrasi arasında bir tercih midir?

Biz bu sorulara Hayır, “Cumhur İttifakı” ile “Millet İttifakı” arasındaki, bir başka deyişle iki faşist kamp arasındaki dalaş; kavga ne demokrasi kavgasıdır ne de faşizme karşı mücadeledir. Kavgaları devlete kimin hâkim olacağı, devleti kimin yöneteceği kavgasıdır. Bu kavga bizim, işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin kavgası değildir!” yanıtını verdik. Bu iki cepheden birisini seçmenin “kırk katır mı, kırk satır mı?” tercihi olduğunu, bizim böyle bir tercihte bulunmamızın yanlış olacağını söyledik.

ESAS KAZANAN FAŞİST DEVLETTİR, SİSTEMDİR!

Bu seçimin en büyük kazananı faşist devlettir, sistemdir... Neden?

Birincisi, işçiler, emekçiler, yoksullar partiler üzerinden en başta ayrıştırılmış, ezilenlerin biraraya gelmesi ve kendi çıkarları temelinde örgütlenerek mücadele etmeleri en baştan ellerinden alınmıştır. Yoksul kitleler her ikisi de devletin “beka”sından yana olan, her ikisi de iktidarı sermayenin çıkarları için kullanan/kullanacak olan partilerin, ittifakların peşine takılmış; bu partiler/ittifaklar üzerinden birtakım şeylerin düzelebileceğine inandırılmışlardır. Seçimlere katılım oranı bu gerçeğin en iyi ifadesidir: Seçimlere katılım oranı %84,67’dir! Bunun anlamı şudur: Seçmenin ezici çoğunluğu seçimlerle bir şeylerin değişeceği, iyi hizmet alabileceklerini, demokrasinin en azından yerel düzeyde uygulanabileceği, haksızlığın, hırsızlığın, rantın, halk için çalışılacağının... umudunu taşımaktadır. Kitleler boş bir umut peşinde koşmaya “ikna edilmiştir”.

Sistemin siyasetçileri seçimlere katılım oranını “demokrasi şöleni” olarak övmektedirler. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan “Türkiye’de 31 Mart Seçimleri, demokrasi şöleni havasıyla gerçekleştirildi. Elbette birtakım tartışmalar, görüş farklılıkları olmuştur. Ama bu durum, demokrasimizin bir kez daha başarıyla işlediği gerçeğinin teslimine engel değil” derken tam da bu durumu ifade ediyordu. (18 Nisan tarihli gazeteler)

Gerçekte ortada ne demokrasi ne demokratik seçim vardır ne de demokrasinin şöleni... Olan, yoksul kitlelerin seçim aldatmacası ile kandırılmasından başka bir şey değildir. Bu da yoksullar için şölen değil, andaki “çaresizlik” durumunun başka bir şekilde yansımasıdır.

31 Mart Yerel Seçimleri’nin bir başka etkisi de şudur: Bu seçimler, önceki seçimler gibi; işçilerin, emekçilerin her geçen gün daha da kötüleşen ekonomik koşullarda yükselen öfkesinin boşalmasına hizmet etmiştir. Sistem bu yönlü de kazançlıdır. Kitlelerin ekonomik zorluklara, devlet terörüne, hak gasplarına... karşı biriken öfkesi seçim potasında eritilmiş, kitlelerin düzene, sisteme, devlete yönelebilecek olası bir patlaması anda en aza indirilmiştir. Sistem ve onun koruyucusu faşist devlet bunun rahatlığı içindedir.

Sermayenin çıkarları üzerine kurulu olan bu düzende, hırsızlık, rant, çalma, çırpmanın... geçer akçe olduğu, “su akarken testini doldur!”un geçerli olduğu bu sistemde bu tür beklentilerin boşa çıkacağı açıktır. Ama anda kitlelerin bilinç düzeyi bu gerçeği kavramaktan uzaktır.

KAYBEDENLER...

Seçimlerin esas kaybedeni işçiler, emekçiler, yoksullardır. Onlar yukarıda değindiğimiz faşizmin şu ya da bu cephesinin peşine takılmakla, onlardan birisini, “umut” olarak görmekle, onların birisini oylarıyla desteklemekle; aslında kendilerini ezen, sömüren, baskı altında tutan faşist devlete, kapitalist sisteme oy vermekle kaybetmişlerdir.

