24 HAZİRAN OHAL SEÇİMİ’NDEN II. CUMHURİYET’E ONAY ÇIKTI!

24 Haziran 2018 seçiminin rakamsal kesin sonuçları:

Yüksek Seçim Kurulu, seçim kurullarına yapılan az sayıdaki itirazlar da görüşülüp karara bağlandıktan sonra 4 Temmuz’da 24 Haziran 2018 de  yapılan “Cumhurbaşkanlığı” ve “27. dönem Milletvekilliği” seçimlerinin kesin sonuçlarını açıkladı.

Seçimlerin yurtiçi, yurtdışı ve gümrük sandıkları dahil genel sonucu şöyle:

Cumhurbaşkanlığı seçimi:

Kayıtlı seçmen sayısı: 59.367.469

Oy kullanan seçmen sayısı: 51.197.959

Geçerli oy sayısı: 50.068.627

Geçersiz oy sayısı: 1.129.332  (%2,2)

Katılma oranı: % 86.24

 

Muharrem İnce: 15.340.321, % 30,64

Merak Akşener: 3.649.030, % 7,29

R.T. Erdoğan: 26.330.823, % 52,59

Selahattin Demirtaş: 4.205.794, %8,40

Temel Karamollaoğlu: 443.704, % 0,89

Doğu Perinçek: 98.955, % 0,20

27. Dönem Milletvekili genel seçim sonucu:

Kayıtlı Seçmen Sayısı: 59.367.469

Oy kullanan Seçmen sayısı: 51.189.444

Geçerli oy sayısı: 50.137.175

Geçersiz oy sayısı: 1.052.269     (%2,06)

Katılma oranı:     % 86.22

 

AKP: 21.338.693, %42,56, 295 Milletvekili.

CHP: 11.354.190, % 22,65, 146 Milletvekili

HDP: 5.867.302, % 11,70,  67 Milletvekili

MHP: 5.565.331, % 11,10, 49 Milletvekili

İP: 4.993.479, % 9,96, 43 Milletvekili.

SP:     672.139, % 1,34

VP:    114.872, % 0,23

HÜDAP: 155.539, % 0,31

Bağımsızlar:       76.630, % 0,15

Bilindiği gibi bu seçimlere  AKP+MHP  “Cumhur İttifakı” , CHP+İYİ Parti+Saadet Partisi+Demokrat Parti “Millet İttifakı”  adı altında  ittifaklar kurarak girmişlerdi. Bu  iki ittifak  açısından ele alındığında da seçim sonucu şöyledir:

Cumhur İttifakı: 26.904.024, % 53,66

Millet İttifakı: 17.019.808, % 33,95  

BBP,  AKP listesi üzerinden 1, Saadet Partisi de  CHP/ittifak kontenjanından 3 Milletvekili çıkardı. Bunlar AKP ve CHP Milletvekili sayıları içinde görülüyor.

Bu sonuçlar, gelinen yerde seçime katılan tüm siyasi aktörlerin, hoşuna gitsin gitmesin kabullenmek zorunda kaldığı kesin sonuçlar.

Kazananlar/Kaybedenler

Seçime katılan parti ve cumhurbaşkanı adayları açısından kazanma/kaybetme değerlendirmesi tabii ki öncelikle bu siyasi aktörlerin ilan ettikleri seçim hedeflerine bakarak yapılmalıdır.  Bu  bağlamda durum şöyledir:

Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan’ın ilan ettiği hedef netti: Birinci turda, tartışmaya meydan vermeyecek bir sonuçla, cumhurbaşkanı seçilmek ve “cumhurbaşkanı sistemi”ne tam geçiş için halktan onay almak. Bu sonucu garanti altına almak için de İYİ Parti bölünmesi ile zor duruma düşen MHP ile ittifak içinde girdi seçimlere. Sonuç üstteki tabloda: En yakın rakibine 9 milyon fark atarak, 26 milyon 330 bini aşkın oyla, geçerli oyların %52,6’sını alarak birinci turda cumhurbaşkanı seçildi Erdoğan. Olgu budur.

Siyasetlerini sistem değil, Erdoğan karşıtlığı üzerinden kuran, “dip dalga”nın diktatör Erdoğan’ı bu seçimlerde silip süpüreceğine, seçmenin Erdoğan’a “tamam!” diyeceğine  kendini ve kitlelerini inandıranlar için yeniden “bir büyük hayal kırıklığı”dır yaşanan.   

Erdoğan bu seçimin tartışmasız kazananıdır.

Erdoğan’a karşı cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olarak yarışan diğer beş adayın her birinin kuşkusuz kendileri ile ilgili iddiaları vardı ve fakat hepsinin ortak iddiası birdi. Erdoğan kesinlikle birinci turda cumhurbaşkanı seçilemeyecek, 5 adayın ortak oyu her halükârda  yüzde 50+1’in üzerine çıkacak; ikinci turda ise Erdoğan yerine onun karşısında ikinci tura kalan aday seçilecekti. CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu bu ikinci tur için Erdoğan karşısındaki adayın yüzde 50+1 ile seçilmesi ihtimaline burun büküyor “ne demek efendim %50+1, bizim adayımız en az %60’la seçilecek” diyordu. Erdoğan karşıtlığında birleşen beş aday, seçimi ikinci tura bırakmak bu ortak hedefine varamadılar. Bu yüzden bu cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kaybedenleri bu 5 adayın tümüdür.

Erdoğan’ın bu yeni seçim zaferinin (Muharrem İnce’nin deyimiyle “Yenmiş de yenmiş…) detayları üzerine “derin analiz”ler yapmadan önce bu gerçek olduğu gibi tespit edilmek zorundadır.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri rakamsal sonuçlarının okunmasında ayrıca şu tespitleri yapabiliriz:

*Adaylardan Erdoğan’ın ve İnce’nin cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oylar ve oy oranları bu adayların partilerinin aldığı oylar ve oy oranlarından yüksek; diğer adayların oyları ise partilerinin oylarından ve oy oranlarından azdır.

CHP dışındaki bütün cumhurbaşkanı adaylarının parti başkanı oldukları bilindiğinde, bu seçimin kazananı olan Erdoğan’ın partisi AKP dışındaki bütün partilerde kaçınılmaz olarak “liderlik” tartışmasını gündeme getirmesi şaşırtıcı olmaz.

*HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selâhattin Demirtaş’ın durumu bu bağlamda diğerlerinden farklıdır. Önce o içerik olarak diğerlerinden farklıdır. Türkiye’de demokratikleşmenin anahtarı olan Kürt sorununun çözümü konusunda burjuva anlamda demokratik bir programı savunan bir tek odur. İkinci olarak Selâhattin Demirtaş “seçim kampanyası”nı cezaevinde tutuklu olarak yürütmek durumunda bırakılmıştır. Bugünkü durumda bu seçimlere katılmanın doğruluğu/yanlışlığı tartışmasından bağımsız olarak olgu Demirtaş’ın gerçek anlamda bir kampanya yürütme imkânının hemen hemen olmadığı şartlarda seçime girmiş olduğudur. Demirtaş bugünkü şartlarda bir HDP adayının cumhurbaşkanlığı seçimlerinde alabileceği en yüksek oyu almıştır. HDP’den başka bir adayın Demirtaş’tan daha fazla oy alabilme ihtimali yoktu, yoktur. Demirtaş HDP seçmenlerinin hemen tümünün oyunu alma dışında, az sayıda da olsa HDP dışından da oy almıştır. Bu anlamda yenilenler içinde başarılı olanlardan biridir. Bu yüzden bu seçim sonuçları HDP içinde liderlik tartışmasını gündeme getirmez.

Seçim kampanyası sırasında yer yer edilen “ikinci tura kalacağız”, “ikinci turda da kazanacağız, bizimle birlikte Türkiye kazanacak”, “Kaybedeceklerini biliyorlar”, “Bir oyluk canları var!” lafları aslında boş ajitasyondu. HDP için cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tek soru, eğer seçim ikinci tura kalırsa, CHP veya İyi Parti adayı konusunda ne yapacakları sorusu idi. Bu soruya açıkça “Biz halk düşmanları arasında tercih yapmayız” şeklinde cevap verilmesi yerine, ikinci turda Erdoğan’ın karşısında kim kalırsa ona oy verilebilir yönünde tavırlar takınılması, HDP’nin bu seçimlere katılma yanlışının yanında, ondan daha beter bir tavırdı.

*Adaylar içinde, parti başkanı tarafından “Gel bakalım Muharrem” diyerek cumhurbaşkanı adayı ilan edilen Muharrem İnce, kendisini aday gösteren partiden %8’e yakın bir oranda fazla oy alarak yenilenler içinde en başarılı sonucu elde eden adaydır. Bu onun ikinci tura kalmasını sağlamadı,”81 milyonun cumhurbaşkanı”da olamadı ama onu CHP’nin kendi içindeki iktidar mücadelesinde kuşkusuz çok güçlü bir konuma getirdi. Muharrem İnce’nin kendisi her ne kadar seçim kampanyasının gazı içinde kimi mitinglerde “demek ikinci tur, bu iş bitti, birinci turda seçileceğim” diye büyük laflar etti ise de seçim ertesinde aslında birinci turda en yüksek oy beklentisinin %35 olduğunu açıkladı. Tabii yüzde 30’u aşmanın ne muazzam bir başarı olduğunu da ballandıra ballandıra anlatmayı unutmadı.

*Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, bu seçimlere en büyük iddialarla giren, bir kısım medya ve “araştırma!!! şirketleri” tarafından şişirilip, ikinci turda Erdoğan’ı yenecek aday olarak gösterilen Meral Akşener’in bir balon olduğu çıktı ortaya. Hemen sonlanmasa bile, İYİ Parti gibi bir parti önümüzdeki dönemde de dizayn edildiği gibi “Merkez sağ oylarını AKP’den geri alacak” AKP’nin “merkez sağ iktidar alternatifi” olma potansiyeline sahip değil.

*Vatan Partisi ve Doğu Perinçek her zamanki klasik konumundadır. Hep her seçimde iktidara yürürler. Bu sefer de yürüdüler! Doğu Perinçek yüzde 0, binde 20 oy aldı. Aldığı oy cumhurbaşkanı adayı olmak için gerekli ve toplanmış 100 bin oydan azdı. Vatan Partisi,  hakkını yemeyelim, ondan fazla oy aldı. Yüzde 0, binde 23. Ama yine her zaman olduğu gibi zaferle çıktılar bu seçimlerden de: “Aldığımız oylar öncü oylardır. Türkiye’nin geleceğini biz temsil ediyoruz!” Bir dahaki seçimlerde de mutlaka yine “gümbür gümbür iktidara yürüyecek”lerdir!!! Binde partisi olarak.

*Sivas katliamı sırasında Sivas belediye başkanı olan Temel Karamollaoğlu AKP muhalifi medya tarafından bu seçimin yıldızı ilan edildi! Ona biçilen rol Erdoğan’ın Müslüman tabanından birkaç puan oy alması, böylece birinci turda Erdoğan’ın seçilmesinde “anahtar” olmasıydı. Bugün bile Sivas’ta yaşananların katliam olmadığını, ”perdelerin tutuşması ve içerde olanların dışarı çıkmaması sonucu” gelişen “elim bir olay” olduğunu açıkça savunan bu kişi Erdoğan’ı devirmek için umut hâline getirildi. Demokratlığına övgüler dizildi. Kimi “Sol”cularımız  ona Müslüman mahallesinin Che’si yakıştırmasını kabullenebilecek, onun Che bereli resimlerini sosyal medyada paylaşacak kadar alçaldılar. Sonuçta beklenen olmadı. Seçim sonuçları onun da balon olduğunu gösterdi.

*Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçmen çoğunluğu nezdinde Erdoğan’ın popülaritesinin sürdüğü, bunda anlamlı bir eksilme olmadığı görüldü. AKP oyu ile cumhurbaşkanlığı oyu arasındaki %10’un biraz üzerindeki fark, Erdoğan’ın yalnızca AKP’den oy almadığını, başta MHP olmak üzere diğer partilerden de oy aldığını net olarak gösterdi, gösteriyor. HDP’nin en güçlü olduğu illerdeki cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları hatta Erdoğan’ın az da olsa, HDP seçmeninden de oy aldığını gösteriyor.

27 dönem milletvekili seçimleri

Bu bağlamda en başta şu olgu tespit edilmek zorundadır:

AKP:

27 dönem MV seçimlerinin kazananı, parti olarak şimdi,16 yıllık hükümet dönemi ertesinde girdiği 9. seçimden de %42,6’lık oy oranıyla açık ara –en yakın rakibinin 20 puan önünde– birinci parti olarak çıkmayı başaran AKP’dir. Bu olgudur.

