1999 MARMARA DEPREMİNİ UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ!

DEPREM ÜZERİNE BİR KEZ DAHA

17 Ağustos 1999’da Richter ölçeğine göre 7,4 şiddetindeki Marmara depremi felakete dönüşmüştü. Marmara depreminin üzerinden 20 yıl geçmesine rağmen, depreme karşı tedbir anlamında değişen bir şey yok. Durum daha da vahim, biz yaşanan felaketi unutmadık desek te devlet unutturdu. Her an olabilecek büyük bir deprem ile yeni felaketler kapıda. Bilim insanları, deprem kuşağında yer alan Türkiye için olumlu tahliller yapmıyor.

On bin­le­rin ölümüne, on binlerin ya­ra­lan­ma­sı­na ve kor­kunç bo­yut­ta­ki mad­di de­ğe­rin yok ol­ma­sı­na sebep olan, 17 Ağus­tos 1999 Mar­ma­ra depreminin or­ta­ya çı­kar­dı­ğı re­sim neydi?

Ye­rin de­rin­lik­le­rin­de lev­ha­lar kay­mış (fay hat­la­rı) baş­ka lev­ha­lar­la çar­pış­mış ve 7,4 Richter öl­çe­ğin­de bir sar­sın­tı meydana gelmişti. Ki­mi ev­ler, kâğıttan ku­le­ler gi­bi ye­re ya­pış­mış, kimile­ri or­ta, ki­mi­le­ri az ha­sar­lı. Ki­mi­le­ri­ne bir ­şey ol­ma­mış. Yer­le bir olan­la­rın al­tın­da insanlar kalmıştı.

Ce­set­le­re ça­kal da­dan­dı…” (Star 22.08.99) başlıkları gerçeği yansıtıyordu. Ha­be­r, ya­ra­la­rın na­sıl sarıl­dı­ğı­na ve sa­rı­la­ca­ğı­na iyi bir ce­vap olmuştu.

Dep­rem sa­de­ce ve­si­le ol­du. Zih­ni­yet kat­let­ti” (Nok­ta 22-28.08.99) doğru idi. Dev­let, ku­rum­la­rıy­la bir­lik­te en­kaz al­tın­da kal­mıştı.

“Ko­mü­ni­kas­yon dev­ri­min­den” bah­se­den dönemin dev­le­tin ba­şı De­mi­rel 4,5 sa­at hiç­bir yer­le ile­ti­şim ku­ra­ma­dı­ğın­dan bah­se­di­yordu! 21. yüz­yı­la bir ka­la, dönemin Baş­ba­kanı “Sosyal-Demokrat” Ece­vit’in CNN mu­ha­bi­ri­ne ver­di­ği rö­por­taj­da da “dep­re­min ilk 2 gü­nün­de fel­ce uğ­ra­yan elekt­rik ve ha­ber­leş­me sis­te­mi ne­de­niy­le, fe­la­ke­te mü­da­ha­le ça­lış­ma­la­rı sek­te­ye uğ­ra­dı” derken hizmet ettiği devletin acizliğini dışa vurmuştu.

131 yıl­lık Kızılay, fe­la­ke­te uy­ku­da ya­ka­lan­mıştı. Kı­zı­lay olay­dan an­cak 3-4 gün son­ra, üs­te­lik ya­rım ya­ma­lak dep­rem böl­ge­si­ne gi­de­bil­di. Dev­let­le top­lum ara­sın­da fay hat­tı oluşmuştu.

O zamanlar “Cu­di da­ğı­na 5 sa­at­te 50 bin as­ker in­dir­mek­le” övü­nen dev­le­tin en kut­sal ko­ru­ma un­su­ru ordu, ken­di­si Göl­cük’te dep­rem yı­kı­mı­nın al­tın­da, ken­di­si ile uğ­raş­mak­taydı. Gerisini siz düşünün!

1999 Marmara depremi, 60 yıl ön­ce­si Er­zin­can dep­re­min­den, 30 yıl ön­ce­si Var­to dep­re­min­den pek fark­lı de­ğildi. Yı­kım kor­kunç, gö­rün­tü yü­rek­le­ri par­ça­lı­yordu. Do­ğa­nın ga­za­bı­na uğra­mış halk­tan insan­lar tek yum­ruk ol­muş, fe­la­ke­tin bo­yu­tu­nu kendi imkânlarıyla da­ralt­ma­ya çalışıyordu.

“Katiller, yi­ne çü­rük in­şa­at! Yi­ne hır­sız ve vic­dan­sız mü­te­ahhit­ler! Ağlıyoruz! Yi­ne ner­ede­sin devlet… (Hür­ri­yet) gibi başlıklar bugünkü gibi tek ses olmasa da gerçeği değiştirmiyordu. Büyük acıyı halklarımız çekmiş yıkıntıların altında kalanların çoğu yine bizdendi.  “De­mi­rel: ‘Ya­ra­lar en kı­sa zaman­da sa­rı­la­cak’ … İs­tan­bul ucuz at­lat­tı…” (Sa­bah) demekle yaralar uzun süre sarılamadı.  “Ölü 10 bi­ni aş­tı, 40 bin ola­bi­lir… Gö­çen dev­let ay­gı­tı­dır…” (Hür­ri­yet) denmesine rağmen o devlet aygıtına bir şey olmadı. O devlet aygıtı bugün de emekçi halklar üzerinde egemenlik aracı olarak varlığını sürdürüyor. Değişen 4-5 yılda bir demokrasi oyunu ile yenilerin seçilmesidir. Aynı davulun tokmakçısı değişmiştir, değişiyor.

Marmara dep­reminde böl­ge­ye çığ gi­bi yar­dımlar da yağdı. An­cak doğru dürüst ko­or­di­nas­yon sağlanama­dığı için yardımların bir kısmı heba, bir kısmı da pazarlarda satılır oldu. İmar ya­sa­sı de­ğiş­ti­ril­sin” çığlıkları göstermelik değişikliklerle boğuldu. Seçimlerde oy devşirmek için bugüne geldiğimizde defalarca imar affı çıkarıldığına tanık olduk. En son 2018’de çıkarılan ve uzatmalarla 2019 sonunu kapsamı alanına alan “imar barışı” ile beterin de beteri olduğunu görmek isteyene gösterdiler! 