Biz sosyalistler, seçimlerin işlevini, bu seçimlerde esasta iki egemen grup arasında yürüyen iktidar dalaşında desteklenecek bir yan olmadığını; bu iki faşist kamptan birisinin peşine takılmanın doğru olmadığını; sol adına hareket edenlerin seçimlerde takındıkları tavrın doğru olmadığını, burjuvazinin seçim aldatmacasının kuyruğuna takılmak yerine kendi bağımsız siyaseti, hedefleri temelinde kitleleri kazanması gerektiğini, solun kendisini burjuvazinin iktidar dalaşında kuyruk olma pozisyonundan kurtarması gerektiğini; burjuvazinin iki kanadı arasındaki iktidar dalaşının demokrasi ile faşizm arasında bir dalaş olmadığını, bunu bu şekilde görenlerin büyük bir yanılsama içinde olduklarını; bu seçimlerde doğru tavrın seçimleri boykot etmek olduğunu söyledik. Ancak bizlerin ve bizim gibi seçimleri boykot edelim diyenlerin söyledikleri işçi, emekçi kitleler arasında kabul görmedi; ezici bir seçmen kitlesi sandık başına giderek oylarını kullandı. Bu anlamda biz ve bizim gibi seçimlerin boykot edilmesi gerektiğini söyleyenler bu seçimin kaybedenleri arasındadır.

NEREYE GİDİYORUZ?

Seçimler yapıldı, büyük curcuna bitti... Şimdi herkes beklenti içinde...

Temel soru da temel sorunlar da orta yerde duruyor. Nedir bunlar?

Her şeyden önce seçim ekonomisi ile belli ölçülerde üzeri örtülebilen önemli bir ekonomik daralmanın sonuçları işçileri ve emekçileri daha da zorlayacaktır. İşsizlik ve enflasyon her geçen gün daha da etkisini hissettirmektedir. Ufukta her geçen gün yakınlaşan bir ekonomik kriz vardır ve bu krizin yükünün işçilerin emekçilerin sırtına yüklenmek isteneceği açıktır.

Sadece ekonomik alanda kriz olgusu değildir bizi bekleyen... Ortadoğu’da yürüyen savaşın etkisinin daha fazla hissedileceği, bölgede yürüyen pay dalaşında “bağımsız bir aktör” olarak yer almaya çalışan Türk hâkim sınıflarının Suriye’de yeni askeri operasyonlara hazırlandığı, dışta savaşın yükseltilme ihtimalinin büyük olduğu bir döneme giriyoruz. Savaşın yükü de her zaman olduğu gibi işçilere, emekçilere yükleniyor, yüklenmeye devam edecektir.

İçinden geçtiğimiz dönem işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin, demokrasi isteyenlerin, hak hukuk diyenlerin, adalet peşinde koşanların... “Biz de varız!” diyen kadınların, bütün “ötekileştirilenlerin”  gelişecek eylemlerine karşı faşist müdahalelerin sertleşeceği, faşizmin daha da katmerli bir şekilde uygulanacağı bir dönemdir.

Bu arada, uluslararası alanda emperyalist güçler arasında yürüyen yeniden paylaşım dalaşında, büyük güçlerin kendilerine rakip olarak çıkmasını engellemek için Türkiye’ye  –andaki Tayyip iktidarına– karşı operasyonların artacağı bir döneme giriyoruz.

Kısacası kötü günlerden geçiyoruz... Gelecek de olumlu bir şey vaat etmiyor.

Böylesi bir dönemde işçilerin, emekçilerin görevi egemenlerin bir bölümünün kuyruğuna takılmak değil, kendi iktidarları için kendi bağımsız mücadelelerini örgütlemek ve yürütmektir.

Böylesi bir dönemde soru İstanbul’u, Ankara’yı, İzmir’i ya da başka bir yerleşim birimini veya Türkiye’yi Tayyipçilerin mi, yoksa anti-Tayyipçilerin mi yönetmesinin işçiler, emekçiler açısından “daha iyi olacağı” sorusu değildir.

Böylesi bir dönemde sorun bunların her ikisinin de işçiler, emekçiler, yoksul kitleler için kötü olduğunun kavranmasıdır.

Sorun her ikisi de işçiler, emekçiler üzerindeki baskı ve sömürü çarkının devamından yana olan, bunu uygulayan ya da uygulamaya aday olanlar arasından birisini seçmenin çaresizliğe “umut” olarak sunulmasındadır.

Hayır, biz işçilerin, emekçilerin kötülerden birisini seçmek ve seçtiğimizin yönetiminde varolan sömürü ve baskı sisteminin sürmesi dışında başka bir seçeneğimiz daha vardır. Çaresiz değiliz!

Çare, üretenlerin, yaratanların, yani biz işçilerin, emekçilerin mevcut sistemi değiştirmesi ve kendi iktidarımızı kurmamızdadır.

Bu bir hayal değildir, bu bir rüya değildir. Bu gerçekleşebilir bir şeydir!

Yeter ki; gücün bizde olduğunu kavrayalım, örgütlenelim, kendi sınıf mücadelemizi bütün “kötü”lere, sömürü sisteminin kendisine karşı yürütelim!

Çare “kötülerin içinde iyiyi seçmekte” değil, işçilerin, köylülerin, emekçilerin, bütün ezilenlerin kendi iktidarında, halk iktidarındadır. Çare devrimdedir!

Devrim ve sosyalizm mücadelesine dört elle sarılalım.

19 Nisan 2019

 

Paylaş