Seçime giren ittifaklar açısından da 24 Haziran MV seçimlerinin kazananı 27 milyona yakın oy ve % 53,6’lık oy oranı ile (Bu cumhurbaşkanının oy oranından 1 puan fazladır)  AKP+MHP’nin “Cumhur İttifakı”dır. Kaybeden ise CHP+İP+Saadet Partisi’nin oluşturduğu “Millet İttifakı”dır. 4 Temmuz’da İYİ Parti sözcüsü Çıray’ın “Millet İttifakı seçimler için yapılmıştı. Artık ihtiyaç yoktur” sözleriyle dağıldığını ilan ettiği bu ittifakın oyu 17 milyon, oy oranı %34 civarındadır. Bu da olgudur.

MV seçimlerinin ortaya koyduğu bir gerçek, AKP’nin kemik (en düşük) oyunun % 40’lar civarında olduğudur. AKP, Türkiye siyasetinde görünen odur ki geçici bir görüngü değildir. DP/AP/ANAP geleneğinin devamı olarak Türkiye’de Merkez Sağ’ın, Siyasal İslam’ın MSP kökenli kesimini de içinde eriten ana partisi konumundadır. Erdoğan’sız bir AKP de  önümüzdeki dönemde Türkiye’nin birinci partisi olarak varlığını sürdürecek durumdadır. 

Erdoğan için bu seçimlerde AKP açısından ortaya konan hedef  “Güçlü Meclis”ti. “Güçlü  Meclis” hedefinin aritmetik karşılığı AKP’nin tek başına yasa yapacak meclis çoğunluğunu ele geçirecek bir sonuçtu. AKP’nin hedefi tek başına 301 milletvekilliğini kazanmak, hatta daha iyisi, tek başına anayasa değişikliği yapabilecek çoğunluğu ele geçirmekti. 600 kişilik yeni mecliste, anayasayı, referanduma götürmek şartıyla değiştirebilecek çoğunluk 360 MV’dir! AKP özellikle ikinci hedefe çok zor ve ancak bir şartla ulaşabileceğinin bilincinde olarak HDP’yi %10 barajının altında tutmak için yoğun faaliyet yürüttü. Fakat bunu başaramadı. AKP sonuçta 295 (biri BBP Genel Başkanı Destici) MV ile girdi meclise. Bu AKP’nin, çok güçlü bir gruba sahip olmasına rağmen tek başına yasa yapacak mutlak çoğunluğa sahip olmadığı anlamına geliyor. Altı MV eksiği var. Erdoğan’ın AKP’nin önüne koyduğu hedef açısından bakıldığında ve AKP’nin oyunun 1 Kasım seçimlerine göre 7 puana yakın oy kaybettiği göz önüne alındığında bir başarısızlık söz konusudur.

24 Haziran MV seçim sonuçları yasa çıkarma bağlamında AKP’yi diğer partilere, tabii en başta da MHP’ye “muhtaç” duruma düşüren bir sonuç. Ancak bu muhtaçlık o kadar büyük bir muhtaçlık da değil. AKP normal şartlarda, meclis oturumlarının çok özel günler dışında  hiçbir zaman tam sayılı toplanmadığı bilindiğinde aslında 295 MV ile de rahatlıkla tek başına yasa çıkarabilir. Bunu engellemenin tek yolu Millet Meclisi’nin tam sayıyla toplanması, bütün muhalefet yanında, anda AKP ile hâlâ ittifak içinde olan MHP’li 49 milletvekilinin  45’nin de de muhalefetle birlikte oy kullanmasıdır. Bu yüzden AKP’nin başarısızlığı kendine koyduğu hedefi tam yakalamama anlamında bir başarısızlıktır. Bunu “Seçimin tek kaybedeni vardır. O da AKP’dir”, “Bu seçimler AKP için sonun başlangıcıdır” vb. şeklinde yorumlamak kendi kendini avutmaktır. İlginç olan burjuva muhalefet kendini “AKP kaybetti” diyerek avuturken, AKP’nin çoktan 1 Kasım 2015 seçimlerine göre kaybedilen %7’nin nedenlerini sorgulamaya başlaması, bu konuda ciddi bir araştırmaya yönelmiş olmasıdır. Bu böyle  oldukça da AKP‘nin hep “yenmiş de yenmiş” olmasında değişen bir şey olmaz!

MHP:

Bahçeli MHP’nin İYİ Parti bölünmesinden sonra oylarının en azından yarısını bu partiye kaptırdığından, MHP’nin seçimlerde %10 barajını geçemeyeceğinden yola çıkılıyordu. Anketlerin hemen hiçbirinde MHP %10 üzerinde görünmüyordu. Bizim de beklentimiz MHP’nin %10’u yakalayamayacağı idi. AKP ile ittifaka, AKP’nin MHP’nin aşırı milliyetçi çizgisine gelmesi yanında, bu yüzden de yöneldiği düşüncesinde idik. Seçim sonuçları Bahçeli MHP’nin bölünmeye rağmen 1 Kasım 2015 seçimlerindeki gücünü koruduğunu gösterdi. MHP’nin İYİ Parti’ye %5-6 civarında bir kaybının olduğundan yola çıkıldığında, gücünü koruyan MHP’nin bu kaybını önemli ölçüde AKP’den geri dönen oylarla telafi ettiğini söylemek mümkündür. Herhalde bu seçimin kazananlarından biridir MHP ve  önümüzdeki dönemde de siyasetin belirlenmesinde önemli rol oynamayı  sürdürecektir.

İYİ Parti:

Büyük iddialarla piyasaya sürülen bu parti, şimdi kesinleşen sonuçlara göre, eğer ittifak içinde yer almasaydı MV seçimlerinde %10 barajının altında kaldığı için tek bir MV bile sokamayacaktı. İttifak barajı sıfırladığı için şimdi 43 MV ile temsil edilecek parlamentoda.

İlan edilen hedeflerle karşılaştırıldığında bu parti seçimin kaybedenlerindendir. Bir bölüm MV’ni bu dönem içinde diğer partilere kaybetmesi olası gelişmedir. Uzun vadede “bir zamanlar” partisi olmaya aday olduğunu bu seçimler göstermiştir. Bu özellikle de parti yöneticileri sonuçları bir başarı öyküsü olarak yorumlayarak kendilerini kandırdıkları için böyledir.

CHP:

%22,7 ile bu seçimin kaybedenleri arasındadır. Ama her zaman olduğu gibi kaybı zafer gibi gösterip kendini avutmaktadır. Partinin içinin yeniden karışması, yeni olağanüstü kurultaylar sürecine girilmesi muhtemeldir. Olası bir olağanüstü kurultayda Muharrem İnce’nin  başkanlığı ve yönetimde  çoğunluğu ele alamaması hâlinde bölünme de ihtimal dâhilindedir.

