23 HAZİRAN İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLIĞI SEÇİMİNDE KAZANAN KİM?

Bu sorunun cevabı net: AKP’nin ”belki geri alabiliriz“ hesabı ve zorlaması ile yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini, seçime ”Millet İttifakı“ adına katılan CHP adayı Ekrem İmamoğlu kazandı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın ismi önümüzdeki 5 yıl için Ekrem İmamoğlu olacak.

Yenilenen seçimlerde, 31 Mart’ta gelinen son noktada 13 bin oy farkla seçilmiş olan Ekrem İmamoğlu, bu kez aradaki farkı büyük çapta açarak 800 bine yakın bir oy farkıyla kazandı.

YSK’nin verdiği rakamlara göre, Ekrem İmamoğlu 23 Haziran’da yapılan seçimde 4 milyon 741 bin 868 oy aldı. 31 Mart'ta 4 milyon 169 bin 765 oy almıştı. Yani 572 bin 083 oy artışı var. Buna karşı ”Cumhur İttifakı“ adına seçimlere katılan AKP’li Binali Yıldırım, 3 milyon 935 bin 453 oy aldı. O, 31 Mart'ta 4 milyon 156 bin 036 oy almıştı. Yani o iki buçuk ay içinde 220 bin 583 oy kaybetti. İmamoğlu lehine farkın toplamı 792 bin 666.

Bu farkın 200 bine yakını, 31 Mart'ta sandık başına gitmeyenlerden ve bu kez geçersiz oy sayısının düşüklüğünden kaynaklanıyor.

Katılım oranı 31 Mart'ta yüzde 83,8 idi, 23 Haziran’da yüzde 84,5 oldu.

31 Mart'ta geçerli oy sayısı 8 milyon 547 bin idi, 23 Haziran'da 8 milyon 746 bin 464 oldu. Arada, 199 bin 464 fark var. Yani 200 bine yakın artış var!

İmamoğlu’nun oylarını hem mutlak rakam hem oran olarak en fazla arttırdığı ilçelerin klasik CHP ilçeleri (Şişli, Beşiktaş, Adalar, Kadıköy, Bakırköy) olduğu göz önüne alındığında 23 Haziran’da fazladan oy kullanan 200 bine yakın seçmenin oyunun büyük bölümünün İmamoğlu’na gittiğinden yola çıkabiliriz. Bunların bir bölümü adaylarını çeken DSP’den ve TKP’den gelen oylardır. Önemli bölümü ise 31 Mart’ta sandığa gitmemiş CHP oylarıdır.

Geriye İmamoğlu açısından 2,5 ay içinde kazanılan 600 bin yeni oy kalıyor. Bunun en az 220 bininin, AKP ve MHP’den (“Cumhur İttifakı”ndan) geldiği açık.  Kalan 380 bin oyun bir bölümü 23 Haziran’da aldığı oy sayısı neredeyse yarılanan Saadet Partisi’nden, adaylıklarını geri çeken bağımsızlardan gelmiş olabilir. Büyük bölümü ise bu seçimlerde İmamoğlu’nu kendi adayları olarak gören ve canla başla İmamoğlu lehine kampanya yürüten HDP’den ve çeşitli nedenlerle bu kez oyunu İmamoğlu lehine kullanan MHP ve AKP seçmeninden gelmiştir.

”Cumhur İttifakı“, hesapladığının tersine, kendi tabanının 31 Mart seçimlerinde sandığa götüremediği kesimini seferber etmeyi başaramadığı gibi, 31 Mart’ta kendisine verilen oylardan da 220 binin üzerinde kayba uğramıştır.

Yenilenen yalnızca Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi olduğu için, aslında ilçelerde ve belediye meclislerinde 31 Mart seçimlerinde alınan sonuçlar geçerli. Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde ilçelerde kimin ne kazandığı aslında bu yüzden bir değişikliği beraberinde getirmiyor. Fakat buna rağmen Büyükşehir Belediye Başkanlığı için yapılan 23 Haziran seçimlerinde ilçeler bazında ortaya çıkan sonuçların da bilinmesinde yarar vardır. Bu konuda durum şöyle:

31 Mart seçimlerinde İstanbul’un 39 ilçesinden 24'ünü AKP, 1’ini MHP kazanmıştı. “Millet İttifakı”nın kazandığı ilçe sayısı ise 14’tü.  23 Haziran'da “Cumhur İttifakı” adayı Binali Yıldırım İstanbul’un yalnızca 11 ilçesinde İmamoğlu’nu geçebildi. 28 ilçede İmamoğlu seçimi Yıldırım’ın önünde bitirdi. “Cumhur İttifakı”, üstün olduğu ilçelerde bu kez yüzde 3’ü aşan oranlarda oy kaybı yaşadı. “Cumhur İttifakı”nın Şile’de oy kaybı yüzde 7’yi, Çatalca’da yüzde 6’yı geçti. Silivri, Fatih, Bayrampaşa, Zeytinburnu, Üsküdar, Tuzla, Eyüp Sultan, Beykoz, Beyoğlu, Bahçelievler; “Cumhur İttifakı”nın 23 Haziran’da yüzde 3’ün üzerinde oy kaybı yaşadığı ilçeler olarak kayıtlara geçti.

Daha önceki dört seçimde AKP oylarının yüzde 51’in altına düşmediği Fatih’te, AKP’nin oy kaybı yüzde 3,90 oldu. Fatih’te üstünlüğü küçük bir farkla da olsa “Millet İttifakı”nın adayı Ekrem İmamoğlu ele geçirdi. Bu, açıkça İmamoğlu’nun kültürel dinci muhafazakâr tabandan da önemli ölçüde oy almış olduğunu gösteriyor.

Seçimin net kazananı tartışmasız İmamoğlu’dur. Bu o kadar açıktır ki, YSK’nin seçim yasaklarını kaldırdıktan 1 dakika sonra, “Cumhur İttifakı” adayı Binali Yıldırım, rakibi İmamoğlu’na Büyükşehir Belediye Başkanı olarak yapacağı çalışmalarda başarılar dilemek zorunda kalmıştır.

