200. DOĞUM YILINDA ENGELS’İN “AİLENİN, ÖZEL MÜLKİYETİN VE DEVLETİN KÖKENİ”

ADLI ESERİNİ (YENİDEN) İNCELEYELİM!

Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eseri nesiller boyu devrimci ve komünist hareketin temel eğitim kitabı olagelmiştir. İlk baskısı 1884 yılına ait olan bu eser, her ne kadar öncelikli konusu “kadın sorunu” olmasa da, kadınların kurtuluşu mücadelemizde başvuracağımız temel eserlerimizdendir. Birçoğumuz şüphesiz bu eseri okuduk geçmişte... Bazılarımız ise yeni tanışacak belki... Bir ders kitabı değil de, bilimsel araştırmaların sonuçlarının değerlendirilmesi olarak yazılmış olan eser, çok da kolay okunur ve anlaşılır bir metin değil elbette. Devrimci çevrelerde kadın gruplarında ve diğer eğitim çalışmalarında defalarca okunmuş ve üzerine tartışılmış olsa da, bu eserin her zaman her yönüyle ve derinlemesine kavrandığını söylemek de mümkün değil.

Engels’in eserini “sosyalizmin en temel eserlerinden biri” olarak adlandıran Lenin de, bir yandan kitabın tarihsel ve ilkesel önemine dikkat çekerken, diğer yandan Marksizm’in öğrencilerini şöyle yüreklendirmiştir:

“Hiç kuşkusuz bu eserin bütün bölümleri hemen algılanabilecek, anlaşılabilecek şekilde yazılmamıştır: Bazı bölümler belli tarihi ve iktisadi bilgilere sahip bir okuyucuyu gerektiriyor. Fakat şunu tekrar söylemek zorundayım: Bu eseri okuduktan sonra hemen anlamasanız endişelenmeyiniz. Bu hiç kimsede, hemen hemen hiçbir zaman olmaz. Fakat daha sonra, ilgi duyduğunuzda bu eseri tekrar elinize alsanız, tamamen olmasa da büyük bölümünü anlamayı başarırsınız. Bu kitabı, soruna sözü edilen anlamda doğru bir yaklaşım sağladığı için anımsatıyorum.”  (“Seçme Eserler-XI”, Lenin, s.418, “Sverdlov Üniversitesinde Devlet Üzerine Konferans”, İnter Yayınları, Aralık 1997, İstanbul)

Esas olan tabii ki, eserin temel tezlerinin kavranması ve onlardan bugünkü mücadelemiz için doğru siyasi sonuçların çıkartılmasıdır. O nedenle, Lenin’in yüreklendirmesini benimsiyor, Engels’in bu eserini inceleyelim ve yeniden inceleyelim diyoruz.

Engels’in eserinin tarihsel önemi

Engels, kitabın 1884 tarihli birinci baskısına önsözünde bu eserin “bir anlamda, bir vasiyetin yerine getirilmesi” olduğunu söyler: “Morgan’ın araştırmalarının sonuçlarını, kendi –belirli sınırlar içinde, diyebilirim ki, bizim– materyalist tarih incelemesinin vardığı sonuçlarla bağıntı içinde açıklamak ve böylece bunların tüm önemini ortaya koymak isteyen kişi, Karl Marx’tan başkası değildi. Çünkü Morgan, Marx’ın kırk yıl önce keşfetmiş olduğu materyalist tarih anlayışını, Amerika’da kendi tarzında yeniden keşfetmiş ve bu anlayış onu, barbarlık ile uygarlığı karşılaştırırken, belli başlı noktalarda Marx’la aynı sonuçlara varmaya götürmüştü. (...) Bu çalışmam, yitirdiğim dostumun ömrünün yapmaya yetmediği işin yerini, ancak güçsüz bir şekilde doldurabilir. Bununla birlikte, elimde, Morgan’dan çıkardığı ayrıntılı özetler içindeki eleştirel notları var ve burada bunları mümkün olabilen her yerde aktardım” (“Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, Engels, s.11, İnter Yayınları, 2000 İstanbul)  

Böylelikle Engels, Morgan’ın araştırmaları ışığında, toplumların nasıl geliştiğine, gelişmenin tayin edici etkenlerinin ne olduğuna yanıt vermiştir. Özel mülkiyetin ve devletin ortaya çıkmasının nasıl bir tarihsel süreç içerisinde gerçekleştiğini ve hangi maddi zorunluluklardan kaynaklandığını ortaya koymuştur.

İdealist tarih anlayışına karşı – diyalektik materyalist tarih anlayışı

Bundan yaklaşık 150 yıl önce egemen olan anlayış, ailenin “kutsal bir kurum” olduğu, “tanrının buyruğu” olduğu, bunun tanrı insanlığı yarattığından beri değişmediği ve değişmez olduğu şeklindedir. Aralarındaki küçük farklılıklara rağmen, tüm tek tanrılı dinler erkeğin üstün olduğunu, evliliklerin “kutsal” ve “tanrı buyruğu” olduğunu ilan etmişlerdir. Ve bu durum, dinler açısından bugüne kadar da böyle kabul edilmektedir.