SAADET PARTİSİ:

Aslında Türkiye siyasetinde önemli bir fonksiyonu kalmayan bir “dini bütün aksaçlılar” partisi olduğu bu seçimlerde de tescillendi. AKP’yi bu parti üzerinden zayıflatma hesaplarının boş olduğu görüldü. SP varlığını yüzde 1–1,5 partisi olarak sürdürür. Seçimin kaybedenleri  kulübünün üyesidir.

HDP:

Bu düzen partileri dışında seçimlere burjuva demokrat, reform programıyla katılan HDP’nin, devletin bütün kurumlarının onu baraj altında bırakmak için seferber edildiği bir ortamda %10 barajını aşarak, 3. parti olarak seçimlerden çıkması büyük başarıdır. HDP seçimin  kazanları arasındadır. Eğer bu başarıda yüzde 3’e yakın oyun “emanet” oylar olduğu gerçeği gözlerden kaçırılıp, başarı abartılırsa yanlış yapılır.

HDP’nin bu seçimdeki esas yanlışı aslında en küçük bir demokratik meşruluğu olmayan bir seçime girerek, etkilediği ilerici insanlar arasında parlamenter, reformist düşünceleri yaygınlaştırmak olmuştur.

24 HAZİRAN SEÇİMLERİNİN ANLAMI…

Yönetim sistemindeki köklü değişikliğin sürdürülmesi için referandum

Bu seçimler bir yanı ile ikinci bir referandumdu: Aslında “yetkilerimi sonuna kadar kullanacağım” diyen Recep Tayyip Erdoğan’ın, 10 Ağustos 2014’te yapılan  cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turunda %51,79 oranında oyla T.C.’nin doğrudan halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı sıfatını kazanmasından bu yana Türkiye’nin yönetim sistemi uygulamada açıkça başkanlık sistemi yönünde değişikliğe uğradı. Bunun için aslında yasaların özünde çok fazla değişikliğe gerek yoktu. Çünkü yürürlükte olan 12 Eylül darbe anayasasında cumhurbaşkanı için öngörülen haklar onu yürütmenin gerçek başı yapıyor, başkan olarak konumlandırmaya yetiyordu. Olağanüstü anayasal yetkilerle zaten 12 Eylül Anayasası tarafından donatılmış bir cumhurbaşkanı, bir de halk tarafından seçilince, aslında pratikte başkanlık sistemine geçilmiş oluyordu. Recep Tayyip Erdoğan, seçildikten sonra verdiği sözü tuttu! Ve yetkilerini –kimi zaman aşarak, yasaları zorlayarak da– sonuna kadar kullandı. Ancak Türkiye kâğıt üzerinde hâlâ “parlamenter” yönetim sistemine sahip bir ülke olarak görünüyordu. Hükümet parlamento içinden, parlamento çoğunluğu tarafından seçiliyor, denetleniyordu. Bu bir çelişme idi. Ve bu çelişme egemen sınıfların siyasi partileri arasındaki iktidar mücadelesinde sert çatışmalara yol açıyordu. Erdoğan muhalefet tarafından sürekli olarak anayasayı çiğnemekle eleştiriliyor, yüce divanla tehdit ediliyordu. Bu çelişmenin çözülmesi için Erdoğan/AKP iktidarı, MHP’nin de desteğini alarak anayasanın “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” adı verilen Türk tipi başkanlık sistemine geçişi öngören bir anayasa değişikliği paketini referanduma götürdü.16 Nisan 2017’de yapılan bu birinci referandumda halka sorulan soru “Cumhurbaşkanlığı sistemi” adı altında piyasaya sürülen Türk tipi başkanlık sistemine evet mi/hayır mı sorusuydu. Bu ilk referandumda, geçerli oyların %51,41’i ile yönetim sistemi değişikliği onaylandı. Ancak anayasa değişikliğinde bu yeni sistemin tam olarak uygulanmaya konması 2019 Kasım’ında aynı anda yapılması öngörülen cumhurbaşkanı seçimi ve parlamento seçiminin ertesine bırakıldı. Bilindiği gibi 2019 Kasım’ında yapılması öngörülen seçimler 17 ay öne çekilerek 24 Haziran’da  erken/baskın seçim olarak gerçekleştirildi.

Seçimler öncesinde Erdoğan/AKP iktidarı, MHP ile birlikte “Cumhur İttifakı” adı altında halktan yeni sisteme tam olarak geçiş için onay/destek talep etti. Erdoğan/AKP iktidarına karşı olanların tümünün ise bir ortak noktası vardı: Cumhurbaşkanlığı sistemi adı verilen ve daha önce referandumda onay alan sistem, tek adam diktatörlüğü sistemi idi. Bu sistemin yerleşmesi engellenmeli, parlamenter yönetim sistemine geri dönülmeli idi. Tabii  parlamenter sistemin de bu arada görülmüş olan bozuklukları düzeltilmeli “iyileştirilmiş” bir parlamenter yönetim sistemine geçilmeli idi.

Bu bağlamda 24 Haziran seçimleri yönetim sistemi konusunda ikinci bir referandum görünümünü kazandı. Bu ikinci referandumda seçmenlere sorulan soru şuydu: 2014’den bu yana aslında fiilen geçilmiş olan başkanlık sisteminin tam olarak yerleştirilmesinden yana mısınız? Bu yeni yönetim sisteminin bütün kurumları ile işletilmesinden yana mısınız? Yoksa daha önce var olan “parlamenter” yönetim sistemine, –ya da bunun “iyileştirilmiş” bir biçimine– geri dönmek mi istiyorsunuz? Tabii soru bu kadar açık ve net şekilde sorulmuyordu. Fakat bütün seçim kampanyasında getirilen görüşler, argümanlar toplandığında seçmenden cevaplanması istenen esas sorunun bu olduğu açıktır. Öncelikle cumhurbaşkanı seçiminde verilen oylar bir yanı ile bu ikinci referandum için verilen oylardır aynı zamanda. Çünkü “Cumhur İttifakı” adayı RTE’ye verilen oylar cumhurbaşkanlığı sistemini bütün kurumlarıyla işleteceğini söyleyen adaya verilen oylardır. Buna karşı cumhurbaşkanlığı seçiminde yer alan diğer bütün 5 adaya verilen oylar cumhurbaşkanı seçilseler bile, yetkilerini parlamenter sisteme dönüşün şartlarını oluşturmak için kullanacaklarını açıklayan adaylara verilen oylardır.

Yeni sistemin ”halk tarafından seçilmiş” ilk cumhurbaşkanı olarak yaptığı balkon konuşmasında Erdoğan’ın seçimlere %85’in üzerindeki yüksek katılıma atıfta bulunup, bunun Türkiye’de demokrasinin ne kadar gelişmiş olduğunu gösteren bir veri olarak kullanması ilginçtir.