İmamoğlu ile demokrasi mi kazandı?

Bu seçim sonucu üzerine çok yazıldı çizildi, çok konuşuldu, hâlâ da konuşuluyor.

Algıları bir kenara bırakıp olgulara bakarsak durum şudur:

Kuşkusuz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin hem de büyük farkla kaybedilmesi AKP açısından önemli bir yenilgi, İstanbul’da 25 yıldır Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde hep yenilen CHP açısından çok önemli bir başarıdır. AKP’nin ve Erdoğan’ın ”seçimlerle yenilmezlik“ miti yıkılmıştır. CHP ve genel olarak anti-Erdoğan cephesi önemli bir moral üstünlüğü kazanmış, ”umutlanmış“tır. Bunlar olgudur.

Bunlar olgu olduğu kadar, “Cumhur İttifakı” denen ittifakın genel seçimlerde aldığı oyun %53,66 olduğu; yerel seçimlerde de –önemli büyükşehir belediye başkanlıkları “Millet İttifakı”nın eline geçmiş olsa da- Türkiye çapında “Cumhur İttifakı”nın oyunun yine %50 civarında olduğu; Türkiye’de merkezi hükûmetin 2023 yılı haziranına kadar  %52,6 oyla birinci turda cumhurbaşkanı olarak seçilmiş olan Erdoğan tarafından yönetildiği, “Cumhur İttifakı”nın Millet Meclisi’nde istediği her yasa değişikliğini yapabilecek çoğunluğa sahip olduğu, AKP’nin hâlâ açık ara birinci parti olduğu; “Millet İttifakı”nın adaylarının Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandığı Ankara ve İstanbul’da, Büyükşehir Belediye Meclisleri’nde AKP-MHP ittifakının büyük çoğunlukta olduğu vs. de olgudur.

Değerlendirme yapılırken bütün olgular bütünlük içinde gözönünde bulundurulmalıdır.

Bir bütün olarak ele alındığında bütün egemen sınıf partileri açısından seçim sonuçları her halükaârda “Demokrasi’nin zaferi“ olarak değerlendirildi, değerlendiriliyor!

Tabii burjuva muhalefet açısından ”Demokrasi“nin zaferi, Erdoğan diktatörlüğüne seçmenin dur dediği anlamında yorumlanıyor.

Hükûmet kanadı açısından ise, %85 katılımlı ve gayet demokratik yapılmış olan bir seçimin bizatihi kendisi Türkiye’de ”tek adam diktatörlüğü“ olmadığını, demokrasinin bütün kurumları ile işlediğini bütün dünyaya göstermiştir!

Şimdi kısaca seçimin hemen ertesinde yapılmış ilk değerlendirmelere bakalım:

Muhalefet cephesindeki egemen sınıf parti sözcüleri:

Ekrem İmamoğlu:

”Artık İstanbul’da israf, şatafat, kibir, ötekileştirme, ön yargı dönemi bitmiş, kardeşlik, sevgi dönemi başlamıştır.

Tüm İstanbullular kazandı: Türkiye’yi yakın coğrafyadaki başka ülkelere benzetmeye çalışan dünyaya da işin aslını öğrettiniz.“

Kemal Kılıçdaroğlu:

Türkiye demokrasiye inananlarla gurur duyuyor.

 Her şey Adalet Yürüyüşü’yle başladı. Adalet istedik, huzur istedik, hak istedik. Hak, hukuk ve adalet dedik.

Bizler hep birlikte bir demokrasi destanı yazdık. Her türlü baskıya rağmen, devletin bütün imkânlarını kullanmalarına rağmen, bu ülkenin insanı baskıdan değil, demokrasiden yana tercihini koydu ve demokrasiyi şahlandırdı.“

Kılıçdaroğlu seçimden iki gün sonrasındaki grup toplantısında da şunları söyledi:

“Hep beraber bir demokrasi destanı yazdık.

Hem Ekrem Bey hem milletvekillerimiz, il başkanlarımız, örgütümüz, taraflı cumhurbaşkanına rağmen güzel bir çalışma sergilediler.

Eğer bütün dünya bugün Türkiye’yi konuşuyorsa 16 milyon İstanbullu sayesindedir. 16 milyon İstanbullu bir siyasi destan yazdı. Ve bu destan bizim siyasi tarihimizin en önemli destanlarından biridir.

Millet İttifakı'na teşekkür ediyorum, Saadet Partili, AKP'li, MHP'li, HDP'li yöneticilere ve oy veren seçmenlere teşekkür ediyorum. Hep birlikte demokrasi destanı yazdık. Bu destan demokrasiye susayanların destanıdır.

Vatandaş cumhurbaşkanının tarafsız olmasını istiyor, cumhurun başında olan kişi tarafsızlığını korumalı. 800.000 kişi bu mesajı verdi. Tarafsızlık konusunda referanduma hazırız.

Biz bütün baskılara ve engellemelere rağmen dünyaya, bu ülkenin kültüründe ve dokusunda demokrasi vardır mesajını verdik.

Kazanan sadece Ekrem İmamoğlu değil, kazanan Türkiye Cumhuriyeti’dir, cumhuriyeti demokrasiyle taçlandıran milyonlardır.”

Gerek İmamoğlu, gerekse Kılıçdaroğlu’nun değerlendirmelerinde öne çıkan vurgu görüldüğü gibi, İmamoğlu ile bütün İstanbulluların, bütün Türkiye’nin ve demokrasinin kazandığı vurgusudur.

O, İstanbulluların Binali Yıldırım’a verilmiş 4 milyona yakın oyu da sanki İmamoğlu’na verilmiş gibi göstermektedir. Bunun gerçekle ilgisi yoktur.