Marx ve Engels, daha “Komünist Manifesto”da bu idealist ve toplumsal pratikle de çelişen anlayışı mahkûm etmişlerdir.

Dinlerin aileye ilişkin yaklaşımını en kaba biçimde özetlersek:

Yahudilik: Evlilik kutsaldır ve tanrının buyruğudur. Evlilik dışı cinsel ilişki yasaktır. Cinsel ilişki “çoğalmaya” hizmet etmelidir. Evlilik çözülmez değildir, ama yine de ömür boyu sürmesinden yola çıkılır. Erkek üstündür.

Hristiyanlığın her iki ana akımı:

a) Katolik kilisesi: Evlilik kutsaldır ve tanrının buyruğudur. Erkek üstündür. Evlilik kadın ile erkeğin ömür boyu birliğidir. Çözülmezdir. Cinsel ilişki sadece çocuk üretmek için yapılmalıdır.

b) Protestan kilisesi: Hristiyan dininin bu katılığını biraz yumuşatmıştır. Kadın ve erkeğin meşru cinsel ilişkisi olan evlilik bu dinde de kutsaldır, ömür boyu olması gerekir, ancak çok önemli belirli şartlarda çözülebilir. Erkek üstündür.

Müslümanlık: Evlilik kutsaldır. Cinsel ilişki sadece evlilik içinde meşrudur. Erkek üstündür. Erkekler dört kadın sahibi olabilir. Evlilik belirli şartlarda çözülmez değildir. Evlilik yaşına gelmiş her kadın evlenmek zorundadır. Yani tüm kadın cinsi erkekler tarafından sahiplenilmiş, paylaşılmıştır.

Monogam ailenin çözülmezliğine dair “tanrı buyruğu”nu en katı biçimiyle bugüne dek hâlâ en bağnaz/dogmatik biçimde savunan en etkin kurum Katolik kilisesidir.

Bu dinlerin hepsinde, cinsel ilişkinin sadece evlilik içinde meşru olduğu dogması vardır. Ancak, bütün zamanlarda bu dogma gerçekte sadece kadınlar için geçerli olmuştur.

Bu dinlerin hepsi –bugüne dek–  eşcinselliği ve tüm diğer cinsel birliktelik biçimlerini reddetmektedirler.

“Materyalist anlayışa göre, tarihte son tahlilde belirleyici etken, dolaysız yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir.”

Engels, eserinde bir kez daha, bilimsel temelde ve o güne kadar elde edilen tüm kanıtlarıyla ailenin ve toplumun “değişmez” ve “durağan” olmadığını, insanlık tarihinde farklı aile biçimlerinin yaşanmış olduğunu ortaya koymaktadır.

Günümüzde artık, özü itibariyle bilimsel açıdan tartışmasız kabul edilen bu tespit, o günkü dönem için toplum-bilim alanında bir devrimdir!

Engels, yine Morgan’a dayanarak kapitalizm öncesi tarihi “vahşilik dönemi, barbarlık dönemi, uygarlık dönemi” olmak üzere üç ayrı döneme ayırır: Bu her üç dönemde, dönemin üretim ilişkilerine uygun düşen aile biçimi egemendir. Birinci dönemde, centil ailesi vardır. Söz konusu olan tüm kadınların, tüm erkeklerle ortak “evliliği”dir. Yalnızca doğrudan kardeşlerin “evliliği” tabudur. Bu aile anaerkildir. Ekonomide belirleyici olan, centil içi ev ekonomisidir. 

“Toplu grup “evliliği”nden üretimin ve toplumun gelişmesine bağlı olarak, çok uzun süreç içinde “eş evliliğine” dayalı aile biçimlerine geçilir. Toplum, üretim araçlarında özel mülkiyetin gelişmesine bağlı olarak erkek egemenliğine doğru gelişir. “Eş evliliğine” dayalı evlilik tipi de başlangıçta anaerkil iken (yani çocuk üzerinde ana esas hak sahibi iken, soy-akrabalık ana üzerinden tanımlanırken), giderek babaerkilliğe doğru evrimlenir.” (“Sınıflar”, Eğitim Dizisi, s.41-42, Yeni Dünya İçin Çağrı Yayınları, Mayıs 1998, İstanbul)

Engels, emeğin henüz çok az gelişmiş olduğu, insanların tekniği nerdeyse hemen hiç geliştirmemiş oldukları dönemde, özel mülkiyetin de olmadığını ve insanların toplumsal ilişkilerini belirleyen toplumsal kurumun kan bağları üzerine kurulu aile olduğunu ortaya koyuyor. Üretimin gelişmesine bağlı olarak çeşitli toplumsal sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte, artık tayin edici toplumsal kurum kan bağları olmaktan çıkıyor ve devlet oluşuyor.

Analık hukuku nedir – ne değildir?