Bu  seçimlerin  en baştan meşru olmadığını, bu seçimlerin olağanüstü hâl şartlarında, içte ve dışta savaş sürdürülen şartlarda yapıldığını; burjuva anlamda demokrasinin d’sinin bile yanından geçilmediği olağanüstü eşitsiz şartlarda yapıldığını vs., bu yüzden bu seçim tiyatrosunun figüranı olunmak istenmiyorsa, katılmanın yanlış olduğunu, bu seçimlerin boykot edilmesi gerektiğini söyleyenler dışında hiç kimsenin şimdi seçimler bittikten, sonuçlar ortaya çıktıktan sonra meşruiyet sorgulamaya  hakkı yoktur! Bu seçimlere meşruiyet kazandıranlar bu tiyatronun figüranlığı rolünü oynamayı kabullenip buna katılmış, etkiledikleri kitleyi de oy vermeye seferber etmiş olanlardır.

Referandumun sonucu: I. Cumhuriyet’in sonu

Burjuva muhalefet pratikte ve onun kuyruğu olarak hareket eden “Sol”un büyük kesimi hem kendini, hem de etkilediği seçmen kesimini, ki bu kesim tüm seçmenlerin yarısına yakındır, 25 Haziran’da yepyeni bir Türkiye’ye uyanılacağına inandırmıştı. 16 yıllık Erdoğan/AKP  iktidarı kâbusuna son verilecek. 24 Haziran seçimleri sonucunda Erdoğan’ın birinci turda  seçilmesi engellenecek. Parlamento seçimlerinde ise Erdoğan/AKP çoğunluğu yıkılacak; muhalefet partileri parlamentoda mutlak çoğunluğu ele geçirecekti! İkinci turda ise her halükârda Erdoğan karşısında muhalefet partilerinden ikinci tura kalan aday (ki bunun CHP’nin, CHP rozetini çıkarıp Türk bayrağı rozeti takan “partisiz!” ve “tarafsız”, “81 milyonun” cumhurbaşkanı olacak adayı Muharrem İnce olacağı en baştan belli idi!) cumhurbaşkanı olacaktı! Bunun bugünkü şartlarda kendi kendini kandırmak olduğunu söyleyenlere, kötümser olunmaması gerektiği, “zafere” inanıp, “zafer”e kilitlenip çalışılması  gerektiği önerildi “inananlar” tarafından. “Zafer” ufukları objektif olarak bir Muharrem İnce’nin, hatta bir Meral Akşener’in cumhurbaşkanı olmasına payanda olmayı kabullenecek kadar daralmış olanlardı bunu önerenler. Onlar gerçekten de inanmışlardı sonucun istedikleri gibi olacağına. Türkiye evet, 25 Haziran’da yeni bir Türkiye’ye uyandı. Fakat burjuva muhalefetin umduğunun tersine bir yeni Türkiye. Artık hükümetin parlamento tarafından seçildiği parlamenter sistemle yönetilen bir Türkiye kâğıt üzerinde de yok. Artık 2014 Ağustos’undan bu yana gayrı resmi olarak yürüyen yarı başkanlık sistemi de yok. Artık Türkiye adı “cumhurbaşkanlığı sistemi” olan Türk tipi başkanlık sistemi ile yönetilecek bir ülke! Ve bunun böyle olmasına de geçerli oy kullanan seçmenlerin çoğunluğu onay verdi. Bu,  aslında gerçek anlamda hiçbir dönemde burjuva demokrasisi yaşamamış olan Türkiye’de, faşizmin üzerine örtülen parlamenter demokrasi maskesinin bir kenara bırakılmış olmasıdır. Şimdi faşizm başkanlık yönetim sistemi ile uygulanacaktır. Seçilmiş başkan tarafından atanan  yürütme geçmişe oranla çok daha güçlü bir konuma gelmiştir. Şimdiye kadar kâğıt üzerinde milletin esas temsilcisi olarak, onun adına yasa yapan ve yürütmeyi millet adına seçen ve denetleyen parlamentonun yürütmeyi seçme görevi elinden alınmıştır. Denetleme görevi ise, eğer parlamentonun büyük çoğunluğu muhalefetin elinde değilse, nerede ise imkânsız kılınmıştır. Gelen böyle bir sistemdir. Bu gerçekte 1923’den bu yana, kesintilerle süren yapının, işleyişin kökten değişimi, bir anlamda I. Cumhuriyet’in sonu, II. Cumhuriyet’in başlangıcıdır. Evet, gelen II. Cumhuriyet’tir. Bu cumhuriyet te I. Cumhuriyet gibi burjuvazinin sınıf diktatörlüğüdür. Bu cumhuriyet, birincisinden faşist yapıyı devralmış ve bugün yoğun bir biçimde uygulayan, öncülü gibi faşist bir diktatörlüktür. Birincisinden temel farkı birinci cumhuriyetteki yönetici konumda olan laikçi kemalist bürokrat elitin yerini kültürel İslamcı, pragmatist, popülist ve meşruiyetini (şimdilik) halk desteğinden alan bir elitin almış olmasıdır. Bu cumhuriyetin yönetici partisi AKP’nin programı hâlâ gerici burjuva demokrasisine geçiş programıdır. Ve fakat uyguladığı bugün açık faşist bir diktatörlüktür.

İşçiler, emekçiler açısından bunlardan birini tercih aslında kırk satırla, kırk katır arasında tercihtir.

 Ne yazık ki, bu seçimler bunu bir kez daha gösterdi, işçiler, emekçiler bunun farkında değil! Bunun da esas sorumlularından biri kendine devrimci deyip de işçi ve emekçilere bugüne kadar hep ehven-i şeri alternatif olarak gösterenlerdir. Devrimcilerin ufkunun kötünün iyisi  ile sınırlı olduğu bir ülkede işçilerden, emekçilerden daha fazlasını beklemek, boş yere beklemektir.