Diğer yandan Kılıçdaroğlu ikinci konuşmasında önümüzdeki dönem siyasi mücadele açısından da işaretini veriyor: “Tarafsız cumhurbaşkanı”. Böyle bir şeyin yalan olduğunu bilerek yapıyor bunu.

Meral Akşener:

“Şimdi herkes başını iki elinin arasına almalıdır, seçimi doğru okumalıdır. Milletimiz ben yaptım oldu diyenlere söz de karar da benim demiştir. Milletimiz bu ülkenin tapusu ortaktır ve ben de hissedarım demiştir”

Meral Akşener açıklamasında seçim sonucunu “ben yaptım oldu” diyenlere karşı tavır olarak okuyor.

Temel Karamollaoğlu:

"Milletimizin iradesi tecelli etmiştir. Bize düşen bu karara saygı duymaktır. Bu sebeple İstanbul seçimlerinin milletimiz ve ülkemiz adına hayırlı olmasını temenni ediyor, sandıktan çıkan sonucun 82 milyonun kardeşliğinin pekişmesine vesile olmasını diliyorum.“

Karamollaoğlu, değerlendirmeyi genel laflarla geçiştiriyor.

Hükûmet/Erdoğan Cephesi:

Hükümetin başı ve AKP başkanı Recep Tayyip Erdoğan ise yaptığı ilk açıklamada şöyle diyordu:

"İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yenileme seçimi sonuçlarının İstanbulumuz için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Milli irade bugün bir kez daha tecelli etmiştir. Gayriresmi sonuçlara göre seçimi kazanan Ekrem İmamoğlu'nu tebrik ediyorum. (…)”

Seçimlerden iki gün sonra yaptığı açıklamada ise şöyle diyordu:

“Şu ana kadar yaşadığımız süreç tamamen hukukidir. Tabii ki biz Binali Bey'in seçimi kazanmasını arzu ettik. Kendisine buradan teşekkür ediyorum. Binali Bey, İstanbul'da bürokrat olarak başladığı hizmet yolculuğunu meclis başkanı olarak bugüne kadar sürdürmüştür. Kendisi bunca bilgisini, birikimini, projesini hayata geçirmek için aday olmuştur. Ancak İstanbul halkının takdiri bu şekilde gelişti.

Bizim için önemli olan milli iradenin tecelli etmesidir. Son seçim, kimin kazandığının ötesinde milli iradenin tecellisi bakımından kıymetlidir.

31 Mart'ın galibi ise tartışmasız şekilde Cumhur İttifakı'dır. AK Parti ve MHP'dir. Geçtiğimiz pazar günü oy oranımız yüzde 45 olarak gerçekleşti ancak kazanmamıza yetmedi. AK Parti ve MHP olarak sahip olduğumuz 25 belediye ile halkımıza en güzel hizmetleri verme gayreti içinde olacağız. Cumhurbaşkanlığı, bakanlıklar olarak da hedeflerimizi hayata geçirmeye devam edeceğiz.

Derin bir aşkla bağlı olduğumuz bu şehre hizmet etmeye son nefesimize kadar devam edeceğiz.“

Erdoğan, tabii seçim sonucundan rahatsız, fakat kabullenmek zorunda. Diğer yandan fakat İstanbul’da dümeni bütünüyle İmamoğlu’na vermeyeceklerinin de açık işaretini veriyor!

MHP Başkanı değerlendirmesinde şunları söylüyordu:"Ülkemizi uzun bir süre meşgul eden 23 Haziran İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Seçimi tamamlanmış, resmi olmayan geçici sonuçlar belli olmuştur. İstanbul'da milli iradenin tercih ve eğilimi ortaya çıkmıştır. Sandık demokrasinin namusudur ve herkes tarafından titizlikle saygı duyulmalıdır.

İstanbul temelli yaygın ve yoğun tartışmalar sandık marifetiyle sonuca bağlanmış, süreç nihayete ermiştir. Katılım oranının muteber bir seviyede tezahür etmesi de sevindirici bir gelişmedir. (…) Türkiye artık esas gündemine dönmeli, seçim süreci kapanmalıdır. Bu kapsamda yeni bir erken seçim bahsi açmak ülkemize yapılacak en büyük kötülükler arasındadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin ihtiyaç duyduğu reformlar, yasal düzenlemeler, kurumsal düzeltmeler ve geleceği kavrayıp kucaklayan milli stratejiler ortak akıl ve ortak çabayla hayata geçirilmelidir.

2023 Lider Ülke Türkiye vizyonuna birlik ve beraberlik içinde ulaşılmalıdır. Türk milleti ertelenmesi ve ötelenmesi imkânsız olan ağır meselelerinin hâllini ve hafifletilmesini sabırla beklemektedir. Bilinmelidir ki Cumhur İttifakı kutlu varlığını güçlü bir şekilde muhafaza ve müdafaa edecektir. Hiç kimse Cumhur İttifakı üzerinde spekülasyona tevessül etmemelidir. Kaldı ki Türkiye'nin artan iç ve dış sorunlarına karşı Yenikapı ruhuyla hareket edeceğimiz tartışmasız bir gerçektir.

23 Haziran seçimi sonuçlarını yanlış yorumlayıp şımarıklığa heves edenler varsa yanlış hesabın mutlaka ters döneceğini iyi bilmelerinde yarar olacaktır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Seçiminin ülkemize, milletimize ve İstanbul'umuza hayırlı olmasını diliyorum. 23 Haziran seçim sonucu üzerinde herkesin teferruatlı analiz ve değerlendirme yapmasının demokrasimiz ve geleceğimiz açısından mühim ve mecburi olduğu inancındayım.”

Devlet Bahçeli, seçim sonuçlarına saygının hemen ertesinde, seçim bitti işimize bakalım dedikten sonra, öncelikle “Cumhur İttifakı”nın ve cumhurbaşkanlığı sisteminin süreceğine vurgu yapıyor. Bu yalnızca muhalefete değil, seçimin öngününde İmralı’yı devreye sokan Erdoğan’a da bir mesaj.