Engels’in yaşadığı dönemde, Morgan kadar önemli, çığır açıcı niteliğe sahip sonuçları ortaya koymuş bir başka araştırmacı Bachofen’dir. Bachofen’in “Analık Hukuku” adlı eseri 1861 yılında, İsviçre’de, Almanca dilinde yayınlanmıştır. Engels Bachofen’in bu eserini “1861’de bir devrim” olarak değerlendirir. Bu eserin varlığı, uzunca bir dönem dikkat çekmemiş ve dolayısıyla ilgili çevrelerce de gerekli ilgiyi görmemiştir. Bundan dolayı, Engels, ancak eserinin 1891 tarihli dördüncü baskısında Bachofen’in araştırmalarına yer verebilmiş ve onda doğru ve önemli bulduğu katkıları kendi eserine entegre edebilmiştir.

Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” eserinin dördüncü baskısına önsözünde bunu şöyle açıklamaktadır:

“İlk baskının yayınlanmasından bu yana yedi yıl geçti ve bu dönem içinde ailenin ilk biçimleri üzerine bilgilerimiz önemli ilerlemeler kaydetti. Dolayısıyla, bolca genişletme ve tamamlamalar yapmak gerekiyordu (...) 

“Bu nedenle, tüm metni titizlikle gözden geçirerek bir dizi ekleme yaptım; bu eklerle umarım ki, bilimin bugünkü seviyesi, layık olduğu şekilde hesaba katılmıştır.” (“Ailenin, Özel Mülkiyetin Kökeni”, Engels, “1891 Tarihli Dördüncü Baskıya Önsöz”, s.14, İnter Yayınları, 2000 İstanbul)

Dördüncü baskıya Önsöz’ünde Engels, “Bachofen’den Morgan’a kadar aile tarihinin gelişmesi üzerine” bir özet sunmaktadır. Bachofen’in eserinin sonuçlarını şu önemli dört noktada toparlıyor:

1– İnsanlık tarihinin başlangıcında karmaşık (ya da “kuralsız”) bir cinsel ilişkiler dönemi yaşanmıştır.

2– Babanın bilinmesinin imkânsız ve dolayısıyla da analık soy zincirinin tanındığı bir dönemdir bu. Ve bunu Bachofen “analık hukuku” olarak tanımlamıştır.

3– “Analık hukuku”nda kadınlar toplumda yüksek bir konumdadır.  

4– Tek eşli evliliğe geçiş, eski geleneklerden kopuş, buna bağlı olarak da kadının üstün konumunu yitirmesi süreç içinde olmuştur.

Engels’in de tespit ettiği gibi bu tespitler 1861 için bir devrim niteliğindedir. Bugün ise –din çevrelerini dışta tutarsak– insanlığın tarihsel geçmişinde bir “karmaşık cinsel ilişkiler dönemi”nin yaşanmış olduğu, aile ve soy zincirinin toplumların gelişme aşamasına göre değişmiş olduğu genel kabuldür. Ve biz, bizzat yaşadığımız çağda “aile”nin değişikliğe uğradığına şahit olmaktayız.

Burada şuna da dikkat çekmekte fayda var: Engels, Bachofen’in araştırmalarının değerliliğini ortaya koyarken, eleştirel yaklaşımını da elden bırakmıyor. Ona göre, Bachofen’in en temel zaafı, onun idealist ve mistik yaklaşım tarzıdır, toplumsal değişikliklere dair buluşunu dine bağlamasıdır.

Engels ise, bu gelişmeyi maddi yaşamın gelişmesine bağlamaktadır:  Anaerkil toplum, “kadın ile erkek arasındaki ilk iş bölümü” ve bunun o günkü toplumsal önemi ile ilişkilidir. “Komünist ev idaresi, ilkçağlarda genel yaygınlığa sahip kadın egemenliğinin maddi temelidir, keza bunu da keşfetmiş olmak Bachofen’in üçüncü kazanımıdır.” (Age., s.61) 

“İktisadi yaşam koşullarının gelişmesiyle, yani eski komünizmin altının oyulması ve nüfus yoğunluğunun artmasıyla eski geleneksel cinsel ilişkiler cangıl kökenli-saf niteliklerini yitirdikçe”  (Age., s.64-65)  tek eşli monogam aileye geçiş gündeme getiriyordu. “İki atomlu” (erkek ve kadın) “eşleşme ailesi”nden  (“Paarungsfamilie”) monogam tek eşli aileye geçiş, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla aynı zamana rastlar ve özel mülkiyetin ortaya çıkışının sonucudur.

Özel mülkiyetin ortaya çıkışı “miras sorununu” da dayatıyordu. İki başlı eşleşme ailesinde artık çocuğun babası bilinebilirdi. Sorun, babanın “gerçek baba” olarak tanınması ve böylelikle mirasını kendi çocuklarına bırakmasının mümkün olmasıydı. Bunun olabilmesi için ise analık-hukukunun yıkılması ve yerine babalık hukukunun geçmesi gerekiyordu. Bu gelişme Marx ve Engels tarafından devrim ve “kadın cinsinin tarihsel yenilgisi” olarak değerlendirilmiştir.