Marmara depreminin enkaz alanlarında… “Ek­mek de­ğil su… Ek­mek­ten çok su, ça­dır, bat­ta­ni­ye ve ilaca ih­ti­yaç var” çığlıkları dünyada yankı bulmuştu. Yıllar boyu ekilen düşmanlık tohumlarına rağmen Yunanistan’dan gelen yardımlar “işte kom­şu­luk budur” dedirtiyordu.  Rum’u, Ermeni’si, Kürdü, Türkü acıların paylaşılmasında aynı yerdeydi. Körüklenen düşmanlıklara rağmen halkların dayanışma ruhu acılarda bir kez daha ortaya çıkmıştı. Dün­ya­nın bi­ze düş­man ol­du­ğu’ ya­la­nı da bir süreliğine çök­müştü.

Ken­di­mi­ze ev de­ğil me­zar yap­tır­mı­şız”,  “Ve­li Gö­çer in­şa­at­lar­da de­niz ku­mu kul­lan­mış.”(Sabah) gazete başlıkları hesap sorulmada “günah keçisi” bulunduğunu işaret ediyordu.

Marmara depreminin mali bilançosu 20 milyar dolardı. Tür­ki­ye­’nin en bü­yük ra­fi­ne­ri­si TÜPRAŞ günler­ce alev alev yanmıştı. Zarar çok büyüktü.

Vatandaş ölmüş, devlet sitem ediyordu. Sivil savunma yasası gündeme geldi. Deprem sırasında 1960’larda kurulmuş olan Si­vil Sa­vun­ma Mü­dür­lü­ğü’nden sa­de­ce 120 ki­şi­lik eki­p ça­lış­ma­la­ra katılmıştı. Çıkardıkları yasanın tarifi ve “şümulü” tam kendilerine göre idi.

Madde 1 –(Değişik: 20/9/1960 -85/1 Md.) Sivil Savunma; düşman taarruzlarına, tabii afetlere ve büyük yangınlara karşı halkın can ve mal kaybının asgari hadde indirilmesi, hayati ehemmiyeti haiz her türlü resmi ve hususi tesis ve teşekküllerin korunması ve faaliyetlerinin idamesi için acil tamir ve ıslahı, savunma gayretlerinin sivil halk tarafından azami surette desteklenmesi ve cephe gerisi maneviyatının muhafazası maksadıyla alınacak her türlü silahsız koruyucu ve kurtarıcı tedbir ve faaliyetleri ihtiva eder

1960’larda ırkçı düşmanlıklarla beslenen bu yasanın tarifinde görüldüğü gibi dert deprem vb. felaketlere hazır olma amacından öte, ”düşman taarruzlarına karşı“ örgütlenmeyi içermektedir. Var olana Ekim 1999’da yapılan ek değişiklik şöyledir:

I -(Değişik: 8/10/1999 -KHK-586/2 Md.) Taşra teşkilatı: il sivil savunma müdürlükleri ve bünyelerinde oluşturulacak sivil savunma arama ve kurtarma ekipleri, ilçe sivil savunma müdürlükleri ile sivil savunma mahalli kuvvetleri ve doğrudan merkeze bağlı sivil savunma arama ve kurtarma birlik müdürlüklerinden oluşur.”

Yeni bürokratlar yaratmanın ötesinde herhangi bir işleve yaramamıştır.  Hele bir de 2004’de eklenen “Madde 36 –(Değişik:14/7/2004-5217/19 Md.)Bu Kanuna göre alınan bağış ve yardımlar İçişleri Bakanlığı Merkez Saymanlık Müdürlüğü hesabına yatırılır ve bütçeye gelir kaydedilir.“

Bu madde bütçe açıklarına nasıl destekler aradıklarını gözler önüne sermektedir.

Elbette gerici ideolojik saldırı eksik kalmamıştı. Dönemin Cum­hur­baş­ka­nı Demirel “Tak­dir-i ila­hi” Erdoğanların fikir babası Er­ba­kan: “İla­hi ih­tar, ders çı­ka­ra­lım” demeyi ihmal etmediler. Ay­nen, 1509 yı­lın­da­ki İs­tan­bul dep­re­mi sı­ra­sın­da kor­ku so­nu­cu sa­ra­yı­nı İs­tan­bul’dan Edir­ne’ye ta­şı­yan 2. Beyazıt, ay­nı yıl Edir­ne’de de dep­rem olun­ca; hid­det­le­nip; “Bu zel­ze­le­ler zu­lüm ve fe­sa­dı­nız­dan maz­lum­lar ahının se­bep ol­du­ğu gazabı ila­hi­dir” (Ak­tü­el, 9-12.09.99, s.50) der­ken de dep­re­mi Tan­rı­’nın ga­za­bı ola­rak açıklamıştı. 490 yıl önce söylenenin tekrarıydı devlet temsilcilerinin aciz söylemleri.

De­niz sa­hil­den in­ti­kam al­dı, De­ğir­men­de­re sa­hi­lin­de de­niz dol­du­ru­la­rak ka­za­nı­lan 150 met­re­lik alan dep­rem­le tek­rar su­ya dö­nüş­tü. Doğa diyetini ödetmişti.

O dönemde Hür­ri­yet ve Mil­li­yet ga­ze­te­le­ri­nin “Ka­til­ler” baş­lı­ğı at­ma­la­rı­nın sebebi; “Ka­til­le­rin, hır­sız ve vic­dan­sız­la­rın” mü­te­ah­hit­ler­le sı­nır­lan­dı­ğı­nı ilan içindi. El­bet­te bu gü­nah ke­çi­le­ri­nin bu sorumluluk­ta­ki pay­la­rı yadsınamaz. Ama en baş­ta bi­lin­me­si ge­rek­li olan Ve­li Gö­çer gi­bi­le­ri­nin yaratıcı­sı düzendir. Sömürü temeline dayanan düzenin ya­rat­tı­ğı kı­sa yol­dan işi­ni bil­me ve kö­şe dön­me zih­ni­ye­ti­dir. Bu zih­ni­ye­tin ko­ru­yu­cu­su da hep devlet ve onun egemenlerin çıkarını temel alan yasalarıdır. Onun “İmar Afları”, “İmar barışları”dır. Bu barışlar sonucu depremsiz de çöken binalara baktığımızda gerçeği daha açık görebiliriz.