Bir bütün olarak ele alındığında: Görüldüğü gibi kazananlar memnun ve umutlu, bu seçim sonuçları ile aslında önemli değişiklikler olacağı mesajını verirken, kaybedenler ”millet iradesi“ne ”saygılı” ve fakat ”artık seçim bitti işimize bakalım“ havasındadır.

Burjuva muhalefetin resmi olmayan ortağı ve egemen sınıfların kendi içindeki iktidar kavgasının zayıflamış olmasına rağmen hâlen önemli bir aktörü konumunda olan Fethullahcılar, internet/sosyal medya üzerinden İmamoğlu’nun seçim zaferini, demokrasinin zaferi, AKP için sonun başlangıcı olarak değerlendirip sonuca büyük coşku ve sevinçle sahip çıktılar. Şimdi bir zamanlar Zaman gazetesinin oynadığı rolü oynayan Ahval adlı internet sitesinde Ergun Babahan sonuçlar hakkında şöyle yazıyordu:

“İstanbul seçimi beklenildiği gibi Ekrem İmamoğlu’nun büyük zaferi ile sonuçlandı. Sürekli AKP zaferlerine alışmış, bu yüzden sandıktan umudu kesmiş kesimler için büyük bir moral kaynağı oldu.

AKP ve Erdoğan’ın medya üzerindeki büyük tekeli, devletin tüm imkânlarını kullanması fayda etmedi ve halk sandıkta ortaya koyduğu iradeye saygı göstermeyen iktidara ağır bir ceza kesti. Bedrettin Dalan’ın İstanbul seçimini kaybetmesinin ANAP için anlamı ne idiyse, AKP’nin kaybının anlamı da odur. AKP’nin baş aşağı gidişi başlamıştır ve ekonomideki kötüleşmeyle birlikte daha hızlanacaktır. (…)

Ortadaki tablo başkanlık rejiminin çöktüğü, AKP’nin Erdoğan partisi hâline geldiğini net şekilde gösteriyor. Bu partinin kendini yenilemesi, reforme etmesi mümkün değildir. İster kabineyi ister parti yönetimini değiştirsin AKP’nin ve Erdoğan’ın yeniden cazibe merkezi hâline gelmesi beklenemez. Ekonomideki tabloyu düzeltme(eme)si ve erime sürecinin hızlanması kaçınılmazdır.

AKP eriyecek ve muhalefet güçlenecektir. (…)

Ancak bir kez yenildi, hem de Türkiye’nin en büyük kentinde ağır bir farkla. Bu uçağın burnu aşağı dönmüştür, çakılmaktan başka çaresi yoktur. O koltukta oturduğu her gün ülkenin daha fazla kanaması, yoksullaşması ve çağdaş dünyadan kopması anlamını taşımaktadır.

Özetle, başkanlık sistemi çökmüştür. Elindeki bütün devlet ve medya gücüne, sınırsız kullandığı maddi imkânlara rağmen AKP erimeye başlamıştır. 7 Haziran sonrası çeşitli numuralarla tersine çevirdiği tabloyu düzeltmesi bu kez mümkün değildir.“

Ergun Babahan, 20 Haziran’da da kamuoyu araştırmalarının büyük çoğunluğunun Ekrem İmamoğlu’nun bu kez açık ara kazanacağını gösterdiği ortamda da şunları yazmıştı:

“Erdoğan artık dünyanın birçok ülkesi için güvenilmez, kendini beğenmiş ve kişisel çıkarı için ülkesinin başını belaya sokmuş bir liderdir. Elindeki medya ve devlet gücünü acımasızca kullanması bu gerçeğin artık halk tarafından da görülmesini engellemeye yetmiyor.

Ortadaki tablo Erdoğan döneminin sonuna gelindiğini işaret ediyor. Önünde iki yol var bu saatten sonra: İttihat ve Terakki’nin gibi bir son veya barışçıl ve demokratik mücadeleyle kaybetmeye razı olmak. Tercihi ülkenin kaderini belirleyecek.“

Resmi sözcülerin görece ihtiyatlı açıklamaları, her iki tarafın amigolarının gürültülü açıklamalarını engellemiyordu. “Cumhur İttifakı” amigolarının bir bölümü açıkça seçmeni nankörlükle suçlarken, CHP amigoları zafer sarhoşluğu içinde her şeyin çok güzel olacağı konusunda güzellemeler yapıyordu. Bunlardan biri, Emre Kongar, şöyle yazıyordu:

“Ben, İzmir’in zaten belirlenmiş olan demokratik yaklaşımından ve Ankara’nın son seçimlerde ortaya koyduğu demokratik iradesinden hareketle, 23 Haziran’da tekrarlanan İstanbul seçiminin de “Milli İrade” olarak, demokrasiden yana oluştuğunu, bu nedenle Türkiye’nin üç büyük kentindeki seçmenlerin hukuksuz, haksız, adaletsiz, kuralsız bir “Tek Kişi Rejimi”ni reddettikleri anlamı taşıdığını düşünüyorum.

İstanbul halkı tek başına kalmış olsaydı, İmamoğlu’nun bu sınavı kazanma şansı pek fazla olmazdı.

Ama İstanbul da İzmir ve Ankara ile birlikte, üç büyük kent halkının “Milli İradesini” yansıtan bir demokratik çizgiyi “ezici çoğunlukla” benimsemiş görünmektedir.

Bu bakımdan Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve Ekrem İmamoğlu’nun, Mansur Yavaş ve Tunç Soyer’le birlikte giriştikleri demokrasi atılımı, İnsanlığın gelişme ve değişme evreleri açısından, Türkiye’yi geri bıraktırmak isteyenlerle, onu hak ettiği çağdaş yere taşımak isteyenler arasındaki mücadelenin sonucunu da etkileyecek gibi görünmektedir.

YAŞASIN ÜÇ BÜYÜK KENTİN DEMOKRATİK SEÇMENLERİ...