AKP iktidarı için tamam mı/devam mı seçimi…

*24 Haziran Seçimine burjuva muhalefet ve “Sol”un objektif olarak onun kuyruğu olarak hareket eden kesimi büyük umut ve iddialarla girdi. “Artık Tamam!” anti Tayyip-anti AKP cephesinin, Erdoğan’ın bir konuşmasından yola çıkarak geliştirdiği temel sloganı idi. Her halükârda 16 yıllık AKP iktidarı, ülkeyi çöküşün eşiğine getirmiş, bütün dünyadan tecrit etmiş, rezil, onursuz ve yalnız duruma düşürmüştü. Hak yok, hukuk ve adalet yoktu. Yargı “Sarayın Yargısı” idi. İktidar yiyicilerin, rüşvetçilerin, hırsız ve yalancıların iktidarı idi. Bu iktidar kendine muhalif olan her sesi susturan ceberut, faşist bir iktidar idi. Bu iktidar “20 Temmuz’da sivil bir darbe” ile bütün ipleri eline toplamıştı. Her şeyin bir adamın iki dudağı arasında olduğu, hiç kimsenin can ve mal güvenliğinin olmadığı bir tek adam diktatörlüğü idi. Bu iktidarın sürmesi demek, Türkiye’nin çökmesi, bitmesi, batması demekti. 25 Haziran’da sandıktan bu iktidarın sürmesi gibi bir sonuç çıkarsa, dolar 10 TL olacaktı! vs.  O yüzden bu iktidara “tamam!” denmesi gerekirdi. Ve halkımız da gereğini yerine getirecek ve seçimlerde oylarıyla bu iktidarı başından def edecekti. Türkiye bu iktidara karşı oy kullanan herkesin oylarıyla “Sen”le değişecekti. “Abbas yolcu”ydu! Zaten iktidar da bunu bildiğinden, ayrıca da çok büyük bir ekonomik kriz kapıda olduğundan seçimleri öne almış, baskın seçim hâline getirmişti. Medya egemenliği iktidarın elindeydi. Seçimde bütün devlet imkânları tepe tepe kullanılacaktı. Cumhurbaşkanı adaylarından Selâhattin Demirtaş hapiste idi. Onunla birlikte toplam 9 HDP milletvekili tutuklu idi. Binlerce HDP, BDP üyesi tutuklu idi. 94 HDP’li belediyeye kayyum atanmıştı. Olağanüstü hâlde yapılıyordu seçimler! Ama olsundu! Bütün bunlar AKP’nin ve Tayyip’in halk desteğini yitirdiğinin, iktidardan gidici olduklarını anladıklarını, korkularını gösteriyordu. Halkın yapacağı tek şey vardı. Gidip Tayyip’e karşı oyunu kullanmak. İktidarın “bir oyluk canı” vardı.  Evet, AKP sahtekârlık da yapabilirdi. Ama halk merak etmesindi. Demokrasiyi savunan partiler her türlü tedbiri almıştı. Halkın oyunun çarpıtılmamasının garantörü her sandık başında olacak olan, oylara sahip çıkacak olan demokrasiyi savunan partiler, platformlardı. Tamam! diyecekti halkımız! Meydanlar gürül gürül bunu söylüyordu. Onlarca seçim anketi Tayyip’in birinci turda katiyen seçilemeyeceğini açıkça gösteriyordu. Buna inandı muhalefet, taraftarlarını da buna inandırdı.

24 Haziran gecesi hayallerin yıkıldığı gece oldu. Neredeyse gece yarısına kadar, gerçekte atı alan çoktan Üsküdar’ı geçtikten sonra bile, ”seçimin ikinci tura kaldığı”ndan söz edenler, seçimlerde büyük sahtekârlıklar yapıldığından, aslında AKP’nin ve Tayyip’in kaybettiğinden söz etmeye devam edenler oldu.

25 Haziran sabahı Türkiye’nin hangi tabloyla karşılaştığını yukarıdaki tabelalarda ortaya koyduk.

Geçilen yeni sistemde cumhurbaşkanı kendi atadığı bir kabineyle, cumhurbaşkanı hükümetinin kararnameleriyle yönetecektir. Parlamentonun desteği olmasa da yönetecek yetkiye ve konuma yasal olarak sahiptir. “Cumhurbaşkanlığı“ yönetim sistemi, bir anlamda olağanüstü hâlin olağan hâle gelmesidir. 24 Kasım seçimleri Recep Tayyip Erdoğan’a bütün siyasi iktidarı beş yıllığına veren sonuçla kapanmıştır. Tek kısıtlama yasa yapma konusunda MHP’ye muhtaç olunacak durumların ortaya çıkabilme olasılığıdır. Şu anda AKP/MHP ortaklığında, bu ortaklığı bozacak ağırlıkta bir çelişme yoktur. AKP, MHP’nin çizgisinde bir siyasete devam ettiği sürece de bu ittifak sürer. AKP’nin MHP çizgisinden uzaklaşması hâlinde bu ortaklığın bozulma olasılığı vardır. Fakat bu ortaklık bozulsa bile, RTE hükümeti varlığını sürdürür.

İleride AKP/MHP ortaklığının bozulması durumunun ortaya çıkması olasılığına karşı da AKP seçimin hemen ertesinde seçim sonuçlarını ciddi bir biçimde masaya yatıran ve 2015 Kasım’ına göre kaybedilen 7 puanın nedenlerini sorgulamaya başlayan partidir.

Kısaca: 25 Kasım’dan itibaren AKP iktidarı, şimdi cumhurbaşkanı hükümetinin iktidarı olarak sürmektedir. Seçmen R. T. Erdoğan’ı cumhurbaşkanı seçerek, tek başına ona hükümet kurma yetkisi vererek devam demiştir. AKP’ye ise desteğinde belli bir eksiltme yapmış, fakat onu açık ara birinci parti olarak tutmuştur, ona da devam ama kendini biraz düzelterek devam demiştir. Olan budur.

Sanal dünyayı bırakalım, gerçek hayata bakalım…

Seçim sonuçları bir şeyi çok açık gösterdi: Burjuva muhalefetin ve onun “Sol”dan kuyrukçularının gerçekmiş gibi inandığı bir dizi şeyin gerçek hayatta karşılığı olmadığı görüldü.

Dip dalga efsanesi  

Bir dip dalga efsanesi yarattı muhalefet kendi kafasında! AKP iktidarını silip süpürecek bir dip dalga. Bu dip dalga efsanesine göre halkımız artık AKP iktidarından bıkmıştı. Değişiklik istiyordu. AKP iktidarını devirmek için sandığın konmasını bekliyordu. Böyle bir dip dalganın olmadığı görüldü. Eğer ille de bir dip dalgadan söz edeceksek AKP/MHP/İYİ Parti/SP oylarının toplamının %65 olduğunu; buna CHP içindeki ırkçıları, Vatan Partisi içindeki ırkçıları kattığımızda demokrasi savunusu konusunda genel durumun hiç de iyi olmadığını tespit etmek zorundayız. AKP’nin dinciliği milliyetçilikle birleştiren siyaseti göz önüne alındığında böyle bir “dip dalga” beklentisinin bugün yalnızca bir istek olduğu, bunun bir gerçekliği olmadığını bilmek için aslında seçimi beklemek gerekmezdi! Türkiye’nin  sosyolojik gerçekliğini birazcık bilen biri için bu “dip dalga”nın yalnızca bir istek olduğu belli idi. Sol, öncelikle de kendine devrimci diyenler isteği gerçekmiş gibi gören ve gösteren siyasetlerden kendini ayırmalıdır.