Daha dün 06.02.2019 tarihinde İstanbul Maltepe'de 8 katlı bina çürük olduğundan çökünce altında kalan 21 kişi hayatını kaybetti. Bahsi geçen bina 2018/2019’da çıkarılan imar barışından yararlanmıştı.

Dün timsah gözyaşları dökenler 20 yıl önce yaşanan felaketi unutturdular. Ama biz unutmadık. 1999 Marmara depreminde yaşanan felaketin esas sorumlusu faşist T.C. devletidir. Zihniyet aynı, 20 yılda bu temelde değişen bir şey yok.  Bundan sonra yaşanacak deprem felaketlerinde de esas sorumlusu yine faşist devlet olacaktır.

Doğanın şakası olmaz!

İnsan kendi dışındaki doğayla uyum içinde yaşamak zorunda, tersi değil. Teknolojik olarak günümüz koşullarında ne kadar ileri olursak olalım, doğa karşısında aciz kaldığımız ve kalacağımız olgudur. Doğa yasalarının sebep olduğu hasarlar yaşanacaktır. Bunların felakete dönüşmesinde esas suçlu insandır. İnsan ürünü kapitalist sistem ise günümüzdeki temel sorumludur ve sorunun da ta kendisidir.  Çünkü azami kâr hırsı ile donanmış sömürü sistemleri demirden-betondan çalarak, sağlam ve sağlıklı olmayan yapılaşmayı yaratarak depremlerin böylesi felaketli sonuçlara yol açmasına neden olmaktadır.   

Depremler dünya var oldukça hep olacaktır. Çünkü yer sarsıntıları hep yeniden yaşanan bir doğa olayıdır. Mi­to­lo­ji­de/Antik Yunan’da ye­rin sar­sın­tı­sı Po­se­ido­n’un işi ola­rak gö­rü­lürdü. Ortaçağda depremleri dünyayı boynuzları arasında taşıyan öküzün kıpırdaması olduğunu sananların sayısı az değildi. Günümüzden 800 yıl önce Ömer Hayyam’ın dediği gibi:

“Gökte bir öküz varmış, adı Pervin

Bir öküz de altındaymış yerin

Sen asıl iki öküz arasında

Tepişmesine bak şu eşeklerin.” (Güney Dergisi, sayı 88, s. 56)

Yani sorun ne öküzle ilintili ne de tanrıların gazabıyla. Düpedüz yer kabuğunun (doğanın bir) hareketidir depremler. 

Düpedüz depremler doğanın bir hareketidir.  

Deprem ve günah ilişkisi

Kendini İslam âlimi görene sorarlar:

Depremlerin sebebi nedir? Ölenler şehit mi? Depremden kaçmayan intihar mı etmiş olur? Toplu olarak gömmek caiz midir?“

Verilen cevap:

Ekseriya depremler ilahi bir ikazdır. Âlimler, (İki Z olunca üçüncü Z gelir) demişlerdir. Yani Zulüm ve Zina çoğalınca Zelzele olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Zina yayılınca depremler çoğalır.) Buhari’deki hadis-i şerifte, (Depremler çoğalmadıkça kıyamet kopmaz) (Ümmetim için depremler günahlarına kefaret olur.) buyurulmuştur. Depremde ölenin imanı varsa mutlaka şehittir.

Hadis-i şerifte, (Suda boğulan, yangında ölen, duvar ve enkaz altında kalarak ölen, şehittir) buyuruldu. (İbni Asakir) (Size gelen musibet, kendi ellerinizle işlediğiniz [günahlar] yüzündendir.) [Şura Suresi Ayet 30] (http://www.dinimizislam.com)

İnanan ve biat eden için yukarda aktardığımız, bilimi temel alanlar için ise aşağıda yazdıklarımız geçerlidir.

Deprem nedir nasıl olur?

Na­sıl ki bir in­sa­nın do­ğu­mu, bü­yü­me­si, yaş­lan­ma­sı ve öl­me­si bir do­ğa ola­yı ise, işte deprem de böy­le bir olay­dır. Yerka­bu­ğu tit­re­şim ve sar­sın­tı­la­rı­na verilen addır. Yerkabuğunu oluşturan levhaların hareketidir deprem.

Bü­yük küt­le­ler hâlin­de­ki yer­yü­zü ka­bu­ğu sü­rek­li ha­re­ket hâ­lin­de­dir. Ye­rin di­bi­ne doğ­ru de­rin­lik arttık­ça sı­cak­lık­ da ar­tar. Yeryüzü de­rin­lik­le­rin­de bü­yük bo­yut­lu ısı akım­la­rı var­dır. Bu akım­lar yeryüzü­nü kap­la­yan ka­tı ve kı­rıl­gan ka­buk par­ça­la­rı­nın, lev­ha­la­rın (bu­na fay hat­tı da de­nir) ha­re­ket etme­si­ne ne­den ol­mak­ta­dır. Bu ha­re­ket sı­ra­sın­da lev­ha­lar bir­bir­le­rin­den ko­par­lar, bir­bir­le­ri­ni sı­yı­rır­lar ve­ya bir­bir­le­ri­ne çar­par­lar. Bu kop­ma­lar, sı­yır­ma­lar ve çarp­ma­ların yaşandığı alanlar “Deprem kuşakla­rı” ola­rak ad­lan­dı­rı­lır. Ya­ni, ye­ral­tın­da­ki bu ha­re­ket­ler, bir ta­raf­tan tah­ri­bat ve fe­la­ket­le­re yol açar­ken, di­ğer ta­raf­tan ise; tüm can­lı­lar için gerekli olan gazların salınımını sağlar. Bu gazlar sayesinde yeryüzünü güneşin tehditkâr ışınlardan koruyan şemsiyemiz atmosfer oluşmuştur. Yaşamın temel elementlerinden biri olan karbon gazı depremler ve yanardağlar sayesinde yeryüzüne çıkabilmektedir.  (İnsan eliyle fazlası üretilen ve yaşamı tehdit eden, iklim değişikliğine neden olan gazlar anda konumuz değil.) Yani dep­rem­ler ve yanardağlar yaşamın temel taşlarının yerleşmesine ön ayak olmuştur ve yaşamın döngüsünde de hep var olacaktır.