YAŞASIN İSTANBUL HALKININ DEMOKRATİK İRADESİ...

YAŞASIN CHP’NİN ÜÇ BÜYÜK KENTTEN BAŞLAYAN DEMOKRASİYİ YENİDEN KURMAK ATILIMI!”

Kısacası, tüm egemen sınıf partileri açısından seçimler demokrasinin kazandığı anlamına geliyordu, fakat muhalefet için bu kazanımın esas anlamı tek adam diktatörlüğüne giden rejime son denmiş olması idi. Demokrasi bu anlamda kazanmıştı. İmamoğlu’nun kazanması bu anlama geliyordu!

Onların bu seçim sonucu güzellemeleri anlaşılır bir şeydir. İşleri budur. Sömürü düzeninin sürmesi konusunda hepsi aynı görüştedir. Kavga kimin önderliğinde yapılacak bu iş, kavgasıdır sonuçta.

Peki, bu kavgada, bu düzene muhalif olduklarını söyleyenler ne dedi, ne yaptı, sonuçları nasıl değerlendirdi?

Faşizme Karşı Mücadeleyi, AKP/Erdoğan Hükûmetine Karşı Mücadeleye İndirgemenin Acıklı Sonucu…

HDP sözcülerinin ilk seçim değerlendirmeleri şöyle oldu:

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli “Seçmenin tepkileri sandığa yansıdı. Toplum barıştan yana olduğunu ve barış istediğini söyledi. Barış tercih edenler kazandı. Bundan sonraki süreçte, seçimde sandığa yansıyan demokrasi ittifakını geliştireceğimizi düşünüyoruz. Demokrasi ittifakının geliştirilmesi için çalışacağız.”

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan sosyal medya hesabından açıklama yaptı: “Bugünün galibi Kürtler ve HDP olmuştur. Nokta.”

Yani İmamoğlu ile toplumun “barış isteği” kazanmış! İmamoğlu ile Kürtler kazanmış!

O İmamoğlu ki, AKP’ye en büyük eleştirisi “teröristlerle masaya oturmak” olan CHP’nin adayı. Kazanan “İmamoğlu” Kürtler değil. Ünlem.

KCK açıklamasında şöyle deniyor:

“Kürt Özgürlük Hareketi'nin ve demokrasi güçlerinin tüm bileşenleriyle kasım ayında başlattığı ‘Tecridi Kıralım, Faşizmi Yıkalım, Kürdistan'ı Özgürleştirelim’ hamlesi İmralı kapılarını araladığı gibi AKP-MHP faşizmine önemli bir darbe vurmuştur. İstanbul’da bu faşist ittifakın kaybetmesi de 31 Mart’tan sonra yürütülen ‘Faşizmi Yıkalım, Türkiye’yi Demokratikleştirelim’ hamlesinin sonucu gerçekleşmiştir. Dolayısıyla kazanan ve kazandıran Önder Apo’nun demokratik ittifak temelinde Türkiye'yi demokratikleştirme çizgisidir”

“23 Haziran seçimleri HDP’nin vurguladığı gibi bir demokrasi referandumu olmuştur. Bu referandum aynı zamanda Türkiye'nin demokratikleşmesi temelinde Kürt sorununun çözümüne halklarımız tarafından verilmiş onay olmaktadır. Bu referandum Türkiye'deki tüm siyasi güçleri bağlayan halk iradesini ifade etmektedir. Kutuplaşma ve düşmanlaşma ortadan kaldırılarak bir demokratik uzlaşma gerçekleştirilecekse kuşkusuz bunun somut ifadesi Kürtler, Aleviler ve kadınlar başta olmak üzere eşit ve özgür olmayan tüm toplulukların haklarını güvenceye alan bir anayasa olacaktır.“

KCK açıklamasında, İmamoğlu’nun kazanması, faşizmin kaybetmesi olarak görülüp gösteriliyor! Aynı zamanda gelecek için anayasa değişikliği konusu ana konu olarak tespit ediliyor. Sanki sorun anayasa değişikliği, ya da yeni bir anayasa ile çözülecekmiş gibi. Sanki daha önceki anayasa değişikliği tartışmalarında şimdi adayı desteklenen CHP anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesine ilke olarak karşı çıkan parti değilmiş gibi!

TKP

“31 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu’nun hukuksuzca iptal edilip yinelenen seçimlerde AKP-MHP adayı Binali Yıldırım karşısında elde ettiği ezici üstünlük yalnızca genel oy hakkının gaspı anlamına gelen bir adımın boşa çıkması anlamına gelmemiş, Türkiye’deki siyasal dengeleri köklü bir biçimde değiştirmiştir.

AKP’nin yenilebileceği gerçeğinin milyonlarca kişi tarafından görülmesinin, dahası iktidarın psikolojik üstünlüğü yitirmesinin, bu radikal değişimin olumlu yönü olarak öne çıktığı açıktır. Bununla birlikte, son 7-8 yıldır kendisini farklı biçimlerde hissettiren toplumsal tepkinin ıslah edilmiş bir AKP rejimine ikna edilmesinde son dönemece girildiği açıkça ortadadır.”

Siyasal dengeler köklü biçimde değişmiş!!!

ÖDP Başkanı ve Beyoğlu ilçesinde CHP/Sol ittifak adayı! Alper Taş:

"Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli bir adım attık. Bu, bizim açımızdan 16 Nisan Referandumu’nun devamıydı; başkanlık rejiminin Türkiye’ye sığmadığını gördük, yaşadık. Türkiye’ye çoğulcu bir demokrasi, demokratik parlamenter bir sistem lazım. Başkanlık rejimi kriz rejimidir, krizi derinleştiren bir rejimdir. Bugün burada 16 Nisan Referandumu’nda ‘Hayır’ın etrafında dizilenler İmamoğlu’nun, ‘Evet’in yanındakiler de Binali Yıldırım’ın yanında dizildi. Bu sadece bir İstanbul seçimi olmasının ötesinde Türkiye’nin demokrasi hattını ortaya koyması açısından da önemli bir gün olarak tarihe geçti."