Ismarlama anketler

Burjuva muhalefet, kendine çalışan bir dizi anket şirketinin aslında çok az sayıda denekle yaptığı “araştırmalara” dayanarak, ”bütün anketler”in “seçimin ikinci tura” kalacağını, meclisin çoğunluğunun da muhalefete geçeceğini ilan etti ve buna inandı. “Cumhur İttifakı”nı önde gösteren, cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turda Erdoğan lehine biteceğini dillendiren anketler “yandaş” anketler olarak kale alınmadı. Anket şirketlerinin nasıl çalıştığını SONAR’ın sahibi Hakan Bayrakçı seçim sonrasında katıldığı bir TV programında açıkladı. Muhalefetin parasını verdiği bir şirket eğer onun istemediği bir sonucu açıklarsa, onun tabanı  o şirket adına konuşanı “lime lime eder”di!  Bu aslında Türkiye’de hangi taraftan olursa olsun  anket diye sunulan manipülasyon malzemelerinin en az  %90’nı için geçerli. “Sol”, özellikle de  kendine devrimci diyenler bu anketleri bir kenara bırakmalı, hayatın içine girmelidir. Fakat hayatın içinin de “kendi mahallesi” olmadığının bilincinde yapmalıdır bunu. Kendi içine kapalı, kendi dar çevresi içinde kendi yarattıkları dünyayı gerçek dünya sananların, gerçek dünyayı anlamaları ve değiştirmeleri mümkün olmaz.

Sosyal medya dedikoduları

Bu “kendi mahallesi”nden dışarı çıkmama ve kendi mahallesinin “gerçeklerini” hayatın gerçekliği gibi görme hastalığı, şimdi sosyal medya denen ve dedikodu paylaştırma/yaygınlaştırma hızını olağanüstü boyutlara taşıyan medya yoluyla artık inanılmaz bir hâl aldı. Sandıklar açıldıktan, sayım başladıktan sonra bu sanal dünyanın, ne yazık ki birçok devrimci insan tarafından da doğruluğuna iman edilen ve paylaşılarak yayılan “gerçekleri”nden bazıları şunlardı:

*Bir sandıkta “uçan mürekkep” ortaya çıkmıştı. Muhalif partilerin hanelerine basılan Evet damgası kısa süre içinde silinip yok oluyordu!

*Muharrem İnce açıklama yapmadan önce onun kulağına bir şeyler fısıldayan kişi, Saray görevlisi idi. dudak okuma yöntemi ile ne dediği çözülmüştü. Muharrem İnce öldürülmekle tehdit edilmişti!

*Muharrem İnce kaybolmuş, kaçırılmıştı. Saray’da esir tutuluyordu. İki albay onu eşini, çocuğunu kaçırmak ve öldürmekle tehdit edip, ”Adam kazandı” mesajını yazdırmıştı.

*Muharrem İnce’nin eşi kaçırılmıştı. Muharrem İnce ölümle ve iç savaşla tehdit ediliyordu. Vs.

Muharrem İnce’nin kendisi ile ilgili kısmını ertesi günkü basın toplantısında “şizofrenik” bulduğu sanal dünya “gerçekleri” idi bunlar!

Bunlar gibi binlercesi her iki tarafın dezenformasyon trolleri tarafından her gün sanal dünyada yaygınlaştırıldı.

“Sol”cuların öncelikle de kendine devrimci diyenlerin bu “sanal” dünya yalanlarından kendini ayırması gerekir. Kimden gelirse gelsin, hiçbir sanal dünya “haberi”ne” doğruluğunu birkaç kaynak üzerinden kontrol etmeden, öncelikle de “karşı mahalle”nin aynı konuda  yazdıklarıyla karşılaştırmadan  inanmayın, paylaşmayın, yaygınlaştırmayın. Bunu yapmadığınız durumda bir yalanın yaygınlaştırılmasının ortağı ve aracı olursunuz!

Ehven-i şer siyasetinden kopmadıkça devrimci sol bir muhalefetin gelişmesi mümkün değildir!

Durum kötü. Bugün Türkiye’de emekçi halkın çoğunluğu AKP/Erdoğan iktidarının devamını istiyor. Açıkça azgın faşist ve aşırı milliyetçi şoven saldırgan bir siyasete destek veriyor. Burjuva muhalefetin kendisi de milliyetçilik söz konusu olduğunda AKP/MHP‘den çok geri bir konumda değil. Hatta örneğin Suriyeli mülteciler konusunda AKP’den de ırkçı pozisyonlar savunuyorlar. Yani bunlar da demokratikleşme konusunda desteklenebilecek, birlikte hareket edilebilecek alternatifler değil. Geriye bir tek HDP kalıyor. Anda burjuva demokrasisini savunan tek parti diyebileceğimiz parti bu. Bu parti ise bugün Erdoğan/AKP’ye  karşı olan herkesle “demokrasi cephesi” kurma hayali peşinde. Kendi kendini ve halkı kandırıyor objektif olarak. Bugün zaten dar olan devrimci potansiyel bu parti üzerinden sistem partilerinin bir bölümüne, sonuçta sisteme eklemleniyor. Buradaki temel hata demokrasi mücadelesinin ehven-i şeri, yani kötüler içinde daha az kötüyü iktidara getirme mücadelesi olarak kavranıp yürütülmesi. Bu, demokrasi mücadelesinin reformist tarzda yürütülmesidir. Gerçek devrimciler, demokrasi için mücadeleyi reformist tarzda değil, devrimci tarzda yürütürler. Gerçek devrimcilerin faşizme karşı alternatifi gerici burjuva demokrasisi değil, işçi sınıfı önderliğinde halk demokrasisidir. Gerçek devrimciler işçileri ve emekçileri, kötülerin içinde daha az kötü olanı desteklemesi için değil, kendi demokratik iktidarları için mücadelede örgütlenmeye çağırırlar. İşçileri emekçileri ehven-i şer için değil, gerçekten iyi olan, kendi iktidarları için mücadeleye çağırmak, örgütlemektir görev.

Esasında ehven-i şer siyaseti, umutsuzluğun, umarsızlığın siyasetidir. Güçsüzlüğün siyasetidir.