Tartışmalı konulardan biri Bachofen’in “analık hukuku” olarak adlandırdığı toplumun yapısının tam ne olduğuna ilişkindir. Yazılı tarih öncesine ilişkin bu dönem hakkındaki tüm değerlendirmeler, Morgan, Bachofen ve yenilerde başka antropologların farklı toplumsal aşamalarda bulunan yerli halklara ilişkin bulgularına ve bunlar üzerinden yazılı tarih öncesine ilişkin çıkardıkları sonuçlara bağlıdır. Bugün, insanlığın geçmişinde “analık hukuku”nun egemen olduğu bir dönemin yaşandığı tezini kabul etmeyenler –toplum bilimcileri açısından– azınlıktadır. Ancak, bu toplumun yapısına ilişkin bugüne dek süren tartışmalı tezler ileri sürülmeye devam etmektedir.

Marx ve Engels’e göre, analık hukukunun hâkim olduğu dönem “ilkel komünizm”dir. Özel mülkiyet sisteminin olmadığı bir dönemdir. Anaerkillik eşitliktir. Toprak ve üretim araçları üzerinde önemli ölçüde ortaklıktır. Analık soy zincirinin temel alındığı, kadınların toplumda saygın bir yer tuttuğu kabileler üzerindeki incelemeler göstermektedir ki, anaerkil toplum, ataerkil toplumun basit bir tersyüz edilmesi değildir. Yani sadece egemenlik ilişkilerinin yer değiştirdiği kadınların saygın olmasının ötesinde erkeği baskıladıkları, yani kadının egemen, erkeğin kul olduğu bir toplum değildir. Kadın erkek eşitliği mevcuttur.

Ataerkillik ise, üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla çakışır ve erkeğin egemen olduğu ve kadın cinsinin köleleştirildiği toplumdur. Bu ikisi arasında büyük bir fark vardır.

Azınlıkta da olsa, bazı feminist araştırmacılar ve akımlar, Marx ve Engels’in anaerkil topluma ilişkin tespitlerine karşı pozisyonlar savunmaktadırlar. Onlar, anaerkil toplumu ataerkilliğe paralel, sadece egemenlik ilişkilerinin yer değiştirmiş olduğu bir toplum olarak görüyorlar:

“Kadınların bugünkü özelliği ana hatlarıyla pederşahi sistemimiz tarafından tayin edilir ve tam ve mükemmel paralelliğini matriarşi altındaki erkeğin özelliğinde bulur. Bu şu anlama gelir: Bugün pederşahilik altında kadınların geliştirmek zorunda kaldıkları özellikleri ve tavırları, kadınların hâkim olduğu toplumda erkekler geliştirmek zorunda idiler. Bir başka deyimle: Kadınların hâkim olduğu toplumda, erkekler, aynı bugün pederşahi toplumda kadınların içinde bulunduğu güçsüz konumda idiler. Ve matriarşi ancak budur. Erkek, ekonomik, duygusal, cinsel ve toplumsal olarak tamamen kadına bağımlıdır.” (“Kadın Sorununun Masal Amcaları: F. Engels ve A. Bebel”, aktaran: H. Yeşil, Kadın Sorunu Üzerine Yazılar, s. 156)

Bebel, “Kadın ve Sosyalizm” adlı kitabında anaerkil toplum hakkında şunu söyler:

“Analık hukukunun geçerliliği, komünizm anlamına, herkesin eşitliği anlamına geliyordu; babalık hukukunun doğuşu özel mülkiyetin egemenliği ve aynı zamanda kadının ezilmesi ve köleleştirilmesi anlamına geliyordu.” (“Kadın ve Sosyalizm”, August Bebel, s.65, İnter Yayınları, Kasım 1991, İstanbul)

Feministlerin anaerkilliğin kadının erkeği boyunduruk altına alması olduğunu zorlama bir şekilde kanıtlamaya çalışan kesimi, işte tam da bu farkı silmeye çalışıyorlar. Bu son tahlilde bir tek anlama gelir: Bunların kavrayışına göre, toplumlar her zaman sadece ve sadece sömürü ve baskı toplumları olabilecektir. Bu teorisyenler, kadın ve erkeğin, herkesin ekonomik ve toplumsal olarak eşit olduğu bir toplum düzeninin –geçmişte ve gelecekte– mümkün olabileceğini hayal bile edememektedirler. Bu ama sonuç itibariyle “böyle gelmiş böyle gidecek” masalında konaklayan bütün burjuva teorilerinde görülen bir şeydir.

Bir önemli noktaya daha dikkat çekmek gerekirse: “Analık hukukunun maddi temeli komünist ev idaresi idi.” tespitinde bulunan Marx ve Engels, “ilkel komünizm”i hiçbir zaman idealize etmemişlerdir. Bu toplumda evet özel mülkiyet yoktur, eşitlik vardır. Fakat bu, yoksunluktan ve şartların zorlamasından dolayıdır. Birlikte getirdiği tüm olumsuz yanlarıyla da olsa, bundan sonraki gelişme, zenginleşme ve özel mülkiyetin ortaya çıkışı, toplumsal ilerleme anlamına gelmektedir. Ancak bu ilerleme de toplumsal gelişmenin son noktası değildir! En üst aşamasını kapitalizmde bulan özel mülkiyet sistemi de aşılmak zorundadır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sisteminin bütünüyle yok edilmesiyle insanın insan üzerindeki baskı ve sömürüsü ortadan kalkacaktır. Bu toplum komünizmdir. Komünizm, kadın-erkek-herkesin özgür ve eşit olduğu bir toplum olacaktır.

Analık hukukundan babalık hukukuna geçiş nasıl olmuştur?

Tartışmanın yürüdüğü bir başka nokta, analık hukukundan babalık hukukuna geçişinin nasıl olduğu noktasıdır. Engels bununla ilgili olarak şöyle diyor:

“Böylece, zenginlikler arttıkça, bunlar bir yandan aile içinde erkeğe kadından daha önemli bir konum veriyor, diğer yandan da, bu güçlenmiş konumu kullanarak, geleneksel miras düzenini çocuklar yararına devirme dürtüsünü ortaya çıkarıyordu. Fakat soy zinciri ana hukukuna göre hesaplandıkça, bu mümkün değildi. Dolayısıyla, onun değiştirilmesi gerekiyordu ve değiştirildi de. Bu, bugün bize göründüğü kadar güç olmadı. Çünkü bu devrimin –insanlığın geçirdiği en köklü devrimlerden biri– (abç) bir gensin yaşayan üyelerinden bir tekine bile dokunmasına gerek yoktu. Onun tüm üyeleri, daha önce ne iseler, öyle kalabilirlerdi. Sadece, gelecekte erkek üyelerin çocuklarının gens içinde kalacağı, kadınlarınkinin ise buradan çıkarılarak babanın gensine geçeceği basit kararı yeterliydi. Böylece, kadın üzerinden hesaplanan soy zinciri ve anaerkil miras hukuku kaldırılıp, erkek üzerinden hesaplanan soy zinciri ve ataerkil miras hukuku kuruldu. Bu devrimin uygar halklarda ne zaman ve nasıl gerçekleşmiş olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Bu tamamen tarih öncesi döneme rastlar. Fakat onun gerçekleşmiş olduğu, özellikle Bachofen’in topladığı ana hukukunun çok sayıda iziyle fazlasıyla kanıtlanmıştır; onun ne kadar kolay gerçekleştirildiği, daha yakınlarda kısmen artan zenginliğin ve değişen yaşam tarzının (ormanlardan bozkırlara göç) etkisi, kısmen de uygarlığın ve misyonerlerin manevi etkileri altında yapılmış olduğu ve halen yapıldığı tam bir dizi Yerli aşiretinden görebiliriz.”  (“Ailenin, Özel Mülkiyetin Kökeni”, Engels, “1891 Tarihli Dördüncü Baskıya Önsöz”, s.68-69, İnter Yayınları, 2000 İstanbul)

Bazı feminist teorisyenler Engels’in bu görüşlerini eleştiri bombardımanına tutuyorlar ve onu “Masal Amcası” olarak niteliyorlar. Buna bir örnek vermek gerekirse:

“Demek ki, Engels –kendisinin de teslim ettiği gibi– bu “devrimin nasıl’ı” üzerine hiçbir şey bilmiyor– ama onun bir çocuk-oyunu gibi gerçekleşmiş olduğunu içgüdüsel olarak kabul ediyor. Kadınların mücadeleci ve savaşkan bir tavır alabilecekleri düşünülemiyor ve böylelikle Engels, analık hukukundan babalık hukukuna geçişin kadınsı bir yumuşaklıkla olduğunu iddia ettiğinde, yanlışlık yapabileceğini aklının ucundan bile geçirmiyor.” (“Kadın Sorunu Üzerine Yazılar”, s.158, Aktaran H. Yeşil, “Kadın Sorununun Masal Amcaları” F. Engels ve A. Bebel, Dönüşüm Yayınları, Ocak 1991, İstanbul)

Burada öncelikle ucuz bir demagoji söz konusudur. F. Engels, “Bu devrimin ne zaman ve nasıl gerçekleşmiş olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.” dediği geçişi her şeyden önce köklü bir devrim olarak adlandırmıştır. Ve ikincisi, bu devrimin “çocuk oyuncağı gibi” veya “kadınsı bir yumuşaklıkla” gerçekleştiği türünden bir yaklaşımı kesinlikle yoktur. Bu tamamen feminist yazarların demagojik yorumudur. Yukardaki pasajda Engels, evet “devrim” dediği geçişin barışçıl olmuş olabileceğine dair görüşünü ortaya koymaktadır. Bu sadece ve sadece bir tezdir ve bizzat Engels’in kendisi bu tezinin kanıtı olmadığını teslim etmektedir. Hâl böyle olduğu hâlde, bu pasajdan yola çıkarak Engels’in soruna “erkek şovenisti” ve gayri bilimsel yaklaştığını iddia etmek, düpedüz seviyesizliktir.

Kaldı ki, yine “Masal Amcası” ilan ettikleri August Bebel, “Kadın ve Sosyalizm” kitabında tam da bu tartışmaya yer vermektedir:

“Fr. Engels bu büyük değişimin tamamen barışçıl gerçekleştiğine ve yeni hukuk için tüm koşullar oluştuktan sonra, analık hukuku yerine babalık hukukunu koymak için, genslerde yalnızca basit bir oylamanın gerekli olduğuna inanıyor. Buna karşılık Bachofen, eski yazarlara dayanarak, kadınların bu sosyal değişime şiddetli direnişle karşı koyduklarını düşünüyor. Özellikle Asya ve Doğu tarihinde görülen ve Güney Amerika ve Çin’de de ortaya çıkmış olan, Amazon İmparatorluklarına dair efsaneleri, kadınların yeni düzene karşı mücadele ve direnişinin kanıtı olarak görüyor.” (“Kadın ve Sosyalizm”, August Bebel, s.65, İnter Yayınları, Kasım 1991, İstanbul)

Aynı konuda Alexandra Kollontai’da şöyle tavır takınıyor:

“Erkeğin üstünlüğü, yani pederşahilik ve babalık hukuku bir günden diğerine ortaya çıkmadı. Eski halk masalları, matriarşi ile patriarşi arasında yüzyıllar süren mücadelenin ürünüdür.” (“Kadın Sorunu Üzerine Yazılar”, s.158-159, Aktaran H. Yeşil, “Alexandra Kollontai, Sverdlov Üniversiteinde İşçi ve Köylü Kadınlara Ondört Konferans”, Dönüşüm Yayınları, Ocak 1991, İstanbul)

Bu tartışma bugün de sürmektedir. Ancak, yazılı tarih öncesi gerçekleşmiş olan bu devrimin nasıl olduğunu gerçek anlamda “kanıtlamak” mümkün değildir. Bu anlamda, her ikisi de mümkündür... Ve belki farklı toplumlarda farklı bir biçimde gelişmiş de olabilir. Bu tartışmayı, bugünün bilimsel bulguları şartlarında da bitirecek düzeyde kanıtlar yoktur. O anlamda tartışma inanç noktasında kalmaktadır: Kimileri bu dönüşümün şiddet ve direniş ile olduğuna, kimileri barışçıl olduğuna inanmaktadır.

Engels’in geleceğin toplumu, aile ve aşk ilişkilerine dair görüşleri

Marx ve Engels, geleceğin toplumu komünizmde aile ilişkileri ne olacak sorusuna 1848’de Komünist Manifesto’da yanıt vermişlerdir:

“Ailenin kaldırılması! En radikal kişiler bile komünistlerin bu menfur amacı karşısında parlayıveriyorlar.

Bugünün ailesi, burjuva aile hangi temele dayanıyor? Sermayeye, özel mülk edinmeye. Bu aile tam gelişmiş biçimiyle yalnızca burjuvazi için vardır. Fakat bu aile bütünleyicisini proleterlere dayatılan ailesizlikte ve açık fuhuşta bulmaktadır. Kendisini tamamlayan şey yok olunca, burjuva ailesi de doğal olarak yok olacaktır ve sermayenin yok olmasıyla her ikisi de yok olacaktır.”  (“Sınıflar”, Eğitim Dizisi, s.40, Yeni Dünya İçin Çağrı Yayınları, Mayıs 1998, İstanbul)

Bundan 172 yıl önce verilen bu cevap bugün de bütün canlılığı ve güncelliğiyle önümüzde duruyor.

Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” eserinde, burjuva ailesine kadar gelişimi ve özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla kadın cinsinin almış olduğu tarihsel yenilgiyi daha derinlemesine ortaya koyuyor ve gelişmenin kaçınılmaz sonuçlarını da ortaya koyuyor.

Engels’e göre, burjuva ailesi de, kendinden önceki bütün aile biçimleri gibi tarihe karışacaktır. Burjuva ailesi, gerçekte toplumun en küçük ekonomik birimidir. Bu aile toplum için yeniden üretimde iki temel fonksiyonu üstlenir: 1. Çocuk bakımı ve eğitimi ve 2. ev işleri.

Burjuva toplumlarında işçi ve emekçilerin ailelerinin de temel görevi burjuvazi için sömürülecek yeni, genç neslin doğurulup büyütülmesidir. Ailenin ikinci temel işlevi, üretim için gerekli bir dizi işi yerine getirmektir. Emekçilerin üretime katılabilmesi için yemeleri, içmeleri, giyinmeleri, ısınmaları, belirli toplumsal-kültürel ilişkileri sürdürmeleri vb. gereklidir. Bütün bunların gerçekleştirildiği kurumdur aile. Ve burjuva toplumunda ailenin maddi yaşamın yeniden üretilmesine ilişkin görevler öncelikle “kadın işi”dir, onun omuzlarına yüklenmiştir. Bütün bu işleri yerine getiren kadının konumu “ev köleliği”dir. Burjuva aile parçalanmadıkça, kadının ev köleliği konumu ortadan kaldırılmadıkça, kadının gerçek kurtuluşu da söz konusu olamaz.

“Günümüzde erkek, durumların büyük çoğunluğunda, en azından varlıklı sınıflarda, ailenin para kazananı, ekmek kazananı olmak zorundadır ve bu durum ona hiçbir hukuki ekstra ayrıcalığa gereği olmayan egemen bir konum kazandırır. O, ailede burjuvadır; kadın proletaryayı temsil eder.” (“Ailenin, Özel Mülkiyetin Kökeni”, Engels, s.88, İnter Yayınları, 2000 İstanbul)

Engels, geleceğin komünist toplumunda çocuk bakımı ve eğitiminin ve ev işinin bütünüyle toplumsallaştırılacağını, böylelikle de toplumun en küçük birimi olarak burjuva ailesinin dağılacağını öngörüyor:

“Üretim araçlarının toplumsal mülkiyete geçmesiyle, bireysel aile, toplumun iktisadi birimi olmaktan çıkar. Özel ev idaresi, toplumsal bir sanayiye dönüşür. Çocukların bakım ve eğitimi bir kamu meselesi hâline gelir; toplum, ister evlilik içi, ister evlilik dışı olsun, tüm çocuklara eşit şekilde bakar.” (Engels, Age., s.90)

Aile biçimleri ne olacak? Aşk ilişkileri ne olacak? sorularına da yanıt veriyor Engels.

Burada ama belirli öngörülerde bulunurken, özellikle dikkatli olmaya gayret gösteriyor. Engels’e göre geleceğin ilişkileri “bireysel cinsel aşk” temelinde gerçekleşecektir. Monogami, yani “çözülmez”, erkeğin sadakatsizliği ve kadının köleliği üzerine kurulu burjuva tekeşli aile yok olacaktır. Onun yerini karşılıklı cinsel arzunun sürdüğü sürece var olacak özgür birliktelikler alacaktır.

“Bizim anladığımız anlamda cinsel aşk, eskilerin basit cinsel isteğinden eros’undan özünde ayrıdır. İlk olarak, sevilenin de sevmesini şart koşar; kadın bu ölçüde erkeğe eşit iken, antik eros’ta hiçbir şekilde ona sorulmazdı. İkinci olarak, cinsel aşkın, iki tarafa, birbirine sahip olamamayı ve ayrılmayı, yıkımların en büyüğü değilse, büyük bir yıkım olarak gösteren bir yeğinlik ve kalıcılık derecesi vardır; birbirine sahip olabilmek için her şeyi yaparlar, hatta yaşamlarını bile riske atarlar – bu, antikçağda, olsa olsa ancak zina durumunda görülürdü. Son olarak, cinsel ilişkinin değerlendirilmesinde yeni bir ahlak ölçütü ortaya çıkar; sadece, evlilik içi mi, evlilik dışı mı diye sorulmaz; ayrıca şu da aranır: aşka ve karşı aşka dayanıyor mu?” (Engels, Age., s.92)

Engels, komünist toplumda, “evlilik”lerin bireysel cinsel aşk üzerine kurulu olacağını, bu evliliklerde ama iki şeyin yok olup gideceğini söylüyor: Erkeğin üstünlüğü ve evliliğin çözülmezliği. Devamında ama hemen şunu da ekliyor:

“Böylece, kapitalist üretimin yakında ortadan kalkmasından sonra cinsel ilişkilerin düzenlenmesi konusunda bugün söyleyebileceklerimiz, esas olarak olumsuz niteliktedir, çoğunlukla, ortadan kalkacak olanla kendini sınırlar. Fakat neler gelecek? Bu, yeni bir kuşak yetişince belli olacak: yaşamlarında, bir kadını asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracıyla satın almamış bir erkekler kuşağı; kendini gerçek aşktan başka hiçbir nedenle bir erkeğe vermemiş ya da iktisadi sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kişiye vermekten vazgeçmeyen bir kadınlar kuşağı. Bu insanlar var olunca, bugün onların yapmaları gerektiğine inanılan şeylere hiç kulak asmayacaklardır; kendi pratiklerini ve herkesin pratiğini yargılayacakları kamuoyunu kendileri yaratacaklardır –nokta.” (Engels, Age., s.98)

Engels’in özellikle bu son paragrafta söyledikleri önemlidir. O gelecek toplumun insanlarının davranışlarının ne olacağı, nasıl olacağı hakkında çok iddialı olmamaya dikkat etmektedir. Bu da, onun bilimsel öngörülülüğünün göstergesi olmaktadır. Onun yaklaşımı şu noktalarda belirleyicidir: Burjuva toplumunda aile ve evlilik ilişkilerini ekonomi ve geçmiş toplumlardan devralınan gericilik, kadının eşitsiz konumu belirlemektedir. Engels, komünistler açısından bunu reddetmektedir. Cinsel ilişkiler açısından onun için belirleyici olan bunun “evlilik içi mi evlilik dışı mı” olup olmadığı değil, karşılıklı sevgiye dayanıp dayanmadığıdır. Ve en önemlisi, kadının özgür iradesinin kabul edilip edilmediğidir: “Yalnızca aşk üzerine kurulu evlilik ahlaki ise, o hâlde yalnızca aşkın devam ettiği evlilik ahlakidir.” (Engels, Age., s.98)

Bütün bunlar, bugün de komünistlerin temel alması gereken düşüncelerdir.

Eşcinsellik hakkında

Marx ve Engels, her ne kadar içinde yaşadıkları toplumun derin bir analizini yapmış ve ileri bir toplumun öngörülerini yapabilecek düzeyde, bulundukları çağın ötesine çıkabilmiş ender kişilerden olsalar da, yine de bir yanıyla içinde bulundukları çağın insanıydılar. Onlar şüphesiz komünist, insanın insan üzerindeki her türden sömürüsünü dışlayan bir toplumun mimarlığını yapmak istedikleri ölçüde en ileriyi temsil eden kişiliklerdi. Buna rağmen, yaşadıkları toplumun egemen düşüncesinden her yönüyle ve tümüyle arınmış oldukları onlar için de tam söylenemez. Bunu özellikle eşcinsellik hakkında söylediklerinde görebiliyoruz. Bugünün gözüyle ve bugün gelebilmiş olduğumuz noktadan baktığımızda Engels’in örneğin şu paragrafta söylediğini zamanın eşcinsellik hakkındaki görüşlerinin bir tekrarı olduğunu söylemek gereklidir:

“Kendi karılarına sevgi gösterdiklerinden utanacak bu kocalar, heterolarla her türlü aşk macerasıyla günlerini gün ediyorlardı; fakat kadınların aşağılanması erkeklerden öcünü aldı ve onları da aşağıladı, onlar oğlancılık iğrençliğine düşüp, Ganymed mitosuyla hem tanrılarını hem de kendilerini aşağıladılar.” (Engels, Age., s.78)

Engels’in burada “oğlancılık” diye tanımladığı ve erkeklerin “aşağılanması” olarak değerlendirdiği mesele, eşcinselliktir. Eserinin 83. sayfasında da eşcinselliği “doğaya aykırı çok kötü adetler” olarak tanımlamıştır.  Komünizm teorisinin kurucularının ağzından/kaleminden, bundan 150-200 sene önce böyle bir yaklaşım çıkmış olması, belki bir yere kadar ‘anlaşılabiir’dir. Buna rağmen, Engels’in bu değerlendirmesinin yanlış ve kabul edilemez olduğunu bugün bütün açıklığıyla tespit etmek zorundayız. Bugünün komünist ve devrimcilerinin bu konuda geçmişin yanlışlarını tekrarlamalarını ancak bu şekilde engelleyebiliriz. Eşcinsellik bugün bir dizi toplumda hala tabudur. Eşcinseller özgürce kimliklerini ve birlikteliklerini yaşayamamaktadırlar. Onlar çokça en ağır hakaret ve aşağılanmaya ve hatta fiziksel saldırılara çokça maruz kalmaktadırlar. Türkiye’de eşcinsellik gerçi yasa düzeyinde yasak değildir. Buna rağmen ama eşcinsellerin ağır baskılar altında olduğu gayet açıktır. Diğer taraftan, emperyalist ülkelerin bazılarında, örneğin Hollanda ve Almanya’da eşcinsel birliktelikler yasa önünde eşcinsel olmayan birlikteliklerle eşit kılınmıştır. Bu ülkelerde evlilikler artık sadece kadın ile erkek arasında mümkün olmaktan çıkmıştır. İki erkek ya da iki kadın da resmen nikâhlanma yasal hakkına sahip olmuştur. Bu büyük bir ilerlemedir. Bu konuda komünistler, burjuvazinin de gerisine düşen konumda olmamaya dikkat etmek zorundadırlar. Evlilik ve aşk ilişkilerinden bahsettiğimiz zaman, bunu salt kadın-erkek ilişkisi olarak görmemek, eşcinsel ilişkileri de kapsayan bir tavır ve dil geliştirmek zorundayız.

Sonuç

Burada Engels’in eserinin “Aile” ile ilgili olan bölümlerinin önemli gördüğümüz bazı yönlerine değindik. Başta söylediğimizi bir kez daha tekrarlıyor, bu eseri eğitim çalışmamıza dâhil etmeyi ivedilikle öneriyoruz.

Bu eserin kavranmasında yukarda sık sık alıntı yaptığımız yazı ve eğitim malzemelerine de başvurulmasında büyük fayda vardır. Bunlardan birincisi, Yeni Dünya İçin Çağrı Yayınları Eğitim Dizisi 1, “Aile” üzerine eğitim notlarıdır. (s. 40 ve devamı). Diğeri H. Yeşil’in “Kadın Sorunu Üzerine Yazılar” kitabında Yer alan iki ayrı metindir: “Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinin kadın sorununa ilişkin bölümleri üzerine notlar” (s.143 ve devamı) ve: “Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserine yapılan bazı yanlış atıflar ve çarpıtmalar” (s. 180 ve devamı)

Kolay gele…

17 Nisan 2020

Kaynaklar:

F. Engels ”Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, İnter Yayınları, 2000 İstanbul

Sınıflar, Eğitim Dizisi 1, Yeni Dünya İçin Çağrı Yayınları

H. Yeşil, Kadın Sorunu Üzerine Yazılar, Dönüşüm Yayınları, Ocak 1991 İstanbul

 

 

 

 

 

 

 

Paylaş