Türkiye işçi sınıfına parlamenter demokrasi değil, kendi iktidarının Sovyet örgütlenmesi lazım! Burjuva reformistlerin ufku kapitalizmin dışına uzanamıyor bir türlü. Zaten kendine sosyalizm adına CHP adaylığını yakıştırabilenlerden daha fazlasını beklemek de yanlış olur.

Halkevleri

“25 yıldır, İstanbul’u emeğiyle, doğasıyla tüm varlıkları ile sömüren haramilere, AKP faşizmine karşı mücadele ettik, halkın söz, yetki ve karar hakkını sokakta savunduk. 31 Mart’ta iktidarın İstanbul halkının kararını gasp etme girişiminin ardından mahalle mahalle, sokak sokak AKP-MHP ittifakını bir kez daha yenilgiye uğratmak için çalıştık. Ve kazandık. İstanbul halkı kazandı. İstanbul emekle, mücadeleyle, sosyalistlerle kazandı.”

İmamoğlu ile Halkevleri kazanmış! Bunlar böyle sosyalist!

TİP

Hukuksuz ve adaletsiz biçimde iptal edilmesinin ardından yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin sonucu açık ve netti:

Koltuk uğruna özgürlüğümüzü, ekmeğimizi, geleceğimizi çalmaya çalışan Saray faşizmi yenilmiş, direnen halk kazanmıştır.

İstanbul’da ortaya çıkan sonuçlar Saray rejiminin AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın tüm meşruiyetini ve iktidar iddiasını kaybettiğinin kanıtıdır.

Bu zafer, el ele veren, birlikte mücadele eden Türkiye halklarına aittir. Kurtuluşumuz da bu birlikteliğin eseri olacaktır.

Bizzat Erdoğan’ın söylediği gibi ‘İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder.’

Saray, kavgamızın şehri İstanbul’da kaybetmiştir, Türkiye’yi de kaybedecektir.“

“Saray faşizmi yenilmiş, direnen halk kazanmış!” Ne ile CHP adayı İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıyla!

TÖP

Halkın iradesini defalarca görmezden gelenlere karşı, halk güçleri bir kez daha cevabını vermiş, halka krizden ve daha fazla sorundan başka vaat edecek bir şeyi kalmayan iktidar güçlerine kaybettirmiştir.

Çaresizlikten ve umutsuzluktan başka vaadi kalmayan Cumhur İttifakı’na karşı halk kendi umudunu yaratarak karşılık verdi ve kazandı!

Bu zafer bir sandık zaferinin ötesindedir.

Demokratik özlemler içerisinde olan işçilerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, doğa savunucularının zaferidir.“

İmamoğlu güzellemesi….

EMEP

İstanbul seçimi bir yerel seçimden daha fazla anlama sahiptir. Halk sadece İstanbul’un belediye başkanını seçmemiştir. Aynı zamanda tek adam yönetimine önemli bir ders vermiştir. Bu seçim sürecinde bile AKP’ye oy vermeyen seçmenleri illet-zillet diye ayrıştıran, Karadeniz seçmenlerine Pontus diyerek hakaret ettiğini zanneden, bir yandan Kürtçe tabelaları sökerken öte yandan Kürdistan lafını telaffuz eden ikiyüzlü politikalar da bu seçimde yanıtını almıştır. Dolayısıyla seçim zaferi asıl olarak İstanbul halkının oy birliğinin ve beraberliğinin zaferidir.“

Oybirliği içinde Yıldırım’a verilen 4 milyon oy da var herhâlde!

SODAP

Seçimi kazanmak için sürekli şapkadan tavşan çıkarma sihirbazlığı peşinde olan Saray faşizmi son “sihirbazlığında” örgütlü halk gerçeğine çarpmıştır. Kürt halkı faşizme karşı tavrını net bir şekilde ortaya koymuştur. HDP faşizme karşı mücadelede gereken tavrı almış ve bu noktada tüm ısrarıyla durmuştur. Bu duruş halkların bir arada verdiği demokrasi mücadelesine önemli bir katkı sunmuştur.

Seçimlerle ‘rıza üretme’ konusunda ‘ısrarcı’ olan faşizme karşı mücadelede ezilenler, emekçiler, kadınlar, gençler şimdi daha avantajlıdır. Bu avantajın faşizmin ortadan kaldırılmasına dönüşmesi örgütlü gücümüzü büyütmeye bağlıdır.

Demokrasiden yana olan herkesin faşizme karşı mücadelede yan yana gelmesi artık kaçınılmazdır. Faşizm ağır bir darbe almıştır ancak henüz gitmemiştir. Bunun bilinciyle tüm demokrasi güçlerini bir arada mücadeleye çağırıyoruz.“

EHP

AKP artık nereye elini uzatsa tokadı yiyor. Yenilgiyi reddedemeyecek kadar gerideler, bu nedenle tebrik etmeleri gayet normal bir durum.

Başka planların içine girmeye kalksalar bile artık kendi isteğine göre davranabilecek ve sonuç alacak bir AKP-MHP bloku yoktur.

Etrafına doluşacak bir AKP ve güç kalmamıştır.

Çözülecekler, kaçışları yok.“

ESP

AKP-MHP faşizmi İstanbul seçimini sandıkta kaybetti! Ancak işçi sınıfı ve ezilen halklar faşizmi gerçek bir yenilgiye uğratmak için sokakta birleşmeli! Eşitlik, özgürlük ve adalet için mücadeleyi sokakta büyütelim!”

Bütün bu tavırların bir ortak noktası var: Seçimlerde kazanan halk, demokratik güçler, kaybeden faşizm!

Yani Türkiye’de faşizm AKP ve MHP ile var. CHP/İYİ Parti/Saadet Partisi vb. egemen sınıf partileri birlikte mücadele edilecek güçler.