Evet, bugün devrimci güçler zayıf ve bölük pörçük. Devrimcileri bekleyen devasa görevler var. Ve evet, devrimciler nüfus içinde küçük bir azınlık. Peki ama devrimciler eğer bugünden gerçek iktidar hedefi için mücadeleyi, işçileri örgütlemeyi merkeze koymazsa, nasıl güçlenecek? Egemen sınıfların kendi aralarındaki iktidar dalaşlarında objektif olarak onların bir bölümünün kuyruğuna takılarak mı? Hayır, böyle güçlenilmez.

Boykot bu somutta neden doğru idi?

Güçlenmenin yolu doğru devrimci, komünist siyaseti kitlelere bütün fırsatlardan yararlanarak taşımaktır. 24 Haziran seçimlerinde bu ancak boykot siyaseti ile ‘sizin bu demokrasinin d’sinin yanından geçmediği seçim sahtekârlığı oyununuzun figüranı olmayacağız’ diyerek, halka bu şartlarda yapılacak bir seçimin en baştan gayrı meşru olduğunu ilan ederek, “hiçbirine oy yok!” çağrısı ile yapılabilirdi. Fakat ne yazık ki devrimci güçlerin büyük çoğunluğu bunu yapma yerine, “ne olursa olsun” seçimlere katılmak konusunda ısrarcı olan HDP saflarında veya onun kuyruğunda oy peşinde koşmayı tercih ettiler. İşçilere ve emekçilere “demokrasi” için HDP’nin %10 barajını aşıp parlamentoya girmesinin ne kadar önemli olduğunun propagandasını yaptılar. Kuşkusuz HDP’nin bütün engellemelere rağmen parti olarak girdiği parlamento seçimlerinde barajı aşmış olması başarıdır. Ancak sonuçta bu başarının egemen burjuvazinin hanesine de Türkiye’de demokrasi olduğunun bir işareti olarak yazılan bir başarı olduğu da unutulmamalıdır. Ne diyor Kılıçdaroğlu: “Türkiye siyasetinin bütün renklerini parlamentoya taşımayı başardık!” Ne güzel! çok renkli, fakat fazla fonksiyonu olmayan bir parlamentomuz var!!! Hayırlı olsun! Bu arada “bütün renklerin katıldığı” bu “demokratik” parlamentoda demokrasicilik oynanırken II. Cumhuriyet’in inşası adım adım sürecektir. Nihayet sonuçta bir seçim yapılmış, ”bütün renkler” şartları bilerek ve kuralları kabullenerek seçimlere katılmış ve seçmenin çoğunluğu Erdoğan ve AKP’ye  “devam” demiştir. Her şey “demokratik!!!!”tir. Demokrasicilik oyunu oynayanların, kaybedince şikayetlenmesi mızıkçılıktan başka bir şey değildir.

Bu kafayla gidilirse Türkiye’de burjuva muhalefetin bir dahaki seçimlerde de yaşayacağı sonuç benzer olursa kimse şaşırmamalıdır.

Büyümek, güçlenmek adına burjuva muhalefetin kuyruğunda siyaset yapmayı devrimcilik sananlar ise ya burjuva partilerinde eriyecek, onların kadroları hâline gelecek; ya da hep “marjinal sol gruplar” olarak kalacaklardır.

Demokrasi cephesi

Şunun iyice bilinçlere kazınması gerekir: Bugün birçok “Sol” liberalin ve devrimcinin çok öykündüğü ve Türkiye’ye gelmesi için canla başla çalıştığı “Batıda olduğu gibi demokrasi”, aslında faşist tedbirlerle iç içe olan gericileşmiş bir demokrasidir. Ve faşizm o çok öykünen Batı ülkelerinde de adım adım gelişmektedir. Emperyalizm çağında bütünüyle gericileşmiş burjuvazinin demokrasisi, gerçekte bütün çizgi boyunca gericiliktir. İşçi ve emekçilere Batıyı  örnek göstermek işçi sınıfının gerçek kurtuluşu davasına ihanettir aslında. Hayır, işçiler, emekçiler faşist tedbirlerle iç içe gerici burjuva demokrasisinden çok daha fazlasına, gerçek demokrasiye layıktır. Evet, gericileşmeye, faşizmin daha da ilerlemesine karşı mücadele edilmelidir. Evet, demokrasi cephesi kurulmalıdır. Fakat hangi hedef ve kiminle? Demokrasi mücadelesinde hedefin gerici burjuva demokrasisi ile sınırlandırılması, burjuva demokrasisinin burjuvazinin devrimci olduğu dönemden çok değişik olduğunu anlamama  yanında güçsüzlüğün, çaresizliğin, ufuk darlığının işaretidir. Ülkemiz açısından dünün de bugün gibi faşist olduğunun, dönülecek bir demokrasi olmadığının anlaşılmamasının işaretidir. Demokrasi cephesi gerçek demokrasi, işçilerin emekçilerin halkın demokratik iktidarı hedefi ile yürütülmelidir. Bu cephe kendileri de faşist düzenin bekçileri, savunucuları olan, iktidara geldiklerinde, şimdi haklı olarak diktatörlükle suçladıklarından özde başka bir şey yapmayacak olanlarla birlikte olmaz. CHP ile, SP ile, İYİ Parti ile kurulacak bir ortak mücadele cephesi, demokrasi için değil olsa olsa faşizmin bir türüne karşı bir başka faşizm için mücadele cephesi olur. Ne yazık ki birçok devrimci örgüt ve insan bunu kavramıyor. Devrimci potansiyel egemenlerin iktidar mücadelesinde bir tarafın kuyruğunda çarçur ediliyor.

Kötümser miyiz? Umut yok mu?

Hayır, kötümser değiliz!  Bu yıkılası düzen sonsuz değildir. Mutlaka yıkılacaktır. Onu yıkacak özne de bellidir: İşçi sınıfı ve bütün emekçiler ve ezilenler! Umut bu sınıfların örgütlenmesinde, sınıf mücadelesinde, işçi sınıfı önderliğinde devrimdedir! Devrimciler ne kadar hızlı bir şekilde ehven-i şer siyasetinden kopup gerçek devrimci pozisyonlara evrimlenirse, işçi sınıfının ve emekçilerin karartılmış bilinçlerinin daha da karartılmasına  destek olmaktan uzaklaşırlarsa, işimiz o kadar kolaylaşır.

Biz bu bilinçle

Umut işçi sınıfının, emekçilerin, ezilenlerin örgütlü mücadelesinde! Kurtuluş devrimde! diyoruz.

04 Temmuz 2018

 

Paylaş