İnsan eli ile olan depremler?

Sismolojik Araştırma Mektupları adlı dergide yayımlanan bir araştırmanın sonuçlarına göre, insan kaynaklı depremlerin sayısının giderek artması söz konusudur. Son 10 yılda ise 108 bölgede tespit edilen insan kaynaklı depremlerin en şiddetlisi ise 5,8 büyüklüğünde olduğu tespit edilmiştir.  Bu depremlerin yüzde 37'si madencilik çalışmaları nedeniyle, yüzde 23'ü ise barajlarda sıkışan suyun oluşturduğu basınçtan kaynaklanıyor.

Çin'in Siçuan bölgesinde 2008 yılında meydana gelen ve 87 bin kişinin hayatını kaybettiği 7,9 Richter ölçeği şiddetindeki depremin de merkez üssünün birkaç kilometre yakınındaki Zipingpu barajında depolanan ve ağırlığı 320 milyon tonu bulan sudan kaynaklanmış olabileceği de ileri sürülmüştür. Araştırmanın sonuçlarından biri de 22 bölgede nükleer (atom) patlamaların yanı sıra çok yüksek gökdelenler inşa edilmesi gibi etkenlerin de depremleri tetikleme olasılığının söz konusu olduğudur.  (www.bbc.com)

Petrol kuyuları

"Çöküntü" depremleri; yer altındaki boşlukların (mağara), kömür ocaklarında galerilerin, petrol kuyuları, tuz ve jipsli arazilerde erime sonucu oluşan boşlukları tavan blokunun çökmesi ile oluşurlar.

Hissedilme alanları yerel olup, enerjileri azdır, fazla zarar getirmezler. Büyük heyelanlar ve gökten düşen meteorların da küçük sarsıntılara neden olduğu bilinmektedir.

Yanardağ depremleri

"Volkanik" depremlerdir. Bunlar volkanların püskürmesi sonucu oluşurlar. Yerin derinliklerinde eriyik hâldeki maddenin yeryüzüne çıkışı sırasındaki fiziksel ve kimyasal olaylar sonucunda oluşan gazların yapmış oldukları patlamalarla meydana gelen depremlerdir. Bunlar yereldirler ve önemli zarara neden olmazlar. Japonya ve İtalya'da depremlerin bir kısmı bu gruba girmektedir. Türkiye'de aktif yanardağ olmadığı için bu tip depremler olmamaktadır.

Türkiye coğrafyası önemli deprem kuşağındadır

Türkiye dünyanın en etkin deprem kuşaklarından birinin üzerinde bulunmaktadır. Geçmişte birçok yıkıcı depremler olduğu gibi, gelecekte de sık sık oluşacak depremlerle büyük can ve mal kaybına uğrayacağımız bir gerçektir. Elbette bu gerçeği görmek isteyenler içindir bu tespit.

Deprem haritasına bakıldığında, Türkiye topraklarının %92'si deprem bölgeleri içerisindedir. Yaşayan nüfusumuzun %95'inin deprem tehlikesi altında, büyük sanayi merkezlerinin %98'i ve barajlarımızın %93'ünün deprem bölgesinde bulunduğu bilinen gerçeklerdir.

Bu gerçeklere rağmen Mersin Akkuyu’da kurulmakta olan Atom Santrali Ecemiş fay hattının 25 km yakınındadır. Bir kez daha üstüne basarak vurguluyoruz, Türkiye’nin jeolojik yapısına bakıldığında Nükleer Santral kurmak halklarımıza ihanettir, düpedüz felaketlere davet çıkarmaktır. Doğmamış bebelerimizin kaderiyle oynamaktır.

Bu gerçeklere rağmen alınan tedbirler ve yapılan yatırımlar devede kulaktır. Kaldı ki, biz bugünkü teknik ile nükleer santrallerin kontrol edilemez olduğunu ve herhangi bir kazanın yaratacağı telafi edilemez olası zararlar nedeniyle tümüyle kullanımının reddedilmesi gerektiği görüşündeyiz. Diyanet İşleri Başkanlığı için ayrılan bütçenin %1’i bile deprem için tedbir almaya ayrılmıyor. Diyanette çalışan insan sayısı 103 bin olduğu hâlde deprem anında aktif çalışacak insan sayısı Diyanet bünyesinde çalışanların %10’nu bile değildir. Yönetenlerin kadercilik pompalamadaki başarıları bununla ilintilidir.

Büyük felaketlerdeki insan rolü?

Ma­dem bi­lim­sel ola­rak deprem açık­la­na­bi­li­yor, ne­den hâlâ bü­yük öl­çek­li ola­nı ön­ce­den tes­pit edilemi­yor? Her­ şey­den ön­ce, dep­rem ko­nu­sun­da in­san­lı­ğın yap­tı­ğı araş­tır­ma ve in­ce­le­me­ler de­vam edi­yor. Bu araş­tır­ma ve in­ce­le­me­ler de­vam et­tik­çe, bu­gün ­ki ve­ri­le­rin mut­la­ka de­ği­şik­li­ğe uğ­ra­ya­rak ye­ni ve­ri ve bil­gi­le­rin el­de edi­le­ce­ği ga­yet açık­tır. Na­sıl ki, uzay araş­tır­ma­la­rı, in­san­lı­ğı hep ye­ni bilgiler ile dona­tı­yor ise, dep­rem ko­nu­sun­da da ye­ni bil­gi­ler es­ki­le­rin ye­ri­ni ala­cak ve da­ha faz­la ilerleme sağlana­cak­tır. Ama egemen kapitalist sistem bu işi ağırdan almaktadır.

Her do­ğa ola­yı­nın açık­lan­ma­sı ve bi­lin­me­si için epey za­man geç­miş­tir ve ge­çe­cek­tir. İn­san­lık bir do­ğa ola­yı­nı tüm yön­le­riy­le ta­nı­ma­dan, o do­ğa ola­yı­na kar­şı ye­ter­li ted­bi­ri ala­maz. Yal­nız bu so­ru, ül­ke­si dep­rem ku­şak­la­rın­da yer al­ma­yan Al­man­ya gi­bi Or­ta ve Ku­zey Av­ru­pa gi­bi ül­ke­le­ri şim­di­ye ka­dar pek il­gi­len­dir­me­miş­tir. Bi­lim ve tek­ni­ğin ge­liş­me­sin­de bu dün­ya böl­ge­si­nin ön ayak ro­lü oy­na­dı­ğı­nı dik­ka­te al­dı­ğı­mız­da, bu­nun bir tek se­be­bi var­dır. O da bu işin pek kâr ge­ti­ren ve ge­ti­re­cek olan bir iş ol­ma­ma­sı­dır. Bu ül­ke­ler­de­ki (yö­ne­tim­de olan­lar açı­sın­dan) esas an­la­yış, ken­di­le­ri­ne uzak alan­lar­da mey­da­na ge­len deprem olay­la­rı­na in­sa­ni yar­dı­mı(!) ye­ter­li gör­mek­tir.

El­bet­te hava durumunu bildiren er­ken uya­rı sis­te­mi gibi, yük­sek öl­çek­te­ki dep­rem­le­ri de bir­kaç gün ön­ce­den ha­ber ver­me­si­ni ge­rek­ti­ren bir sis­tem ol­mak zo­run­da­dır. Er­ken uya­rı için şim­di­ye ka­dar en faz­la ya­tı­rım ya­pan Ja­pon­ya’dır. JMA (Deprem Erken Uyarı Sistemi) 2007’den beri aktif olmasına rağmen 2011’de ki Fukushima felaketinde işe yaramamıştır. Çünkü dünya çapında deprem uyarı sistemleri için yapılan yatırım silaha yapılan yatırımın %1’i bile değildir. ABD ve Rus­ya’nın bir­lik­te yü­rüt­tü­ğü bir di­zi araş­tır­ma­da bu iş için ya­pı­la­cak pa­ra­sal ya­tı­rım­ ger­çe­ği ken­di­ni da­yat­mış durumdadır. Eğer in­san­lık bu so­ru­nu or­tak so­ru­nu ola­rak kav­ra­yıp ona gö­re or­tak ha­re­ket et­miş olsaydı ve ay­nı za­man­da aza­mi kâr hır­sı de­ğil­ de, in­sa­na ve onun yarattığı değerlere ya­pı­la­cak ya­tı­rı­ma ön­ce­lik ve­ril­sey­di, bu so­run­da, şim­di­ye ka­dar alın­mış yol­dan çok da­ha faz­la mesafe kat edilmiş olunur­du.
Depremin felaketlere yol açması düzen ve devlet sorunu ile de iç içedir…

Düzen en kı­sa ta­nı­mıyla; bir top­lum­da si­ya­sal, eko­no­mik, ya­sal ve yö­net­sel vb. açı­lar­dan bü­tü­nü oluştu­ran ya­sa ve ku­ral­la­rın tü­mü­dür. Top­lu­mun tüm öge­le­ri-sı­nıf­la­rı ara­sın­da­ki ‘uyum’dur. Bu, en öz de­yim ile üre­tim iliş­ki­le­ri ile üre­tim güç­le­ri ara­sın­da­ki iliş­ki­nin top­lum­sal ge­liş­me­ye yan­sı­ma­sı­dır. Sınıf­lı top­lum­lar­da böy­le bir uyu­mun var ol­ma­sı zaten ha­yal­dir. Böy­le bir uyu­mun ol­ma­dı­ğı toplumlar­da dü­zen­siz­lik söz ­ko­nu­su­dur. He­le he­le sı­nıf­lar ara­sın­da den­ge­siz­lik uçu­rum­ nok­ta­la­rına eriş­miş ise; bah­si ge­çen uyum ve düzen da­ha da ber­bat bir gö­rü­nüm arz eder. Rüş­vet, yol­suz­luk, hırsız­lık, sahtekârlık, ta­lan, kor­ku, yoz­laş­ma, so­rum­suz­luk, ted­bir­siz­lik, çev­re ve do­ğa ile uyum­suz­luk, fu­huş vb. her tür­lü in­sa­ni kö­tü­lü­ğün yay­gın­laş­ma­sı da­ha da el­ve­riş­li or­tam bu­la­rak ge­li­şir ve top­lu­mu yı­kım­la­ra gö­tü­rür. İn­sa­ni de­ğer­ler ayak­lar al­tı­na alı­nır. El­bet­te böy­le bir du­rum bu­gün­den ya­rı­na meyda­na ge­len bir du­rum de­ğil­dir, yıl­la­rın biri­ki­mi­ni için­de ba­rın­dı­rır. Gerçek demokrasinin yürürlükte olduğu toplumda in­san ve do­ğa uyum için­de ya­şa­mak zo­run­da­dır. İn­san ve do­ğa sev­gi­si itici güç­tür.

Bazı yapılar neden yıkılmaz, bazıları neden yıkılır?

Dönemin firavunları için köleler tarafından yapılan 5 bin yıl­lık Mı­sır pi­ra­mit­le­ri­ onca doğa tahribatına rağmen hâlâ ayaktadır. Yıkılmayan yapılara iyi bir örnektir.

MS. 532-537 yıl­la­rı ara­sın­da ya­pı­lan bu­gün­kü Aya­sof­ya Mü­ze­si­’ne 1506 yı­lın­da ek­le­nen İn­ce Mi­na­re İkin­ci Be­ya­zıt dö­ne­min­de 1509 İs­tan­bul’daki 7,9 Richter öl­çe­ğin­de­ki dep­rem­le yı­kıl­mış, ana bi­na­ya hiç­bir şey ol­ma­mış­tır. Elbette bunlar uç örneklerdir. 1999 Marmara depreminde yıkılan binlerce binanın yanında yıkılmayan binlercesi de vardır. De­mek ki, fe­la­ke­tin bo­yut­la­rı­nı da­ralt­mak in­san­la­rın ken­di el­le­rin­de­dir. Yeter ki yapılaşma zihniyetinde insan ve canlı faktörüne öncelik verilsin. İnşaat sektörünün teknik gelişmesi daha sağlam ve dayanıklı binaların yapımını imkânlı kılmaktadır. Yeter ki inşaat demirinden tutun kullanılan çimentoya, yapılan statik çalışmalara kadar yeterli itina ve çabaların harcanmasında azami kâr hırsı dürtüsü ön planda olmasın. Biliyoruz, kapitalizm varlığını sürdürdükçe bu durum temelde değişmeyecektir.

Deprem erken uyarı sistemi mümkün mü?

Deprem erken uyarı sistemlerinin tek başlarına depremlerden doğacak olumsuz sonuçları ortadan kaldırması elbette mümkün değildir. 17 Ağustos'ta binlerce insan erken uyarılamamaktan değil, olmamaları gereken bir bölgede yaşamak zorunda olduklarından, daha da kötüsü, "maksimum kâra" göre inşa edilmiş binalara mecbur olduklarından can verdiler. Bugün bu alanda temelde değişen bir şey yoktur. Hâlâ aynı temel üzerindeyiz.

Buna rağmen Deprem Uyarı Sistemleri gereklidir ve bu tür sistemlerle bir dizi kayıp önlenebilir.

Bu sistemlerin temelini Sismometre (depremölçer) ölçüm aletleri oluşturur. M.S. 132 yılında Çinli filozof Chang Heng tarafından yapılan ilk sismometrenin çalışma ilkesi, hâlen günümüzde de kullanılmaktadır.   

Türkiye'de ise erken uyarı sistemi sadece İstanbul'da var. Erken uyarı istemi için Marmara Denizi'nin dibine 15 adet depremi 20-30 saniye önceden haber veren sismometre yerleştirilmiştir. Benzer sistem, Marmaray tüp tünel ve Avrasya Tüneli'ne de kuruludur. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü ile İGDAŞ’ın ortak projesiyle büyük depremin önceden algılanarak gaz akışının kesilmesi de planlanıyor. 1999 depreminde TÜPRAŞ günlerce yandı. Aradan geçen 20 yıla rağmen tedbir hâlâ planlanıyor! Eh burası Türkiye yönetenlerin daha önemli “beka” sorunları var!

Deprem Erken Uyarı Sistemi’ni oluşturmak için gerekli olan yatırım ve bütçesi yaklaşık 40 milyon dolardır. Sistemin cihazlarının yenilenmesi ve yıllık 10 milyon dolar işleme maliyetini de eklerseniz ilk yatırım 50 milyon dolardır.  Deprem aktivitesini ve sismolojik parametreleri daha sağlıklı ve doğru tespit etmek için gerçek zamanda sürekli kayıt yapan minimum 200 sismograf istasyonun kurulması gerekmektedir.  Kısa geniş bantlı algılayıcılar hem karaya hem deniz içerisine yerleştirilmedir. Bu verilere göre, Marmara'da olabilecek bir depremi sadece 20-30 saniye önceden bilmenin bedeli, başlangıç için 50 milyon dolardır.  (www.jmo.org.tr)

Aslında sorun Türkiye'de erken uyarı sistemi ağının bugüne kadar niye kurulmadığında yatmıyor, felaketlerin boyutlarının büyük olmasındaki ana sebep binaların "zemin etüdü" yapılmadan inşa edilmelerini izin verildiğindendir. Sorgulanması gereken ilk etapta budur.

Bazı verilere göre son 45 yılda depremlerden resmi rakamlara göre 60 bin kişi hayatını kaybetmiş, 400 bin konut –yıkılmıştır. Gerçek rakamlar çok daha yüksektir. Yalnızca depremlerin yol açtığı ekonomik değer kaybı en az 15 Atatürk Barajı yapabilecek boyuttadır.

Ülkenin en önemli sanayi tesisleri yüzyıllardan beri depremden defalarca yıkıldığı bilinen bölgeye kurulmaya devam ediliyor. Sanayinin ucuz emek depoları olan işçilerin bölgeye akması teşvik ediliyor. Elverişsiz zeminleri ve verimli tarım topraklarını iskâna açarak insanların altında can verdiği beton blokların dikilmesine seyirci kalınıyor. Bunun için “imar barışı” yasaları çıkarılıyor. Kaçak yapılaşmayı teşvik eden sistem, bu ve bugüne kadar ki katliamların sorumlusudur. Yani öldüren deprem değil asalakların egemen olduğu kapitalist sömürü düzenidir.

Elbette hava durumu tahmini gibi deprem erken uyarı sistemleri can kaybını azaltacaktır. 1985 Meksika depremi ile 2017 depremi karşılaştırıldığında ve çıkarılan dersler dikkate alındığında maddi ve manevi hasarlar daha az olmuştur. Meksika‘da iki büyük depremde de devreye giren erken uyarı sistemi sayesinde facianın önüne geçilmiştir. 8.2’lik ilk deprem, 90 saniye öncesinde sensorlar tarafından algılandı ve uyarı verildi. Bu zaman dilimi bile bir dizi önlemin alınmasına yetti. Elbette alt yapı hazır değilse en iyi erken uyarı sistemi bile işe yaramaz.

Tsunami?

Erken uyarı sistemleri için yatırım gereklidir. Yukarda değindiğimiz gibi, kısa zamanda getirisi olmayan alanlara yatırım yapmak sermayeyi elinde bulunduranlar açısından cazibeli değildir. Deniz kıyılarında deprem sonrası büyük dalgalar oluşur. Tsunami sözcüğü ve yarattığı yıkım ilk defa 1896'da 26 bin kişinin öldüğü Japonya'daki Meiji Büyük Sanriku tsunamisine kadar uzar. Tsunami deniz tabanının düşey hareketinden kaynaklanan uzun okyanus dalgalarıdır. Japoncada liman dalgası anlamına gelir. Genelde deprem sonrası meydana gelir. Dalga boyu 200 metre dalga yüksekliği 10-26 arasındadır. 1883 Volkanik Patlama sonucu meydana gelen Krakatau/Endenozya adasını vuran tsunaminin dalga boyu istisnai olarak 40 metreye ulaşmış ve 30 binden fazla insanın ölümüne sebep olmuştur.  Okyanusun açık bölgelerinde tsunamilerin hızı saatte 900 km veya daha fazla olabilir (Normal okyanus dalgalarının hızı sa­atte 90 km'ye yakındır). (www.jmo.org.tr)

Erken Uyarı Sistemleri uzun zamandır var. Japonlar, dünyanın en iyisi olarak kabul edilen erken uyarı sistemleri sayesinde 9 büyüklüğündeki depremden neredeyse bir dakika önce haberdar oldu. Fabrikalar uyarı sistemi sayesinde kendini kapattı. Şehirlerde elektrik ve doğal gazın kesilmesi meydana gelecek daha büyük felaketleri önledi.

“Deprem Erken Uyarı Sistemi”, Japonya’nın dört bir yanındaki yaklaşık 1000 sismometreye bağlı. (Türkiye‘de 500'ün üzerinde aktif fay olmasına rağmen 15 adet var.) Bu sismometreler, depremlerin öncesindeki sarsıntıları tespit ediyor ve sarsıntıların güçlü olması hâlinde uyarıda bulunuyor.

Böyle bir sistemin 2004 Sumatra depreminde bölgeye yerleştirilmemiş olması on binlerce insanın ölümüne, milyarlarca maddi değerin kaybına sebep olmuştur. Kayıp ile Tsunami Erken Uyarı Sistemi’nin maliyeti karşılaştırıldığında maliyet “devede kulaktır.“  Sumatra depreminde maddi hasar 14 milyar dolar olarak belirlenmiştir. Bu kayıplar azaltılamaz mıydı diye kendimize sormadan edemiyoruz. Çünkü bu dalgalar Sri Lanka'ya 2 saatte, Madagaskar ve Afrika kıyılarına ise 4 saatte varmıştı. Elbette tsunami erken uyarı sistemi olsaydı en azında can kaybı onca yüksek olmazdı.

Pasifik'te Ocak 2005’ten beri birçok değişik erken uyan sistemi bulunmaktadır. Bu sis­temlerden bir tanesi, NOAA (Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi) ve Honolulu yakınındaki PTWC (Pasifik Tsunami Uyarı Merkezi) tara­fından geliştirilmiştir. Pasifik havzası yakınlarında 30 tane sismik, 78 tane deniz istasyo­nundan oluşan uluslararası gözlem istasyonu kurulmuştur. Bunların yeterli olmadığını 2010 Haiti depreminde yaşanan felaket göstermiştir.

Endonezya'nın 20 Eylül 2018 Sulawesi Adası'nda yaşanan deprem ve tsunamide hayatını kaybedenlerin sayısı 844'ü bulurken, Endonezyalı yetkililer BBC'ye yaptıkları açıklamada felaketten önce tsunami erken uyarı şamandıralarının hiçbirinin çalışmadığını doğruladılar. Şamandıralara zarar verildiği ya da çalındıkları belirtildi.

Tsunamiler Türkiye kıyılarını etkiler mi?

Akdeniz'de bugüne kadar meydana gelen tsunamilerin büyük bir kısmı Türkiye kıyıla­rında yer almaktadır. Bir deprem bölgesi olan Türkiye'nin 8333 kilometrelik kıyı şeridinde tarihsel dönemde son 3 bin yılda 80'nin üze­rinde tsunami olmuştur. Marmara Denizi, İs­tanbul, İzmit Körfezi, İzmir ve çevresi, Fethiye ve İskenderun Körfezleri tsunamilerin yoğun­laştığı bölgelerdir. Karadeniz'de ise ancak 2 tane tsunami kaydına rastlanmaktadır. İsta­tistikler Türkiye ve çevresinde ortalama 41 yılda bir tsunami olayının yaşandığını göster­mektedir.

Özetle, deprem ve tsunami kıyı ve denizleri­mizde her an etkili olabilecek doğal tehlikeler arasındadır.

Depreme karşı hazırlık

Yı­kı­cı özel­li­ğe sa­hip bü­yük öl­çek­li dep­rem­le­rin de­fa­lar­ca ya­şan­mış ol­ma­sı­na rağ­men; ör­güt­len­me­si ya­pıl­mış, eği­til­miş yeterli kur­tar­ma ekip­le­ri­nin ol­ma­ma­sı, ge­rek­li araç-ge­re­cin ha­zır du­rum­da bulundurul­ma­ma­sı, ge­rek­li ça­buk­luk­ta fe­la­ket alan­la­rı­na ula­şa­ma­ma­nın ne­le­re mal ol­du­ğu­nu çok kez ya­şa­mış bu­lun­mak­ta­yız. Ta­bii nor­mal gün­ler­de ha­zır­lı­ğı­nı yap­maz isen, fe­la­ket gün­le­rin­de ah-u vah etmen, pek ya­rar ge­tir­mez.

Eğitim ile ilgili

Deprem ile ilgili Türkiye’nin ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde gerçekleştirilen eğitim müfredatının UNISDR (Birleşmiş Milletlerin Uluslararası Risk Azaltımı Stratejisi) tarafından gelişmekte olan ülkeler için beklenilen eğitim müfredatı açısından yetersiz olduğu ortaya çıkmıştır. Türkiye’de öğrencilerin afetler konusunda okullarda alması gereken bilimsel bilginin etkili ve yeterli olmadığı sonucunu ortaya koyan çalışmalar mevcuttur (Şimşek, 2007:14; Kırıkkaya vd. 2011:24)

Her afet, bir acil durum olarak başlar. Zamanında hazırlığın varsa ve iyi yönetilir, kaynaklar yeterli olursa durum acil düzeyinde kalır. Ancak zamanında hazırlık yapılmaz ve iyi yönetilmez, kaynaklar yetersiz kalırsa olay felakete dönüşür. Bir dizi gelişmekte olan/emperyalist bağımlılık zincirlerinden kurtulamamış ülkelerde doğa olaylarının acil durumdan felakete sürüklenmesinin temelinde yatan da tedbirlerin alınmamasıdır.

Teknik olarak hazırlık nasıl olmalı? Neye yatırım öncelikli olmalı?

Dört tarafının düşmanla çevrili olduğu zehrini yayanlar kendilerini haklı göstermek için savunmaya, silahlanmaya yatırımı öncelikli görev olarak kavrar. Emekçi milyonların sistemin uzantısı olması için cehaleti pompalamayı da ihmal etmezler. Bunun için din işlerine yatırım yapmayı da öncelikli görevleri arasında sayarlar. Doğa olaylarının yarattığı tahribatların felakete dönüştüğü zaman ve yerde göstermelik tedbirler alınması “yaralar kısa zamanda sarılacaktır” teranesi hep okunup durur.

1999’larda dünya çapında si­lah alı­cı­la­rı ara­sın­da ilk üçe gir­miş du­rum­da­ydık. Dış bor­cu­muz olan 79 mil­yar 789 mil­yon do­lar ile yi­ne dün­ya­da ilk 10’da se­ki­zin­ci sı­ra­da­ydık. So­rar­lar­sa si­lah al­mak için ne­re­den bu­lu­nu­yor bu pa­ra­lar? El­bet­te halk­tan alı­nan ver­gi­ler­dendir.

Bugün de aynısı değil mi? Dış borç üç kat yükselerek 448 milyar dolar olmuş, silah alımında 13. sıradayız.  O kadar düşmanımız var ki S-400’ler mi yoksa Patriotlar mı daha iyi iş görürlerle uğraşıyoruz! İnsan öldürmeyi/ölümleri kutsuyor egemenler!  

Büt­çe­de fe­la­ket­ler için ay­rı­lan her­han­gi bir ka­le­min ol­ma­dı­ğı­nı bi­li­yor­ mu­su­nuz? 2017 Yolsuzluk Algı Endeksi'nin sonuçlarına göre; Türkiye, 180 ülke arasında 81'inci sırada yer almaktadır. 2016 yılında ise Türkiye 73'üncü sırada bulunuyordu.

Dep­rem için 1999’da Kı­zı­la­y’ın ayır­dı­ğı büt­çe 3-5 Al­man mar­kıydı. Bugün 10-20 avrodur. Yan­lış oku­ma­dı­nız aynen böy­le. Bu gü­lünç ra­kamlar, ülke­miz­de­ki düzenin na­sı­lı­na çok iyi ce­vap ver­mek­te­dir. Ama Kızılay’ın ida­re bi­na­sı­nın in­şa­sı, döşeme­si için har­ca­nan pa­ra 1999’larda 17 mil­yon do­lar­dı. “Üzüm üzüme baka baka kararır” misali Reisin itibara verdiği önem dikkate alındığında şatafatın katlandığından şüpheniz olmasın!

Toplanma alanları (nüfusun yoğun olduğu yerlerde)

Deprem vb. felaketlere hazır olma anlamında büyük şehirlerde toplanma alanları önem arz eder. Türkiye’nin en büyük şehirlerinde bu alanlar betonlarla kaplanmıştır. Şehirler betondan nefes alacak durumda değildir. İnşaat sektöründeki rant gözü dönmüş doğa katliamcılarına her türlü fırsatı sunmaktadır. Bu bağlamda ara sıra yapılan “biz İstanbul’a ihanet ettik” günah çıkarmaları aldatıcıdır. Timsah gözyaşlarını içinde barındırır. Çünkü timsah yavrusunu yerken gözyaşları akıtır.

Doğal felaketlerde yardımlaşma

Hemen hemen dünyanın her tarafında doğal felaketler karşısında felakete maruz kalanlar arasında doğal bir dayanışma olur. Bu din, dil millet farkı gözetmez!

Sonuçta açılan yaraları halklar kendi imkânlarıyla sarmıştır, saracaktır.

İmkânlar ve tedbirler…

El­de­ki imkânların ne­den doğ­ru dü­rüst ku­lla­nı­la­maz? Tür­ki­ye’de po­tan­si­ye­lin güç­lü ol­du­ğu­nu her­kes bi­lir, sağlıklı bir vücut istiyorsak öncelikle sağlıklı bir beyine ihtiyaç vardır. Öyleyse yapılması gereken tedbir alınmasıdır!   

Felaketler anında hal­k çığlık atıyor: “Nere­de­sin dev­let?” diye!

Ner­ede ola­cak, ola­ca­ğı yer­de… “hır­sız­la­ra, dü­zen­baz­la­ra, rüş­vet­çi­le­re, vs. tü­rü ka­til­le­re, ırz düşmanla­rı ve benzerleri­ne” af çı­kar­mak­la meş­gul! Ya da saltanatımı nasıl devam ettiririm, halkı nasıl kandırabilirim ile meşgul! Tep­ki gö­rün­ce, or­tam mü­sa­it olma­dı­ğı zamanlar bir adım geri atar bir parmak bal yalatır, sonrası yola devam! Ya da dep­re­min be­ra­be­rin­de ge­tir­di­ği yü­kü yi­ne en­kaz altından kur­tu­lan­la­rın sır­tı­na yık­mak için, ye­ni ver­gi­ler çı­kar­ma pe­şin­deydi” devlet tüm kurumlarıyla! Ya da başını kaldıranı ezmekle meşgul idi! Bugün de değişen ne? Temel aynı, değişen bir şey yok!

Zaten mevcut asalak sistem var oldukça emekçi milyonlar için her doğa tahribatı felakete dönüşecektir.

O zaman bizler yani milyonlarca emekçi açısından tek alternatif kalmaktadır, acılarımızı en aza indirgemek için devrim yolunda örgütlenmek, bize ait olmayanı bertaraf etmek!

1999 MARMARA DEPREMİNİ UNUTMADIK! UNUTMAYALIM! UNUTTURMAYALIM!

10 Temmuz 2019

 

Paylaş