Sonuçta İmamoğlu’nun İstanbul’a Büyükşehir Belediye Başkanı olmasında solun payanda olmasının, kullanılmasının teorik temeli bu yaklaşım.

Kötüler içinde daha az kötü görüneni iyi olarak görmek ve göstermek, kendini ve halkı böylece kandırarak, sistemin kuyruğuna takmak. Devrimci bir solun yapacağı iş değildir bu. Fakat Türkiye’de bu yapılıyor. Bunu teşhir edenler, buna karşı çıkanlar ”sekter“likle, hatta bu seçimlerde olduğu gibi ”AKP’ye hizmet etmekle“ suçlanabiliyor.

HDP’nin kalesi konumunda olan Esenyurt’ta, HDP, kendi seçmenini CHP adayının kazanması için mobilize ederken, CHP’den çok çalıştı. Bizim Esenyurt Cumhuriyet Meydanı’nda KöZ ile birlikte yaptığımız, bu seçim sahtekârlığına ortak olmayın içerikli eylemimizde, bize HDP’li kimi kişilerden sorulan sorulardan biri ”AKP’den ne kadar para aldınız“ sorusu idi. Buralara kadar düştü solculuk!

Hayır, bu seçiminin kazananı halk değil, her zaman olduğu gibi sömürücü egemen sınıflar. Bir kez daha ne kadar demokratik olduklarını gösterdiler dünya âleme. Bir kez daha halkın ezici çoğunluğunun parlamenter hayallerin nasıl peşine takıldığını gördüler, gösterdiler.

Hayır, bu seçimin kazananı demokrasi değil. Kazanan İmamoğlu’nun demokratlığı surata takılmış bir maskeden ibaret. CHP adına seçime katılan bir sahtekâr İmamoğlu. Çok uluslu bir ülkede çok “demokrat” Ekrem İmamoğlu’nun kırmızı çizgisi şöyledir: "Kırmızı çizgim elbette var. Toplumsal tüm mevzulara duyarlıyım, her şeyi tartışırız, konuşuruz. Ama milletin, toprakların bölünmez bütünlüğünü, bayrağımızı tartışmayız. Bir karış toprağı bile… Millet olabilme duygusunu sarsacak, sınırlarımızı tartışmaya açacak her konu kırmızı çizgimdir. Ama her insanlık sorununu konuşalım. Adaleti, eşitliği, özgürlüğü, yoksulluğu, demokrasiyi… Bunları çözelim." Ekrem İmamoğlu’nun Binali Yıldırım’dan, diğer burjuva politikacılardan demokratlık/faşistlik konusunda bir farkı yok.

Bundan Sonrası…

Seçim sonrası burjuva politikacıların açıklamaları önümüzdeki dönem açısından iki kanadın stratejilerinin ne olacağının ipuçlarını veriyor:

Muhalefet giderek artan dozda, AKP/Erdoğan hükûmetinin meşruiyetini kaybettiği, yönetemez durumda olduğu görüşünü dillendirerek hükûmeti yıpratmaya çalışacak. Uygun şartlar çıktığında seçimin erkene alınması çağrısını yapacak. Aslında eski parlamenter sisteme geri dönüş çağrıları yapacak. Bunun bugünkü şartlarda imkânsızlığını bilerek yapacak bunu.

AKP/Erdoğan hükûmeti ”seçim bitti, işimize bakalım” modunda, muhalefeti de ”milli“ konularda işbirliğine çağıracak. AKP kendi içinde seçim yenilgisinden dersler çıkarmaya çalışıp belli değişikliklere gidecek. AKP/MHP ortaklığı bugünkü şartlarda sürdürülmek durumunda, fakat 2023’e kadar sürüp sürmeyeceği gelişmelere bağlı. Bu ittifakın AKP’den çok MHP’ye yaradığı ortada. Bir başka ortağın çıkması hâlinde –ki Apo’nun bu seçimler sırasında devreye sokulması, seçim sonuçları açısından yararlı olmasa da bu bağlamda bir siyaset değişikliğinin gündeme getirilebileceğinin işaretlerini vermesi açısından ilginç– AKP/MHP ortaklığı bozulabilir.

Muhalefet açısından, İmamoğlu şahsında, AKP/Erdoğan’ın karşısındaki cumhurbaşkanı adayı figürü bulunmuş gibi görünüyor. AKP kadar muhafazakâr, ondan daha kemalist, gülücüklerinin sahteliğini örtmeyi başaran, sabah Eyüp Sultan’da Yasin okuyup, öğleden sonra atasını ziyaret eden, her devrin adamı bir siyasetçi. Multi milyoner bir iş adamı, ama yoksulların savunucusu görünümünde! Yoksulluk edebiyatı yapan bir siyasetçi. Erdoğan’a karşı, eğer “Millet İttifakı”nın birliği korunursa ilk kez gerçekten kazanma şansı olan biri. Bu anlamda hem Batılı emperyalistlerin hem Türkiye’de burjuvazinin bir kesiminin hem Türkiye’de tasfiye edilen bürokrat burjuva kesimlerin beklediği umut veren bir aday! Eh zaten CHP ilke olarak ”tarafsız –siz bunu parti rozetsiz diye okuyun– daha doğrusu parti başkanı olmayan bir cumhurbaşkanından yana olduğuna göre, Kılıçdaroğlu’nun CHP başkanlığı da sürer.

AKP zorunlu hâle gelmedikçe, seçimi erkene almak istemez. Bu bağlamda AKP’ye rağmen bir erken seçim kararı almak hemen hemen imkânsız gibidir. Tabii bu arada, Babacan ve Davutoğlu önderliğinde kurulacağı söylenen partilerin, kurulmaları hâlinde AKP milletvekillerinden bir bölümünü transfer etme imkânı vardır. Bu yolla erken seçim zorlanabilir. Fakat bu, şu anda küçük bir ihtimal olarak görülüyor. Bu partiler kurulursa, bunların esas fonksiyonu iktidar partisi olmak değildir. AKP seçmeninin bir bölümünün oyunu muhalif cepheye aktararak, AKP iktidarına son vermede rol oynamaktır bunların fonksiyonu. Kurulacak olası bir CHP iktidarında, İYİ Parti yanında bunlara da belli görevler verilebilir.

İstanbul’un ve diğer bir dizi büyük şehrin kaybedilmesi ile AKP’nin iktidarı ilk kez seçimlerle değiştirilme ihtimali ile karşı karşıya gelmiştir. AKP’nin bu gerilemesinin sebepleri konusunda çok şey söylendi, söyleniyor. Fakat kuşkusuz en önemli faktör, önlenemez ve gizlenemez hâle gelen ekonomik krizin emekçileri vurması. AKP önümüzdeki iki yıl içinde ekonomideki gidişi dipten yeniden yükselme yönüne çevirmeyi başarırsa, iktidarını 2023 sonrasında da sürdürür. Bunu başaramazsa, 2023’de AKP iktidarının sonu mümkündür. Başarabilir mi? Eğer önüne koyduğu programı uygulayabilirse mümkün. Fakat bunun önünde birçok engeller var. Ve yeni engeller de çıkarılacak. Gelişmeleri birlikte yaşayıp göreceğiz.

İşçiler, emekçiler açısından, önümüzdeki dönem krizin etkilerinin çok daha yoğun olarak yaşanacağı bir dönem. Burada yapılacak olan şey ”Krizin yükünü bizim omuzumuza yükleyemezsiniz“ deyip mücadeleye atılmaktır. Bu mücadelede hedef yalnızca AKP/Erdoğan hükûmeti değil, patronlar ve bütün kapitalist sistemdir. Bu mücadelede karşımıza dikilecek güç, patronların faşist T.C. devletinin gücü olacaktır. Muhalefet bu mücadelede bize dost görünecektir. Fakat dost değildir. İktidara geldiğinde onların da işçi düşmanı siyasetlerin uygulayıcısı olduklarını, ellerindeki belediyelerde gördük, görüyoruz. Güveneceğimiz güç, kendi örgütlü gücümüz, bağımsız mücadelemizdir. Sonuçta şunu biliyoruz: Biz durursak hayat durur!

Uluslararası alanda gelişmeler açısından, AKP önümüzdeki dönemde de ”yerli-milli“ söylemini ve buna uygun siyaseti sürdürecek, uluslararası alanda emperyalist güçler arasındaki çelişmelerden maksimum yararlanmaya çalışacak, Türk burjuvazisinin emperyalist bir güç olma yönündeki emellerini gerçekleştirme yönünde hareket edecektir. Suriye’de, eğer ABD ve Batılı emperyalistlerle güvenlik koridoru siyasetinde bir anlaşma sağlanamazsa, Rusya-İran ile birlikte Esad güçlerini pazarlık masasından dışlamayan bir çözüm konusunda anlaşmaları mümkündür. Bu, Esat konusunda bir siyaset değişikliği anlamına gelir. Fakat bütünüyle dışlanacak bir ihtimal değildir. PYD, dolayısı ile PKK ile ilgili de bir siyaset değişikliği, ancak MHP ile ittifakın bozulması ile mümkündür. Görünen bunun sondajlarının yapıldığıdır. Bu küçük bir ihtimaldir. Fakat bütünüyle dışlanamaz. Anda ve önümüzdeki kısa dönem için görünen PKK/PYD hedeflerine karşı savaşın yoğunlaştırılarak sürmesidir.

Batı bloğundan bütünüyle kopmak, Türk burjuvazisinin ve onun bugünkü AKP hükûmetinin siyasi tercihi değildir. Ekonomik olarak da aslında çok zordur. Burada iki tarafın da büyük kayıpları olur. Fakat eğer Batılı emperyalistler, başta da ABD, T.C.’yi sömürgeleri gibi görmeye devam eden bir siyaseti ısrarla sürdürürse, T.C.’nin (Türk burjuvazisinin) Çin/Rusya ile ilişkilerini çok daha sıkılaştırması gündeme gelecektir. Anda gelişmeler bu yöndedir.

İşçi ve emekçiler açısından, egemenlerin bu ”dertleri“ karşısında tavır, ‘bunlar sizin dertleriniz’ olmalıdır. Egemenlerle ortak hiçbir çıkarımız yoktur.

Onların ”yerli ve milli“liği, işçilerin emekçilerin sömürülmesi açısından bir anlamı olmayan içi boş slogandır. İşçi ve emekçileri burjuvazinin ”milli“ bayrağı altında toplanmaya çağıran bir slogandır.

Kuzey Kürdistan-Türkiye işçi sınıfı uluslararası işçi sınıfının bir parçasıdır. Onun safı ”kendi burjuvazisinin“, yani baş düşmanının safı değil, bütün ülkelerin işçilerinin ve ezilen halklarının safıdır.

Bu bağlamda işçiler, emekçiler kararlı bir şekilde derhal ve kayıtsız şartsız, Suriye’deki, Irak’taki tüm T.C. askerlerinin, özel savaş güçlerinin geri çekilmesini talep etmeli, bunun için mücadele etmelidir.

Türkiye’de sığınmacı konumunda bulunan bütün göçmenlere, en başta Suriyeli göçmenlere karşı kışkırtılan ırkçılığa karşı çıkmalı, sınıf kardeşlerine dost elini uzatmalıdır.

Türkiye’de Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten güçlere karşı yürütülen savaşın durdurulmasını talep etmek, bunun için mücadele etmek te işçi sınıfının görevidir.

Gün, sınıf mücadelesini yükseltme günüdür.  Sadece yaşam şartlarımızı bu sistem içinde düzeltmek için reform mücadelesi verme değildir görev. Görev, sömürücülerin değil, emekçilerin Türkiye’si için, işçilerin, emekçilerin iktidarı için örgütlenme ve mücadeledir.

4 Temmuz 2019

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş